Tarihi Yarimada

4 Eyl 2012

Göze: “Gerçek Türkler geldiği zaman Türklük âlemi de, İslam âlemi de, insanlık da aydınlık günlere kavuşacaktır!”

Yazan: EDİTÖR

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Ergun Göze, 1931 Sivas doğumlu… İlk ve orta öğretimini Sivas’ta, üniversite tahsilini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Bâbıâli’nin kıdemli fıkra muharrirlerinden olan Göze; Sabah, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde yazdı. Babıali Yayınevi’nin kurucularındandır.

Merhum Ergun Göze’nin çeşitli gazete yazılarından derlediğimiz bu kurgu söyleşiyi “Turkyorum.com” okuyucularının istifadesine sunuyoruz.

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com

– Efendim, eskilerin kaht-ı rical dedikleri adam kıtlığına maruz kaldığımız dillendiriliyor, sizce de öyle mi?

Bu, bir yandan da demokrasinin marifetidir. Çünkü sandık, devlet adamı yetiştirmez, makama oturtur ama o makama liyakat vermez. Seçenlerin de isabet edip etmediklerini gösterir.

Biz ki savaş meydanından gelmiş, her biri ne olursa olsun, bir noktada devlete hizmet etmiş, fedakarlık göstermiş insanları bile devlet adamı sıfatına layık görmemiş tenkit etmişiz, bugün sandıktan çıkanların bir kısmına bakınca tenkitlerimizden pişman olmaktayız. Kurtuluş Savaşı’nda, düşmana ilk kurşunu atan alay kumandanı, yahut savaşlarda yaralana yaralanan vücudu kalbura dönen bir insan belki kendisinden istenen kamu hizmetini tam yapamıyorsa da, devletine önceki hizmetleriyle bir hak en azından mazeret sahibi görünümdedir.

Devlet adamı deyince bu millet önce bir haysiyet, vakar, tokgözlülük, tenezzülsüzlük, icabında fedakarlık ve sorumluluk şuuru aramıştır. Bunu da ekseriya basit gibi görünen ölçülerle ifade ve tespit etmiştir. Mesela, “oturduğu koltuğun yayları ona sert gelir” cümlesinde olduğu gibi.

Ne var ki demokratik çalkantılar ve parçalanmalar zaten bir devlet kadrosunu zor çıkaran toplumda, bürokrasi, parti ve devlet kademelerinde, boşluklar açmış üstelik irtifa ve değer kaybına sebep olmuştur.

Bu dert Osmanlı’nın son zamanlarında da kendini göstermişti. Nüktedan bir Ohannes Efendi anlatırlar. Yeni kabine ilan edilmiş, Dahiliye Nazırlığına hiç umulmayan Hilmi Efendi tayin edilmiş. Ohannes Efendi’ye sormuşlar: “Hilmi Efendi’den Dahiliye Nazırı olur mu?” Ohannes Efendi kendi şivesiyle cevap vermiş: “Yapıncas olur…” “Yapıncas” oluyor da, yapınca olmuyor. Nitekim birçok bakan yerini doldurmuyor. İğreti duruyorlar. Liderlerin, “Efendim, kumaş bu, eldeki malzeme bu, ne yapalım” demelerine kulak asmayın. 

İktidar; vatandaşın seviyesini yükseltmelidir, taraftarlarının gelirini değil…

– Demokrasiyi yanlış mı algılıyoruz?

Hatta hiç anlamıyoruz. Demokrasiyi partimizin ve çevremizin menfaatlerinin iktidara gelmesi vasıtasından öte görmemekteyiz ve üstelik en kolay seçim kazanma yolunun seçmenin seviyesine ve menfaatine inmek olduğunu zannediyoruz. Demokrasiyi öldürmenin en kolay yolu da zaten budur. Bu sakat anlayış toplumun her noktasına yayılmıştır. Birçok yazarımızın köşelerinde Çeşmemeydanlı külhanbeylerin ağzının suyunu akıtacak küfürler ve argo kelimeler kullanması, bazı bayan yazarlarımızın da onüç yaşından öndördüne geçmek üzere olan ve sokakta sigara içmeyi marifet sanan kızcağızların, hastalıklı rüyalarına benzer yazılar yazarak kendilerine bir çevre edinmeye kalkışmaları da aynı sakat zihniyetin, değer ölçülerini alt üst eden açık gözlülüğüdür. Halbuki iktidar, vatandaşın seviyesini yükseltmelidir, taraftarlarının gelirini değil. Basın da okuyucularının seviyesine inmemeli okuyucularını kendi seviyesine çıkarmalıdır… Tabii bu da seviye meselesidir.

