19 Oca 2012
Halide Nusret Zorlutuna’nın ‘Çocuk Anlayışı’: ‘Protestan’ mı, Yoksa ‘Romantik’ mi?
“Etrafınızdaki çocuklarla, kendinizden küçüklerle konuşmağa tenezzül edin! Onlara anlatın! Herşeyi bilsinler! Siz onların bir hiç yüzünden ne kadar azab çektiklerini bilmezsiniz.” [1]
Ahmet Hamdi Tanpınar
1: Prof. Dr. Mine Tan –‘Çocukluk: Dün ve Bugün’ başlıklı bildirisinde [2], 20. yüzyıldaki ‘egemen çocuk paradigması’nın üç temel varsayım üzerine inşa edildiğini söyler: “(1) Çocuklar, yetişkinlerden farklıdır; ya da çocuklar özel bir biyolojik kategori oluştururlar. (2) Çocukların yetişkinliğe hazırlanması –yetiştirilmesi- gerekir; ya da yetişkinlik bir kazanımdır. (3) Çocukların yetiştirilmesi sorumluluğu yetişkinlere aittir.” Bu üç temel varsayımın felsefî altyapısıysa –yine aynı bildiri vesilesiyle öğrendiğim üzere, ‘18. yüzyıl aydınlanması’nın iki büyük filozofunun çocuk’a ve eğitim’e ilişkin düşüncelerinden müteşekkil bir yapıdır: Rousseau ve Locke. Kuramları ise, sırasıyla: ‘Romantik Çocuk Anlayışı’ ve ‘Protestan Çocuk Anlayışı’.
2: Rousseau’ya göre; çocuk –‘vahşi bir çiçek’ olarak, insanın en saf, en doğal hâlidir ve çocuğun bu saf/doğal hâli, mümkün olduğunca ‘muhafaza’ edilmesi gereken bir hâldir. Eğitim süreci –çocuğa yüklenen bu anlam bağlamında düşünüldüğü vakit, yine Rousseau’ya göre, bir ‘ekleme’ değil, ‘eksiltme’ sürecidir.
Eğitim süreciyle paralel bir biçimde, çocukta eksilen ‘şey’ ise, ‘doğal-olan’dır. Dolayısıyla; Rousseau’ya göre ‘hatalı’ eğitim anlayışı, içeriği verili/doğal niteliklere yönelik ‘aldırmazlıklar’ ile doldurulmuş, tâbir câizse ‘eğitimciden-inmeci’ bir eğitim anlayışıdır. Zirâ böylesi bir eğitim anlayışı, çocuğun ‘doğal’ gelişimi nâmına zararlıdır. [: Romantik Çocuk Anlayışı]
3: Locke’a göreyse; insan zihni bir ‘tabula rasa’ [: ‘boş bir levha’] olduğundan, çocuğun eğitim süreci, bir ‘törpüleme/eksiltme’ filan değil, ‘ekleme’ sürecidir. Her çocuk –yine Locke’a göre, potansiyel bir ‘yurttaş’ ve büyük ihtimalle bir ‘iş adamı’dır. Çocuk nâmına bu hedeflere varılamaması gibi bir durum söz konusu olduğunda ise, tabiatıyla suçlu çocuk değil, anne-babalar, öğretmenler ve devlettir. [: Protestan Çocuk Anlayışı]
4: Çocuk anlayışına dâir bu tasnifin ardından, ‘Ümmü’l-Muharrirât’ [: ‘Kadın Yazarların Annesi’] Halide Nusret Zorlutuna için şu soruyu sorabiliriz: Acaba Halide Hanım’ın ‘çocuk anlayışı’ –bir öğretmen olarak, ‘protestan’ mı yoksa ‘romantik’ miydi? Fikrimce böyle bir soruya, Halide Hanım’ın ‘Benim Küçük Dostlarım’ [3] adlı ‘anı’ kitabındaki bâzı veriler üzerinden cevap vermek mümkündür. İmdi; önce cevabı verip, ardından söz konusu verileri arz edeyim: Kanaatimce Halide Hanım, ‘protestan’ bir çocuk anlayışına sahip olmadığı gibi, çocuk anlayışı bağlamında tastamam bir ‘romantik’tir. Bu yargının dayanaklarını ise şu başlıklar altında ele almak mümkündür: (1) ‘Çocukları, yalnızca çocuk oldukları için sevmek’, (2) ‘Kitap metaforu’, (3) ‘Öğretmen eşittir anne vurgusu’, (4) ‘Çocuklar için tutulan defter’ ve (5) ‘‘Bu çocuk gelecekte ne olacak?’ oyunu’.
