Tarihi Yarimada

21 Haz 2013

Futbolda Ahlâk ve Ömer Lütfi Mete

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum-futbol ahlakı ve ömer lütfi meteFutbolu meşin yuvarlıktan ibaret görmeyen Ömer Lütfi Mete, gazeteciliğe sporla başlamış ve meslekî ömrünün yarısını orada geçirmiştir. Futbolda ahlâk meselesine ise özellikle değinmiştir yazılarında. Bir Galatasaray taraftarı olarak, en namuslu liglerin bile adil bir yarışma kültürüne dayanmadığını düşündüğü için, genel adaletsizliğin özeti olarak görür futbolu: “Son sözü hukuki sınırlar içinde de olsa paranın söylediği bir sektörde ancak ‘sermayenin hakkaniyet’ tanımına göre adalet arayabilirsiniz.”

Son sözü paranın söylediği bir sektör ne kadar temiz kalabilir ki? Hâl böyle iken, adalet duygusundan arınmak, hayatın ve futbolun gerçeği olarak yerleşiverir zihinlere…

Mete, “Ağır sıkletin tüy sıkletteki adamla boğuştuğu spor dalı” olarak tanımlandırdığı futbolun, insanın adalet kavrayışını bozduğuna inanır. Fakat bir diğer yandan da, futbolun estetik değerine ve heyecan rengine meftundur. Sporun bu dalını, kötü huylu bir dilbere benzetmiş olsa da…

Galibiyet hoştur ve ama -her ne olursa olsun- kazanmayı arzulamak, patolojik bir şartlanmayı getirir beraberinde. Bu şartlanmanın şehvetiyle skor tabelasına yönelir gözler. Sorgusuzca. Sonrasında belirginleşen bencillik, esir alır kişiyi. Kazanırken kaybetmektir bu esasında. Geçmiş olsun…

Sadece anlık sonuca şartlananlar, “birinci sınıf” bir takıma layık olabilmeyi haketmekte midirler? Hele ki o topluluğun, özgüven eksikliği tescilliyse: “AB üyesi olmak için çırpınan, oraya girebilmek için kırk fırın daha ekmek yemesi gerektiğini çok iyi sezen bir toplumun çocukları kendilerini ‘birinci sınıf’ hissedemez ve yeterli özgüvene ulaşamazlar.”

Mete, söz konusu şartlanmanın ilkelliğinden yakınır ve şöyle bir hadise nakleder:

İspanya liginde Deportivo şampiyonluğa gidiyor. Son maçta 1-0 kazansa güle oynaya zaferini kutlayacak. Maçın bitimine yakın bir penaltı kazanılıyor. Takımın yabancı oyuncusu bu penaltıyı kullanıyor ve kaçırıyor. Maç 0-0 bitiyor ve şampiyonluk gidiyor, seyirci sahaya giriyor.

Bakıyoruz ki, bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlayan yabancı oyuncunun etrafını saran taraftarlar onu teselli etmeye çalışıyorlar. Üstünde bir kere değil, iki kere, üç kere düşünmemiz gereken bir örnek bu.

Boğa güreşlerinin diyarında, kaçırdığı penaltı ile şampiyonluğu kaybettiren yabancı futbolcuya böylesine insancıl bir yaklaşım sergileyebilen taraftarla bizimkini kıyas etmeye var mıyız?

Aynı zamanda Mete, Türkiye’de futbola olan ilginin, kültür hayatımızın geneline muazzam katkılar sağlayabileceği kanısındadır. O’na göre futbol sayfaları, okuma zevkini geliştirebilecek nitelikte hazırlanabilse, kitaba ve bilgiye meraklı insanların sayısı çoğalabilir: “Bu da, başka hiçbir mekanizmanın sağlayamadığı, hatta üniversitelerin bile başaramadığı bir gelişimi sırf futbol merakı sayesinde gerçekleştirmek demektir.”

Günlük gazetelerin çoğunun hâlâ spor sayfalarından okunduğu bir ülkede yaşadığının farkındadır, Mete. Bu vesileyle sorar: “Sırf futbol haberciliği ve yorumculuğu ile geçinen binlerce insanın emekleri, bu sporun gelişimine ve taraftarlar arasındaki taşkınlıkların azalmasına ne gibi katkılarda bulunmuştur?”

Top, en nihayetinde yuvarlanmakta ve seyir keyfi sunmaktadır tribünlere. Pekiyi. Seyircide -hakikaten- “temiz oyun” isteği uyansa, hâl ve gidişat böyle mi olur? Son sözü hukuki sınırlar içinde de olsa paranın söylediği bir sektörün tek belirleyicisi olarak “mutlu azınlığı” görmek, “mutsuz çoğunluğu” masumlaştırmaz elbette. O meşhur slogan yeterli konforu sağlamayabilir: “En büyük taraftar, futbolcular sahtekâr…” Taraftar, -hakikaten- büyük olsa, sahtekârlık barınacak yer bulabilir mi? Hayatın her sahasıyla irtibatlı olduğunu düşününüz bu vahametin…

Kirlilik, bulaşıcıdır. Sporun ve özelde futbolun ahlâki ve kültürel normları ilgilendirmemeye başladıysa kitleleri, kazanmak dışında herhangi bir tercih kalmaz; rakip -her defasında- kötü olduğu için yenilmelidir. Niyet, gayret, maksat ve teşebbüs, topun ağlarla buluşmasıdır artık… Mesele, sadece “takım tutmak” diyerek, geçiştirilebilir mi? Çoğunluğumuz holigan hissiyatına sahip olduğu için, bulaşan ve yaygınlaşan kirliliğin bahanelerine sığınıveririz.

Maalesef: “Delicesine sevdiğini zannettiği ve söylediği kendi takım oyuncusuna, kaybedilen bir maçtaki hatasından ötürü küfredip lanet okuyabilen bir insanın yaşadığı duyguların spor kültüründe yeri olabilir mi?”

Futbolu sıradan bir “spor dalı” olarak kabullenmemek bir yana, onun spor ötesi bir uğraş haline gelmesinin olumlu veyahut olumsuz tesirleri var. Futboldan başka hiçbir spor dalından zevk alamaz hale gelen seyircinin şerrinden sakınmalı: “Sadece futbol seyircisi olan ve başka hiçbir spora en küçük bir ilgisi bulunmayan kişi, dünyanın en kötü taraftarı olarak şöhret kazanmış İngiliz holiganları kadar bile spor kültürüne yakın ve yatkın değildir.”

______________________________

Kaynaklar

– Futbol ve Adalet, (Sabah, 2005)

– Ahlaksız Futbol, “http://www.elegans.com.tr/arsiv/64/haber032.html”

– Beşiktaşlı Olmak Zamanı, “http://www.elegans.com.tr/arsiv/68/haber039.html”

– Holigan İngiliz’den Bile Kötü, “http://www.elegans.com.tr/arsiv/67/haber035.html”

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.