Lisan, Allah’ın insanoğluna en büyük lutfu, çünkü onu hayvandan ayıran en büyük farkıdır. Bu inanç eski Yunan’da da vardı. Ezop’un efendisinin “En iyi yemeği pişir” emri üzerine dil yemeği yaptığı gibi “En kötü yemeği pişir” emrine de dil yemeği yaparak cevap vermesi binlerce yıl öncesinden bu gerçeğe işarettir.

Atalarımız “Dilim seni dilim dilim dileyim” demişlerdir. Bunun içinde “Diline hakim olamayan, neye hükmedebilir ki” düşüncesini de var sayabilirsiniz.

Ayaktakiler: Aykut Edibali, Mehmet Kutlular, Enver Ören, Ergun Göze… Oturanlar: İrfan Atagün, Sait Bilgiç, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Alpkan

– Söyleşi vesilesiyle, dil şuuruna da temas edebilir miyiz?

Bu dil şuuru bizim sadece Anadolu yarımadasında sıkışmış kalmış bir topluluk olmadığımız gerçeğini de ortaya getirecektir. Bu gerçek coğrafyamızı, ekonomik imkânlarımızı, diplomatik manevra sahamızı ve maneviyat ufkumuzu genişleteceği gibi, bizi bulunduğumuz noktada da takviye edecektir. Bu gerçeği gören Sovyetler, kanlı Bolşevik rejiminde Türk Kültür Birliği’ni koparmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Din sahasında Allah’sızlık propagandasını köpürttükleri gibi muhtelif Türk lehçelerine de Rusça kelimeler karıştırarak, ufak farkları büyüterek ayrı diller gibi göstermeye çalışmışlardır.

Bunların hiçbirisi tutmamış, din bilgisi dumura uğrasa bile inanç birliği devam etmiş, dilimiz ise ne kadar bölünse de temelde aynı kalmıştır. Şurası da muhakkak ki farklı Türk lehçeleri zaman zaman ayrı bir lezzet bile vermiştir bizlere. Demirperde gerisinde kaldığı halde dil, musiki ve sanat bakımından bize en yakın Türk bölgesi elbette Azerbaycan’dır. Her ne kadar Azerbaycan Türkçesi’ndeki kalın “Hlı”ların telâffuzu, İstanbul Türkçesi’ne alışmış kulakları şaşırtsa da, netice itibariyle umulmadık şekilde gönle sempatik gelmektedir. Mesela Bakü Radyosu’nun “Şimdi habarlara gulak asacaksıınız” deyişi gibi.

Aynı zamanda aynı dili kullanan başka topluluklar ve coğrafyalar olduğunu bilmenin de ayrı bir güzelliği ve ferahlığı bulunmaktadır. Mesela Demirperde yıkılınca Türkiye’ye ilk gelen Azerbaycanlılar mikrofonu ellerine alınca bizimkilerin “Aa bunlar da Türkçe konuşuyormuş” demeleri gibi.

Devletimizin hiçbir dünya görüşü ve yeni dünya dengeleri görüşü ve tedbiri olmadığı için demirperde yıkılınca ana yurdumuzdaki kardeşlerimize yaklaşım şeklimiz maalesef ya çok yanlış oldu, yahut da hiç olmadı. Hatta keşke hiç olmasaydı daha iyiydi. Çünkü zaman içinde biz onlar için “Anavatan” olmuştuk. Bu imaj yıkıldı. Çünkü her zaman olduğu gibi en önde, menfaatçiler ve kötü niyetliler koşup ortalığı kısa zamanda ifsat ettiler.