5: (1): Halide Hanım –söz konusu kitabında da altını kalınca çizdiği üzere, çocukları yalnızca çocuk olmalarından ötürü, yâni tâbir câizse çocukluğun ‘doğa’sından ötürü sever: “Yalnız sevimli, terbiyeli, zeki ve çalışkan olanları değil, -Böylesini herkes sever!- ben sevimsiz, somurtkan, haylaz, hatta aptal çocukları da severim.” Bu veri, takipçisini, Halide Hanım’ın çocuklarla kurduğu ilişkinin birtakım ön koşullara bağlı olmadığına götürür.
6: (2): Diğer yandan –hatırlarsak; Lockegil çocuk anlayışı gereği, çocuğun zihni bir tabula rasa’dır. Oysa Halide Hanım için her çocuk, boş bir levha olmadığı gibi, okunmaya değer bir ‘kitap’tır: “Bir yaşından, yirmi yaşına kadar her çocuk, bence zevkle okunmaya değer meraklı bir kitap; karşısında uzun uzun, hayran hayran düşünülecek bir bilinmeyenler âlemidir. Yirmi yıldan beri bu kitapları yaprak yaprak, satır satır okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Fakat hâlâ çocuk adlı kitapta anlayamadığım, sökemediğim cümlelere rastladığım olur.”
7: (3): Yine söz konusu kitabında, Halide Hanım’ın, öğretmenlik ile anneliği yekpare bir biçimde temellük ettiği görülür: “Bana “Öğretmenim!” diyen ses, beni “Annem!” diye çağıran ses kadar sevgili ve kıymetlidir.” Anne ve Öğretmen, sosyolojik bir kurum olarak eğitimin iki farklı parçasını temsil eder: Tabiî ve Hukukî. Yâni anne, çocuk için tabiî mânâda eğitimci konumunda iken, öğretmen, toplumsal/hukukî mânâda eğitimci konumundadır. Halide Hanım’ın bu iki konumu bir’lemesi, yâni toplumsal/hukukî olan ‘iş’i, annelik ‘güdü’süyle hemhâl kılması da, takipçisini yine Rousseaugil bir çocuk anlayışına götürmektedir.
8: (4): Ayrıca Halide Hanım –kitabında, küçük dostlarının ‘doğal’ özelliklerine ilişkin bir defter tuttuğundan da dem vurur: “O vakit, şimdiki gibi “öğretmenlere mahsus not defteri” yoktu. Fakat ben kendi kendime bir acayip defter icat etmiştim: Bu 15×20 santim ebadında, yüz yapraklı bir defterdi. Her öğrenciye altı sayfa ayırmıştım. Önce öğrencinin, babasının ismini, doğum yılını kaydettikten sonra onun bir tasvirini yapıyordum. Sonra aile durumunu –öğrenebildiğim kadar- oraya geçiriyordum ve daha sonra çocukların ruhları üzerine eğiliyor;acemî, tecrübesiz, bilgisiz gözlerimde sonsuz bir “bilmek, görmek, öğrenmek ateşi” ile onların iç âlemlerini tanımaya uğraşıyor ve yakalayabildiğim kımıldanışları her hafta büyük bir özenle kısa kısa cümleler hâlinde o sayfalara yazıyordum. Derslerden aldıkları notları da her öğrenciye ayırdığım bölümün son sayfasına geçiriyordum.” Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, Halide Hanım, kendisine emanet edilen çocukların doğa’sını çözümlemek ve bu doğa çözümlemesi ışığında –neredeyse- her çocuk için ‘biricik’lik arz edebilecek bir eğitim anlayışını yürürlüğe koymak arzusundadır. Ki, zâten birçok öğrencisine ilişkin ‘özel’ anılarının bulunması da, bu tespiti haklılaştırmaktadır.
9: (5): Son olarak; Halide Hanım’ın –öğrencilerini sözlü yaptığı zamanlarda- kendi kendine oynadığı bir oyundan da bahsetmek şarttır, zirâ bu oyun da Halide Hanım’ın romantik çocuk anlayışını belirli bir ölçüde deşifre etmektedir: “Derste, -özellikle sözlü yaparken- bir taraftan onları dinler, bir taraftan da beni pek eğlendiren ve öteden beri başlıca zevklerimden biri olan hayal oyununa dalarım. Karşımdaki yavruları, on yıl, yirmi yıl, otuz yıl sonraki hâlleriyle gözümün önüne getiririm: Büyük komutanlar, ünlü sanatçılar, profesörler, mühendisler karşımda geçit resmi yaparlar!” Çocuklara ilişkin bu gelecek tasarımlarında dikkat çeken bir husus ise, Halide Hanım’ın çocuklarda tespit ettiği doğal öz’e ilişkin ısrarcı olduğudur; meselâ ‘şâir’ olacağını düşündüğü bir öğrencisinin ‘sapma’ gösterip raslantı sonucu bir ziraatçi olduğunu varsayar ve bu varsayım üzerine şöyle düşünür: “Bir raslantı sonu bu çocuk; meselâ bir ziraatçi olsa muhakkak ki toprak, önünde kocaman bir yaprak kâğıt hâlinde açılacak ve kazma elinde, kalem kesiliverecektir. Toprağa vurduğu her kazma ile o, güzel bir mısra çizecektir!”
