Yarimada Siluet

5 Şub 2013

Gayrinizami ve Asimetrik Sualler (2): Politikanın Hududu

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

 “…Demokrasinin fiyaskolarından biri; bizi hep birlikte kayıtsız kalacağımız bir öngörülebilirliğe sürükleyecek olan müşterek liderin meydana çıkmasını sağlayan genel oydur…”[1]

Charles Bukowski

türkyorum - politikanın hududuBir önceki yazımızda bütün politik ideolojilerin, siyasetin dar bir çerçeve içerisindeki kendi dâhili meşgalelerinden ziyade, bireyin yaşam ve düşünce tarzları ile iştigal ettiğinden mülhem, siyasal olanın toplumsal ve bireysel alan üzerindeki geniş belirleyicilik yetkisinden şikâyet eder bir havada dem vurmuştuk. Metodolojik perspektiften “demosun” tayin ediciliği, siyasalın kitleselleşmesi ve meşruiyeti açısından müspet bir manzara sergilese dahi, siyasetin toplumsal hayat üzerinde belirleyicilik oranının yükselmesinin, bireysel hürriyetlere ket vurduğunu belirtmiştik. Politik olanı belirleyen vetirenin bir modülü olma hakkından feragat etmeden, meri siyasetin tahdit edici etkisinden kurtulmanın yolları ve lüzumunu sorunsallaştıracağımızı vadetmiştik.  Bu minvalde, asimetrik, genel-geçer bir cevabı olmayan suallerimize göreceli yanıtlar bulma çabamızı sürdürelim.

Modern anlamda devlet, örgütlenmiş bir insan topluluğunun politik varoluş ifadesidir.[2] Bu bağlamda aldığımız vakit, devlet, sosyal bir bütünselliğin farklı düzeyde tekil mevcudiyetini ifade etmektedir. Yani, belirli bir sosyal grubun, hudutlarını tayin edici kimliğin kategorisinin hangisi olduğundan (etnisite, din, dil, coğrafya, vb.) bağımsız olarak, örgütlenmiş ve tekleştirilmiş bir irade beyanıdır. Devletin bu noktadan tanımlanması, mevzu bahis olan bütünselliğin “öteki” politikleşmiş yekünler ile kuracağı ilişkinin de zeminidir. Ancak, bu bütünselliğin içsel durumu farklı bir “siyasala” işaret eder. Bu da, diğer bütünsellikler karşısında yekparelik arz eden varlığın, bu tekillik vaziyetine nasıl vasıl olduğu sorunudur. Bizi burada ilgilendiren bu tekil temsilin, dâhili organizasyon boyutudur.

Schmitt’e göre politikanın, demokratik vasıtalar kullanılarak devletin belirleyicisi olduğu toplumlarda, toplumsal olan ile politik olan içi içe girmiş durumdadır. Din, kültür, ekonomi ve eğitim gibi aslında toplumsal olan meseleler politikanın konusu haline gelmektedir.  Halbuki, demokrasi öncesi politik düzen içerisinde toplumsal yapı, politik sahanının dışında/üstünde konumlanmaktaydı.[3] Toplumun politika üzerinde belirleyiciliği arttığı surette, politikanın ve bittabi devletin de toplum üzerindeki belirleyici olma konumu da kuvvetlenmiş oldu. Çünkü artık politik kararların uygulanmasının ardındaki popüler meşruiyet, toplumun devletten gayrı olan otonomisinin hudutlarına, hem de toplumun teorik rızasıyla girilmesine yol açtı. Toplum, temsili demokrasi içerisinde kendi kendisini, iradesinin bir kısmını devrettiği devlet ile bağlamış oldu.