Azerbaycan’a giden ilk Türk kafilesinde bulunan Erzurum Milletvekili Rasim Cinisli dostumdan dinledim, Azeri kardeşlerimizin yaptıkları karşılamayı. O kadar muhteşem, samimi ve duygu yüklü bir karşılayışmış ki heyette bulunan Sami Yavrucuk “Bunlar bizi galiba Türk zannettiler” cümlesiyle tarihi dramımızı çırılçıplak ortaya koymuş.

Demirperde yıkılmadan önce, Demirel’le beraber Taşkent’e giden Sanayi Bakanı Mehmet Turgut’un da bir hatırası ve hatıralarını yazdığı “Taşkent’e Doğru” isimli bir kitabı var. “Yol boyu ahali, ellerinde hediyeler Türk Başbakanını karşılamaya koşmuştu” Sanırım merhum Şevket Rado, gördükleri taşkın sevgi gösterileri karşısında şoföre “Siz Türkleri ne kadar çok seviyorsunuz” deyince şoför şu cevabı verir “Efendim hiç insan kendi özünü sevmez mi?”

Bu da ne kadar basit ve fakat susturucu bir cevap. Aynı zamanda aydınlatıcı. Mükâfat almak için milletine iftira eden yazar elbette ya kendi özünü sevmiyordur, yahut o özden değildir. Bizim aydınlarımızın çoğu da maalesef bu ikilemin içinde kaybolmuşlardır. Kendi özünü seven, Gerçek Türkler geldiği zaman Türklük Alemi de, İslam alemi de, İnsanlık da aydınlık günlere kavuşacaktır. Bu da elbet de kültür beraberliği, o da dil birliğiyle olacaktır. Bu habara gulak asasınız.

O, derunundaki varlık ve birlik şuuru aşkına, yasaklanmış şeylerden sakınır…

– Siyasetini, şahsi menfaatlerinin emrine verenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

İbni Sina diyor ki: Arif kişilerin maadasındaki takva (günahtan sakınma), bir nevi ticari muamele, alışveriştir. Bu dünyanın nimetlerini vererek öte dünyanın nimetlerini satın almak gibidir. Arifin takvası ise hak ve hakikati ve deruni ahengini bozacak her şeyden sakınmak, hak ve hakikat olmayan her şeyi küçümsemektir.

11. Yüzyıl’ın muhteşem İslâm Filozofu’nun bu sözü üzerinde dikkatle durmak ve düşünmek gerektir. Avamla arifin dindarlığı arasındaki farkı ne kadar belirgin şekilde anlatıyor ve ayırıyor. Avamın dindarlığı dünya nimetlerini verip ahiret nimetlerini almaktır, yani bir alışveriş, bir ticarî muameledir, diyor. Avamdan bir Müslüman, bu dünyada içkiyi, öte dünyada kevser şarabı içmek; bu dünyada şehveti, öte dünyada  hurilerle buluşmak aşkına terk eder.

Arif diye isimlendirdiği, irfan sahibi, olgun Müslüman öyle değildir, onun böyle bir ticaretle alâkası yoktur. O, sırf, Hak ve hakikat aşkına ve derunundaki varlık ve birlik şuuru aşkına, yasaklanmış şeylerden sakınır.

Bazı büyük mutasavvıflar bu haleti, “Sana cehenneminden korkarak tapıyorsam beni cehenneminde yak, sana cennetin için tapıyorsam beni cennetinden kov” tarzında bir aşk anlayışıyla belirtirler. Elbette, Müslüman’ın bu dünyadaki hayırlı işleri, yani yasaklardan sakınması öte dünyada mükâfat sebebi olacaktır. Ama Müslüman’ın ideal ufku bu kadarcık değildir. Rabbanî vahiy de insanoğlunu daha ötelere teşvik etmektedir. Büyük ruhlu gerçek Müslümanlar’ın hedefi daha yüce bir ufka taşınmıştır. Nitekim, Anadolu Müslümanlığı’nın büyük siması, ruhu ve vicdanı Yunus Emre de, “Cennet, cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri/ İsteyene ver anları, bana seni gerek seni” derken bu son hedefi göstermiştir.