10: Evet; ‘Benim Küçük Dostlarım’ adlı kitabındaki bu beş veriyi birlikte okuyarak elde ettiğim bir bulgu olarak, tekrar edeyim: Halide Nusret Zorlutuna; bir Anne, bir Öğretmen, bir Türkçü olduğu kadar, aynı zamanda bir Romantik’tir de! Söze son noktayı, Halide Hanım’ın kendisindeki ‘aşırıya kaçmış’ (!)çocuk sevgisine anlam veremeyen ahbapları için yazdığı şu satırlar ile koymak, sanırım en doğrusu: “Her türlü menfaatin üstünde bir “aşk”la bir maksada bağlanmanın ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Maksat uğrunda ölmenin de güzel, pek güzel bir şey olabileceğini duyamıyorlardı. Bunu ömürlerince duymamaya “mahkûm” oldular.”
Sonnotlar
[1]: Aktarılan kaynak: Ümit Meriç – Selma Ümit Karışman, Ahmet Hamdi Tanpınar / Ebediyetin Huzurunda, Etkileşim Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006, s: 236.
[2]: Mine Tan, ‘Çocukluk: Dün ve Bugün’, Toplumsal Tarihte Çocuk / Sempozyum: 23 – 24 Nisan 1993, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Yayına Hazırlayan: Bekir Onur, İkinci Basım: İstanbul / Aralık 2007, s: 1-22 arası.
[3]: Halide Nusret Zorlutuna, Benim Küçük Dostlarım, Timaş Yayınları, 18. Baskı: İstanbul / Ekim 2009.

Sosyal Etki Potansiyeli Bakımından Türkiye’de Tarikat Ve Cemaat
Ve Yeniden Türk Düşüncesi…
Cumhuriyet’in Bayramları (2): Mukayese ve Muhakeme
Kuşatma
Körlük ve Liberal Kapitalizm Eleştirisi Üzerine Notlar
Cüzdan, Toplumsal Benlik, Bukowski, Tutamaklar ve Say[ıkla]malar
A’şa’nın Ölümü
Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Üçlü Tasnifleri: Üç Tarz-I Siyaset ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak-4
Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar
Türk Muhafazakarlığı Tarihinden Mühim Bir Sima; Kosigin’e Yuh Çeken Adam: Zaptiye Ahmet
Cengiz Han’ın İmrendiği Genç: Son Harezmşah Mengüberdi
Macaristan'da 1600 Yıllık Canlı Şahit -2-
Diyanet’in Koruculuk Sistemi ya da “mele” Meselesi
Türksüz Türkiye Anayasası
Aksoy: Eröz, yazdıklarıyla Türkiye’de bir ilk olmuştur…
Keşke merhumeyi bu iki ekolden birine dahil etmek için bu kadar “zorlama” yapmasaydınız. Batıda Ortaçağ boyunca “ebedi günah”ın meyvesi olarak görüldüğü için bir papaz tarafından vaftiz edilmesi ve eğilip-bükülmesi alışkanlık haline getirilen “Hristiyan Çocuğu” için bir devrimcinin teori üretmesi gayet doğaldır. Ancak, “insan İslam fıtratı üzere doğar” yani doğuştan melektir. İnancına sahip olduğu için çocuklara özel bir değer veren bir “mümine”yi keşke “evinin hizmetçisine sarkan bir hırsız”ın (Rousseau) takipçisi gibi göstermeseydiniz. Bana “yanlış anlamışsınız” demeyin çünkü şu cümlenin yanlış anlaşılacak bir tarafı yok:
“Halide Hanım’ın bu iki konumu bir’lemesi, yâni toplumsal/hukukî olan ‘iş’i, annelik ‘güdü’süyle hemhâl kılması da, takipçisini yine Rousseaugil bir çocuk anlayışına götürmektedir.” (Kargıoğlu)
Şükrü Alnıaçık
Ocak 19th, 2012 at 17:00permalink