Sultanahmet-Ayasofya

7 Nis 2012

Galip Erdem ve Aristocu Papazlar

Yazan: AFŞİN SELİM

Bir reklam sloganından mülhem, inanmak güzeldir. Fakat bu güzellik –kişiler üzerinden- itham etmekle pekişmeye başladığı an çirkinleşebilmekte… Kaçınmalı. Dünün, bugünün, yarının insanı, gelişmişi, az gelişmişi, gelişmemişi, ilerisi, gerisi, ortası… Farketmiyor. Okumak, her halükârda, zekâyı terbiye ederek, kibarlaştırmayabilir. İnanıyorum ki, aramızda hiç kimse, mutlak hakikati temsil etmiyor. Kişilerin tartışılmaz olduğunu fırsat bilerek yapılan bozgunculuk ne kadar yanlışsa, kişilerin tartışılabilir olmadığına inanmak da bir o kadar yanlış… Israrla tefrikaya odaklanıp, inatla ittifaktan kaçınmak da! Herşeyden evvel, hakikatin hatırına hürmeten had gözetmek, insanı erdemli olmaya muhatap kılıyor. Hepimiz aynılaştıkça ve tıpatıplaştıkça, elbette, daha mesut olmayacağız, mesele başka… Muhasebeciye sorarlar ya hani: “İki kere iki kaç eder?” O da cevaplar: “Kaç etsin istersiniz?” Bu hesapla, meseleye temas ettiğimizde, karşılaşacağımız manzara şaşırtıcı olmasa gerek… Hakikatin olduğu gibi değil, nasıl olması arzulanıyorsa o şekilde algılanması, problemin ta kendisi zaten. Bilhassa kişiler üzerinden güce tapınmayı, mesele çerçevesinde ihmal etmemek gerekiyor. Hal böyle iken propaganda, hoş bir hobi olarak tezahür etmiyor. Her propagandanın kendine mahsus enstrümanları olduğunu ihmal etmeyelim. Profesyonel bir propaganda bu… Malûm, propaganda da bir iletişim biçimi ama tek yönlü olmak kaydıyla. Yani, manipülatif. O da örgütlü, onun da tek gayesi inandırmak; yeter ki çoğalalım etkinliği, her defasında çoklukla övünmek.

Hakikate dâir herhangi bir endişe gütmek yerine, nefretle kurulmuş bir ilişki biçimini özümsemek, kafa konforu açısından daha münasip gibi… Neden olmasın? Hem de, -söz konusu- nefret dahi bir başkasından edinilmiş durumdayken… Nasıl olsa birileri bizim adımıza düşünüyor, nasıl olsa birilerinin bir bildiği var ve nasıl olsa en iyisini onlar bildi, evvel zaman içinde…

***

Ortaçağ Avrupa’sında, ilimle en çok ilgilenenlerin papazlar olduğunu, bu papazların hemen hemen hepsinin Aristocu olduğunu biliyoruz. İş bu yüzden… “Millî Eğitim ve Kültür” adlı derginin, 1983 senesine ait, yirminci sayılarından biri olmalı.  Merhum Galip Erdem, meselesini “Aristocu Papazlar” üzerinden örneklendiriyor.

Hatırlayabildiğim kadarıyla hadise şu:

Aristocu papazlar, hiç geçinemediklerinden dolayı, yine münakaşa etmekle meşgulken… Bir ara, Bacon ile karşılaşıyorlar. Bacon, kendilerine şöyle diyor: “Sizinki çok büyük bir filozoftu ama nihayetinde insandı, yanılabiliyordu, mesela atların 28 dişi olduğunu yazmıştı, ben saydım, 12 tane olmalıydı.” Bunu işiten Aristocu Papazlar, durur mu, anında müdahale ediyorlar: “Mutlaka sen yanlış saymışsındır, atların 28 dişi vardır, efendimiz yanılmaz.” O esnada, çayırda otlayan bir at ilişiyor yanlarına, Bacon teklif ediyor: “Peki, atı derhal tutalım, dişlerini sayalım, bakalım kaç tane?” Hiç şüphesiz… Kabul ediyor, papazlar. Bir hayli uğraştıktan sonra, atı yakalıyorlar. Netice: 12! Bacon, papazların yüzüne keyifle bakıyor: “Gördünüz mü, kim haklı?” Fakat papazların tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığını müşahede ediyor: “Haşa, birşey görmedik, ya bu yanlış bir at ya da biz yanlış saydık, hem biz gördüklerimize değil, efendimizin yazdıklarına inanırız…”

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.