Ama ben İbni Sina’nın ikinci sınıf kabul ettiği, ticari muameleye, alışverişe benziyor dediği Müslümanlığa da razıyım. Çünkü insanın dini, aklı ölçüsündedir buyrulmuştur. Burada sakınır, öte dünyada takınır bu onun hakkıdır. Herkesten büyük ufuk beklenmez ki?

– Dünyanın ve bölgemizin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz, 4 Dünya Savaşı’ndan bahsedilmekte?

Yıllar öncesinin esprisidir…

Soru:

– Üçüncü Dünya savaşı çıkar mı?

Cevap:

– Onu bilmem ama üçüncüsü çıkarsa dördüncüsü taşla toprakla yapılır.

Atom savaşından kinaye bir espri. Bugün o günkü silahların ödünü patlatacak olanları yapıldı. Bu bakımdan şu son birkaç yıldır gelişen olaylar ve ABD’nin Ortadoğu’yu ve İslâm’ı hedef alan atakları bir dünya savaşına doğru atılmış adımlardır.

Diplomasinin arka planı, silah üstünlüğüdür. Ekonomik üstünlüktür diyenlere kulak asmayın. Kaldı ki, Batı ekonomisinin zirvesi silah ve bir nevi silah olan stratejik maddelerin ticaretidir. Yâni ABD ekonomisi ateşle oynamaktadır. Yeni dünya düzeninde tek tabanca kalmak arzusuyla Irak’ta olduğu gibi başka saldırıların faili olmaya da namzettir. İlân ettiği ilk hedef de İran ve onun nükleer çalışmalarıdır.

İran’ın nükleer silah sahibi olmasının İslâm Dünyası için hayır getireceğini İran’ın psikososyal durumunu bilen, aklı başında hiç kimse iddia edenez. Anti İsrail tutumunun altında İran emperyalizmini legalize etmek arzusunun olmadığını kim iddia edebilir? Fakat İran’a karşı Batı’nın tutumu ve argümanları da evlere şenliktir.

Ermeni soykırımının varlığını kanunla ve zorla kabul ettirmek zihniyetindeki Fransa, terörü nasıl tarif edecektir ki…

– Çifte standart mı söz konusu?

Batı’nın İran karşısındaki tutumu, Nükleer silahlarını kontrol edeceğim tavrıdır. Bütün dünya devletlerinin nükleer silahlarını kontrol edecek bir üst merci yok ki, ABD’yi ve diğer iri ülkelerinkini de layıkıyla kontrol etsin.

Evet İsrail’i kontrola gerek yok, onun atom silahı var. Aman İran’ın olmasın. Ne var ki, bu çifte standardın altında İran petrolüne duyulan iştah da sırıtıp durmaktadır.

Batı’nın bu hastalıklı davranışlarından biri, Fransa Dışişleri Bakanı Madam Ariot- Marie’nin, Münih’teki Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasında, Fransa terör tehlikesine maruz kalması durumunda nükleer silahları devreye sokmaktan çekinmeyecektir tehdidiyle açığa çıkmıştır. Ermeni soykırımının varlığını kanunla ve zorla kabul ettirmek zihniyetindeki Fransa, acaba terörü nasıl tarif edecektir ki?

O toplantıda hazır bulunan İran Dışişleri Bakanı ise ancak, nükleer silaha sahip olmayan İran, tehdit unsuru olarak görünürken, atom silahlarını kullanabileceklerini açık açık ortaya koyan Avrupa devletlerinin tavırları tehdit dışı sayılmaktadır, diyebilmiş.

Atom bombasını 2. Dünya Savaşı’nın dev güçleri birbirlerine karşı geliştirmiş, soğuk savaşta da birbirlerine karşı tehdit olarak kullanmışlardır. Bugünkü safha da bu silah sadece Batılılar’ın elinde olsun ve gelişmemiş ülkelere bir tehdit olarak kullanılsın istenmektedir.