Devletin bu denli yayılmacı temayülü sosyal hayat içerisinde politize olmamış bir saha bırakmadı. Bir de şunu eklemeliyiz ki, siyasetin konusu olan toplumsal meseleler genelde siyasetin düzenleyici tedbirler aldığı, yasaklar koyduğu alanlarda yoğunlaştı. Bir konunun herhangi politik düzenlemeye tabi olmaması dahi, bu meselenin muarızları tarafından politikanın konusu haline getirilmesi talebiyle karşılaşmıştır. Örneklememiz gerekirse; bal yemenin doğası gereği politika ile herhangi bir rabıtası yoktur. Eğer balın üretimi ve dağıtımı herhangi bir gerekçe ile yasaklanırsa, bal yiyebilmek politik bir talep haline gelecektir. İşte meselenin siyasallaşması; devletin bal tüketimini düzenleme hakkını kendinde görmesinden ortaya çıkmaktadır. Bal zararsız bir örnek olsa da; esrar(marijuana) tüketimi, toplumsal düzen veya bireysel sağlık gerekçeleri ile yasaklanan bir madde olarak Amerika’da bir iç politika meselesidir. Bireyin neyi tüketip, neyi tüketemeyeceğine demokratik yöntem gereği çoğunluğun karar veriyor olması, yöntemin kendisinin ortaya çıkardığı bir sorun değil siyasalın meşguliyet alanının genişliğidir. Demokrasi bu keyfiliğe popüler meşruiyet sağlayan vasıtadır.

Schmitt’in öne sürdüğü üzere devletin toplumsal alan üzerindeki etkinliğinin artmasının sebebi demokratik katılım vasıtasıyla toplumun siyasalın belirleyicisi olduğu iddiası her durum için geçerli sayılamaz. Sosyalist rejimlerde devlet, toplumsal ve bireysel olanı sıkı sıkıya belirlerken bunu herhangi bir demokratik katılımın sonucu olarak yapmadı. Yani, devletin yaşam alanımıza karışması, siyasalın belirlenmesi sürecinde yer alışımızın bir tür bedeli sayılamaz. Bunun dışında, devletin birey üzerindeki kurduğu tahakkümünün kökeni kimi zaman üretilen zenginliğin yeniden dağıtımını üstlenen “sosyal devletin” ortaya çıkmasında bulundu. Habermas, refah devletinin toplumun üzerindeki bir takım ekonomik yükleri hafifletme karşılığında, bireyin üzerindeki kontrolünü artırdığını belirtiyor.[4] Yani bu görüşe göre, devletin ve siyasetin birey üzerinde belirleyici konuma yükselmesinin tek nedeni bahşedilen demokratik katılım hakkı değil aynı zamanda iktisadi paylaşımdaki rolüdür. Sosyalist rejimlere baktığımız vakit bu önermenin tutarlı olduğunu müşahede etmekteyiz.

İki analojik örnekleme yapmak gerekirse; birincisinde toplumla devlet arasında bir çeşit trampanın mevzu bahis olduğundan bahsedebiliriz. Birey ve toplum ticari mantıkla demokratik katılım ve/veya iktisadi garantilere mukabil şahsı hürriyetlerinin bir kısmından vazgeçmektedir. Ya da devlet – toplum/birey ilişkisini aile metaforu üzerinden değerlendirirsek, devlet baba aile fertlerine sağladığı refaha ve güvenliğe karşılık itaat ve özgürlüklerden taviz beklemektedir. Hiç kuşkusuz ki birinci analojide birey ve toplum ikinciden daha geniş bir otonomiye sahiptir. İşte bu trampa karşılığında ve siyaset vasıtasıyla çoğunluğun elde ettiği modern demokratik iktidar, bu sefer birey ve toplumu antagonistik bir duruma evirmektedir. İdeolojilerin modern siyasetin yayılmacı temayülünü temellük ederek araçsallaştırması; trampa modelinin sağladığı nispi özerkliğin tamamen ortadan kalkmasına ve siyasalın emrindeki devlet aygıtının aile metaforundaki baba ve aile efradı arasındaki organik hiyerarşiye tahavvül etmesine yol açacaktır. Çünkü ideolojinin toplumdan ve bireyden beklentisi salt ticari bir ilişki mantığı gibi değer-bağımsız olmayacak, bireyin ve toplumun otonomisine müdahale ahlaki bir ambalajda sunulacaktır.

Devam etmeye çalışacağız…

 


 

[1] Charles Bukowski, Ham on Rye, Harper Collins Publisher, New York, 2007, s.237

[2] Carl Schmitt, The Concept of the Political, The University of Chicago Press, Chicago, 2007, s.19

[3] Carl Schmitt, a.g.e, s.22

[4] Jürgen Habermas, The Structural Transformation of the Public Sphere, The MIT Press, Cambridge MA, s.156

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.