Yarimada Silueti

21 Tem 2013

Gidenler Kalanlar

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Son iki asrımızda “neyi kaybettiğimiz” üzerine,  şiddeti dönemine göre farklılık arz eden, bir fikir mesaisi yürüttü düşünenlerimiz. Bazı uçları değerlendirme dışında tutarsak münevverlerimizin kısm-ı âzamının zikredilen meselede ortak kanaate sahip olduklarını ifade edebiliriz. Dile getirişlerindeki farklılıklara aldanıp ortada bir teşhis karmaşası olduğunu söylemek kolaya kaçmak olur. Üslupların üzerine bir nefesçik üfleme zahmetine katlananlar görecektir ki; hem kaybın büyüklüğü hem de bize nelere mal olduğu hususunda açık bir mutabakat vardır. Açık olan bir diğer konu ise zikredilen mutabakatın gideni geri getirmeye yetmediğidir.

türkyorum - gidenler kalanlarEvet, kaybettik; kimi zaman peyderpey kimi zaman süratle, bazen anestezi altında bazen feryat figan ile. Gidenler gitmekle kalsalardı belki de bu kadar özlemle anılmazlardı. Gidişleri kalanı ızdıraba gark edince, kalan eksiğini bir daha tamamlayamayınca asırlara yayılan bir millet trajedisi sahneye konulmuş oldu. Başka şeyler ikame edilmeye çalışıldı yerine ama nafile. Bedenin hayatını devam ettirmesi için ruhtan fedakârlık yapma kararının bile bedeni bütünüyle muhafaza etmeye yettiğini söyleyemeyiz. Demek ki bir iksirmiş gidenle kalanın birliği. Birken mana ifade ediyor, ayrılınca kalanın yalnız adı kalıyormuş. Gidenin “biz” i meydana getiren iksirin olmazsa olmazı olduğu, kalanın “biz” olmaya yetmediği ortada.

Bir yüzyılcık geriye gittiğimizde nazar ettiğimiz memleket iktisadiyat, siyaset ve tefekkür hayatındaki gerileyişi başlayalı bir asırdan fazla zaman geçmiş bir coğrafyadır. O haliyle bile sosyal dokunun muhkemliği bugünden bakıldığında hayran bırakır insanı. Dönemin batılı seyahatnameleri  “Türk” güzellemeleriyle doludur. Peki  “Göçtü kervan, kaldık dağlar başında” ve bitti mi  “biz” olma iştiyakı? Nuri Pakdil “Bağlanma” sında rahmetli Fethi Gemuhluoğlu için “Onun her sözü, konuştuğu insanların üzerinden, kürek kürek kül kaldırıyordu.” der. İşte Fethi Bey gibi azimli kül savurucuları, hakikat üfleyicileri sayesinde iştiyakımız elan devam ediyor. Misyonu nesiller mayalamak olan, kaybedilenin varisliğini atiye bildirmek olan yüzaklarının himmetiyle “biz” olma umudu aradan geçen asırlara rağmen kaybolmuyor. Hiç şüphe yok ki bu hal bizim hakkıyla şükretmekten aciz olduğumuz bir rahmet, milletimizin üzerindeki ayrılmaz berekettir. Çağına ve şahsına göre değişen şekilde kürsüde, kütüphanede, cephede ama muhakkak milletin “kaybettiğinin” peşinde evlatları sayesinde Türkler kendileri olmaları için lazım olana hakkıyla sahip olamasalar da varlığından her zaman haberdar oldular.

Batı terminolojisi kullanmanın cenderesinde politik tanımlamalar yapmak deli gömleğiyle zeybek oynamaya eş. Sağın, solun, milliyetçinin, muhafazakarın bizim zihnimizde bulduğu anlamlar ile “intisap” ettiğimiz terminolojideki manaları aynı değil. Bize ait olanların sağlamasını garpta yapma bağımlılığı içi boşaltılmış kavramlarımızın başına gelenlerden zamanında haberdar olamamamız, olanlarımızın da sonuca etki edecek yerlerin uzağında bulunmaları sonucunu doğurdu. Bir adımız aynı kaldı bir de maziyi zihinlerinde diri tutanlarımız. Bu heyula içinde geçen asırların ardından soğukkanlı şekilde bir muhasebe yapacak olursak denebilir ki: Son iki yüzyıl baz alındığında “biz” e çok daha yakınız. Bununla birlikte bir bütün olarak tarihi serüvenimiz hesaba katıldığında yürünecek yollar, aşılacak dağlar pek çok. Bugün Kaşgar’dan Halep’e mazlumun sesini duymamız düne kıyasla inkişafa, sesine ses veremememiz, düşeni kaldıramamamız daha alınacak epey bir mesafe olduğuna işarettir.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.