Üzerinde münakaşa edilen şey insanlığı ortadan kaldırabilecek bir silahtır. Çıkacak bir savaşın kaderini tayin edebilecek bir silahtır. Batı demek istemektedir ki, Dördüncü Dünya Savaşı’nı da istersem ben çıkarabilirim. Yahut kimseyi, korkudan, savaş çıkaramaz hale getirir, dünyayı istediğim gibi soyarım. BOP’un da, AB’nin de, Medeniyetler çatışmasının da, diyaloğun da, demokrasinin ve benzeri bütün kuşların uçuruluşlarının gayesi budur.

ABD, aklı az, hırsı çok bir herkülse; Britanya yaşlı, tırnakları dökülmüş fakat tilkileşmiş bir arslandır…

– Okuyucularınız, Kıbrıs’a olan hassasiyetinizi de biliyorlar?

Sadrazam Sokullu, Kıbrıs’ımız için daha 1576’da İnebahtı bozgununu hatırlatan Venedik Balyozu’na, “Bir manada o günkü Yunan Elçisi’ne, İnebahtı’da donanmamızı yaktınız, sakalımızı tıraş etmiş oldunuz, sakal daha gür çıkar, biz ise Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik”, dememiş miydi? Şimdi o kolu kurtarıp boğazımıza dolamaya hazırlanıyorlar.

Kıbrıs da bir Çanakkale’dir. Şehitleri, gazileriyle… Hala yaşayan ve Kıbrıs’ın egemenliğini her şeye rağmen bekleyen gazileriyle. Ben gördüm onları ve yalçın simalarını, hiç konuşmadan duruşlarını. Girne Seddülbahir’dir, Gazi Magosa Anafartalar. Kıbrıs Çanakkale’dir.

BOP Projesi’ni iyi değerlendirebilmek için İngiliz diplomasisini iyi bilmek gerekir. ABD, aklı az, hırsı çok bir herkülse; Britanya yaşlı, tırnakları dökülmüş fakat tilkileşmiş bir arslandır. Ortadoğu’daki son olayların altında hep o vardır. Bilhassa Kıbrıs konusunda…

Devletimizin yüz yıllar boyu en büyük düşmanı olmuş İngiltere’nin bu belki son oyunudur. Çünkü ona zaferler bile yaramıyor artık. İkinci Dünya Savaşı’nın en büyük galibi o iken, zaferden en büyük zararı da o gördü. İngilizler’i ve dolayısıyla emperyalist politikalarını en iyi anlatan büyük vatanperver Süleyman Nazif merhumdur. En yakıcı nüktelerini İngilizlere çevirmiştir. İngilizler tarafından vatanseverliği sebebiyle o da Malta’ya sürülmüştü. Orada gördüğü İngiliz zulmünü bir defa “Bize, icadı zamanından kalma konserveler yediriyorlardı” diye anlatırken yani insan etinden mi sualine maruz kalınca “Ne münasebet efendim, hiç İngilizler insan etini başkalarına yedirirler mi” demişti. İngiliz her şeyi kendisi yemek ister, kimseye yedirmez. Kıbrıs’ta İngiltere olmasa Rum mevcut olabilir miydi? Ancak İngiltere’nin istediği kadar mevcut olabilir…

Eğer İngilizler, Rum terörüne kızıp da “Kıbrıs’ta Türkler de var” diye bize kapı açmasalardı, bizim diplomasimizin Kıbrıs ile ilgilenmesi asla söz konusu değildi. Yine aynı şekilde Ecevit Londra’ya gidip, garantör olarak beraber müdahale edilmesini teklif ettiği zaman “Foreign Ofice”te âdeta hakaret ve tehditle karşılaşmıştır. Çünkü İngiliz’e göre, anlaşmalar ve diplomatik faaliyetler kısacası dünyada her şey İngiliz menfaatleri içinde cereyan etmelidir. Kıbrıs’ta da Türkler İngilizler’in tayin edeceği kadar vardır.

– Mesele çerçevesinde Globalizm tanımları da yapılıyor?

Bana göre Globalizm, bütün insanlığı kucaklayabilmektir. Sevgiyle, merhametle, insanlık vasfına saygıyla. Bunların neticesiyle de fedakârlıkla. Afrika’da açlıktan ölen insan kardeşimiz, saygı dolu merhamete lâyıktır. Onun için ne yaptık ki? Kadın erkek, çocuk milyarlarca insan maddi ve manevi sefalet içinde. Sadece maddi sefaleti sefalet listesine koyduk, sonra manevi sefaletin dibine daldık.

Bugün insanlığın silah endüstrisine sarfettiği para maddi sefaleti bir yılda telâfi etmeye kâfi gelmez mi? Bunu yapamayanlar, yapmak ne kelime düşünemeyenler, düşünenleri de kaçıklıkla itham edenler manevi sefalet kuyusunun dibindekiler değil mi?

Kadının hâlâ bir cinsel obje olduğu, ilaçtan otomobile her reklamda tek imdat kolu haline geldiği dünyamızda kadına saygıdan bahsedilebilir mi? Dünyanın bütün kadınlarının önce ana olması gereğini unutan feminizm hareketi bir manevi sefaletin kendisi değil mi? Kadınlara cinsel özgürlük derken, aslında kendi nefislerine pay çıkaran erkekler manevi bir sefalet içinde bulunmuyorlar mı?

Globalizm, bu yer yuvarlağının üzerindeki kadın erkek, büyük küçük her insanın derdiyle dertlenmek midir, yoksa dünyanın her bölgesine ait eğlence ve oyunla zevk ve safa portföyümüzü zenginleştirmek mi? Arjantin’in tangosunu, İspanya’nın flamingosunu, Avusturya’nın valsini, Tahiyye Karyokan’ın göbek dansını ve her ülkenin yüzlerce içkisini ve geçkisini toplamak birleştirmek midir Globalizm?

Âkif’imiz ne güzel anlatmış:

Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım

Çiğnerim çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım

Bunu dünyanın her noktasında söyleyip yapabilmek, işte Globalizm!

– Bir yazınızda; İslam, en nezih din olduğu için, bağlılarını, başkalarının inançlarına saldırmaktan men etmiştir demiştiniz?

Onlar da sizin inançlarınıza saldırmasın diye gerekçeyi de ortaya koymuştur. Esasen bir Müslüman’ın kendi inancı icabı ne Hz. Musa’ya, ne de Hz. İsa’ya küfretmesi düşünülemez. Bu hareket İslam’a da hakaret olur. Hemen şunu ilave etmek gerekir ki, ortada kendi tanrıları ile alay eden hakaret eden de yoktur… Kendilerinin durup dururken başkalarının mukaddesatı ile alay hatta hakaret etmek dalaletleri vardır.

Bu ise insanlığa sığmaz. Biz onların kendi inançlarına saldırmalarını istemeyiz ama karışmayız da. Başkalarının inançlarına saldırmalarına ise kimse izin vermez.

– İslam, “dinlerden bir din” olmasa gerek?

İslâm’ın en büyük imtiyazı, tek otantik kitab olan ve en büyük bir mucize olarak Yüce Peygamberimize verilmiş bulunan Kur’an’dır. Çünkü diğer din kitapları ya insan eliyle ortaya konulmuş, yahut zamanla içine insan eli karışmıştır. Bu husus Kur’an’da da belirtilmiştir ve Kur’an’ın benzerinin imkânsız olduğu açıkça ilan edilmiştir. İnciller’in macerasını, Hz. İsa’dan ne kadar sonra yazıldığını, kaç ayrı yazım bulunduğunu ve yüzlercesinin yakılarak dört ayrı İncil’e indirilebildiğini Batı inkâr etmez. Ayrıca Tevrat’ın Musa’dan kaç yüz yıl sonra ilham alan bir haham tarafından, kısmen yazıldığı da aynı şekilde ilmi kaynaklarda anlatılmaktadır… İnanmayan varsa hahamın ismini öğrenmek üzere lütfen Britannica’nın Tevrat maddesine baksın. Bu acıyla, oryantalist rahipler, vahyolunduğu anda yazıyla tespit edilmiş olan Kur’an’ın ilahi vasfını kritik etmek ve “Otantisitesini- vüsukunu” şüpheli kılmak, yani kendi kutsal kitaplarının seviyesine çekebilmek için ciltlerce kitap yazmışlardır. Bunlardan birisi de Profesör Blacher’dir. Bütün bunlara rağmen Kur’an, “İnsanlığa en son ve gerçek ilâhi tebliğ” olarak ışığını yaymaktadır ve ebediyen yayacaktır da.

Ne var ki Kur’an’ın Bakara Sûresi (2) Ayet 75 de “…Allah’ın kelâmını dinlerler ve sonra bile bile tahrif ederler” sümme yuharrifunehu, geçtiği gibi (79), ayetinde de, “Veyl o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazıp, sonra onu az bir semen karşılığı satmak için, ‘Bu Allah’ın katındandır’ derler…” ibaresiyle durum hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde anlatılmıştır. Kur’an’da aynı mahiyette Ehl-i Kitabın tahriflerini anlatan ayetler de mevcuttur. Bugün eldeki Tevrat’ın ve İncil’in içinde de İslam’ın tevhid ve ahlâk inancına asla uymayan nice cümleler varken şöyle bir iddia İnsanı gerçekten düşündürüyor… Hele şu son yıllarda dinimize her noktadan yapılan ve devam eden manalı manasız saldırılarla beraber ele alınca…

Fakat kutsal kitabımız, Allah’ın kefaletindedir. Dolayısıyla hiçbir teşebbüs onun izzetini, ismetini haleldar edemez.

Utandırıcı suç mefhumu ortadan kalkmış bulunmaktadır…

– Bâbıâli’nin kıdemli fıkra muharrirlerindensiniz. Son zamanlarda gazetelerde yayımlanan suç haberlerinde, suçlu psikolojisinin ve portresinin değiştiğine inanıyor musunuz?

Artık suçlu psikolojisi, suçun önünde de sonunda da aynı şiddette saldırgan olmak ve asla pişmanlık duymamak noktasına gelmiştir. Bizim bildiğimiz, utandırıcı suç mefhumu ortadan kalkmış bulunmaktadır. Hemen sık sık çıkarılan af kanunlarını sebep göstermek yanlış olmaz ama eksik olur. Suçlu psikolojisindeki değişiklik çok derin ve tehlikelidir.

Bir defa suç öncesi psikolojisi ve hazırlığı çok değişti. Suça giren, büyük bir azimle ve kesin netice almak için giriyor ve bu uğurda cinayet işlemeye kadar her şeyi göze almış bulunuyor. Âdeta nasıl olsa cezalandırılmayacağına iman etmiş gibi. Kapkaç suçları ve kapkaççıların geliştirdikleri teknikler ve neticeye varmak için göze aldıkları insanlık dışı hareketler bu konuda çok ders vericidir. Gerçekten kapkaççıların büyük kısmı ya tamamen serbest yahut da tutuksuz yargılanmak üzere dışarı bırakılmaktadır. Ama bilhassa geçen gün okuduğum bir haber tam manâsıyla tüy dikmiştir… Kapkaççı gençler! Kendilerini yakalatan polisi, hapisten çıktıktan sonra yakalayıp bir iyi dövmüşler. O kadar ki başka polisler dar yetişip kurtarmışlar arkadaşlarını… Bu bir suç iradesi değil, inadıdır artık. Sanki adamın ticaretine, helâl lokmasına mani olmuşsunuz. Helâl lokmasına mani olunanlar bu kadarını yapamazlar.

– Suç inadı ve iradesi mi artıyor?

Bir vatandaş, bir dul hanımın kapısına dayanmış. Kadın, adamı içeri almak istemiyor, vatandaşımız bütün centilmenliği içinde kararlıdır, kapıyı baltayla kırmaya başlıyor. Hanım, polise telefon ediyor. Polisler vatandaşımızı, kırdığı kapıdan içeri girmek üzereyken yakalayıp alıp götürüp savcıya teslim ediyorlar. Savcı da AB normlarına göre vatandaşımızı serbest bırakıyor. Vatandaşımız mesajı iyi almıştır. Bu sefer baltayı alıp yeniden yarım bıraktırıldığı işi tamamlamaya koşuyor.

Ayrıca; karısını, sevgilisini, kaynanasını veya hepsini öldürüp sonra da tabancadaki son kurşunu kendine sıkanların hikayesini okuyoruz. Bu da daha değişik çünkü sonunda kendisine çevrik bir suç iradesi, fakat dikkat çekecek kadar genişliyor. Demek ki toplumumuzun havası gittikçe zehirleniyor.

Bakan suç oranı azaldı diyor, sözcü ise çoğaldı. Sözcüyü görevden almaya kalkıyorlar. Ama asıl üzerinde durulması gereken mesele şu suç iradesi artıyor. O arttıkça suçlulara iyi muamele etmek hevesi de artıyor. O heves arttıkça da suç iradesi suç işleme inadına dönüyor.

Suç mefhumunun bu kadar hafiflemesine ideolojik taassuplar da sebeb olmuştur. Bir ara komünist devrimcilerimiz bir banka açmak, bir banka soymak kadar suçtur diye yazarak banka soygunlarını devrim aşkına (!) legalize etmişlerdi. Kapitalistler de bankaların içini boşaltarak onlara kafiye yaptılar. Herkes milyarla çalıyorsa biz de kapkaç yaparıza geldi iş. O sırada da AB normları yetişti. Suçlular bayram edip suç iradelerini bilediler. Bu şahlanan, arsızlaşan, kuduran, zincirlerini kıran suç iradesine karşı adalet iradesi, suçluyu cezalandırma iradesi hemen hiç yok. Böyle toplum olur mu? Aslında bu suçu özendirme, suçluları çoğaltma hem suçluya, hem suç mağduruna suikasttır. Hem de devlet nizamına.

Bu “kurgu söyleşi”, merhum Ergun Göze’nin aşağıdaki gazete yazılarından derlenerek hazırlanmıştır:

Devlet Adamı, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 5/15/2006

Kıbrıs Çanakkale’si, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 3/31/2006

Globalizm nedir?, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 3/29/2006

Gerçek İslâm, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 3/17/2006

Siyasî terbiye, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/13/2006

BOP mu? Kıbrıs’ta İngiliz anahtarı mı?…, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/11/2006

Suç iradesi, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/4/2006

Dördüncü Dünya Savaşı, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/8/2006

Kelimeler, kelimeler, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 1/22/2006

Hedef nedir?, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/1/2006

Suç iradesi, Ergun Göze – H.O. Tercüman, 2/4/2006

Eserleri:

Meşhurların Son Sözleri,

Anadolu Sahabeleri,

Peyami Safa-Nazım Hikmet Kavgası,

Köşebaşı, Peyami Safa’dan Seçmeler (F.K. Timurtaş ile beraber),

Mukayeseli İslam Tarihi Kronolojisi,

Dirilen Çöl, Soruşturma,

Çar Tabancası (piyes),

Üçüzler (piyes),

İçimizden Otuz Kişi,

Üniversiteler Dosyası (Profesörler Geçiyor),

Dısişleri Kavgası,

Ecevit Çıkmazı,

Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri,

Seçmeler,

Üniversite Niçin Çöktü, 

İslamiyet ve Teknoloji, 

Freud ve Freudizmin İçyüzü, 

Üç Büyük Muzdarip, 

Rusya’da Üç Esaret Yılı, 

Gözümle ve Gönlümle Tanıdıklarım, 

Peygamberimiz ve Dört Halifesi, 

İslam’a Selam, 

Peyami Safa, 

Ergun Göze-Aziz Nesin Kavgası, Theodor Harzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamit, Besmele Bahçesi, 

Kuğunun Son Ötüşü (Çanakkale Destanı).

Tercümeleri:
Malik Binnebi’den: İslam Davası, Kur’anı Kerim Mucizesi, İslam ve Demokrasi, Cezayir’de İslam’ın Yeniden Doğuşu, Asrın Şahidinin Hatıraları; Vincent Monteil’den: İsrail’in Gizli Dosyası Terörizm.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.