<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkyorum</title>
	<atom:link href="http://www.turkyorum.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkyorum.com</link>
	<description>taşlanmanın peygamber sanatı olduğunu&#34; bilenlerin, halden anlayanların attığı güle meftun olanların ocağı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2012 06:34:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Sosyal Etki Potansiyeli Bakımından Türkiye’de Tarikat Ve  Cemaat</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/sosyal-etki-potansiyeli-bakimindan-turkiyede-tarikat-ve-cemaat/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/sosyal-etki-potansiyeli-bakimindan-turkiyede-tarikat-ve-cemaat/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2012 06:22:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin raşit yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1361</guid>
		<description><![CDATA[Toplumların zihin kodları uzun tarih yolculuklarında izledikleri güzergahlardan ve karşılaştıkları vakalardan bağımsız değildir. Uzun bir birikim sürecinin toplamı tanımı ile ifade edilebilecek olan “kültür” sosyal meseleleri değerlendirmede ana zemini oluşturur. Bu bağlamda Batı düşünce dünyası, özelde Hıristiyan tasavvuru ile Doğu düşünce dünyası, özelde İslam tasavvuru arasında yapısal ve tarihi farklılıkların bulunması doğaldır. Ortaçağ Avrupa’sını yüzyıllar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-tarikatcemaat.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1364" title="türkyorum-tarikatcemaat" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-tarikatcemaat-300x188.jpg" alt="" width="300" height="188" /></a>Toplumların zihin kodları uzun tarih yolculuklarında izledikleri güzergahlardan ve karşılaştıkları vakalardan bağımsız değildir. Uzun bir birikim sürecinin toplamı tanımı ile ifade edilebilecek olan “kültür” sosyal meseleleri değerlendirmede ana zemini oluşturur. Bu bağlamda Batı düşünce dünyası, özelde Hıristiyan tasavvuru ile Doğu düşünce dünyası, özelde İslam tasavvuru arasında yapısal ve tarihi farklılıkların bulunması doğaldır. Ortaçağ Avrupa’sını yüzyıllar boyunca yoğun bir baskı altında tutan kilise ve onun sistemli bir ceza mekanizması halinde varolan engisizyonun Fransız Aydınlanması’nı ortaya çıkaracak bir tepkiyi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yine yakın dönemin ürünü olan “ pozitivizm “ de de bu tepkinin önemli bir etkisi olduğunu yadsımamak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam dünyasındaki dini yapılanmalara Avrupa’nın sancılı tecrübelerinin ürünü olan pozitivist perspektifle yaklaşmanın meseleyi algılamaya yetmeyeceği aşikardır. Temeli tasavvuf olan bir sivil toplum yapılanması hüviyetindeki geleneksel Türk tarikatları 11. yüzyıla uzanan derin kökleriyle Türk sosyal ve siyasal hayatının baş aktörlerinden olagelmiştir.<span id="more-1361"></span> Genel itibariyle Eşari değil, kendisi de Türk asıllı olan İmam Maturidi’nin ekolüne bağlı olan Türk tarikatları söz konusu ekolün yapısı gereği sosyal yaşama aktif katılım, nakli ilimlerin yanında pozitif bilimlere verilen önem gibi benzerlerinden farklılaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufi omurganın etrafında hareketli bir sosyal yapılanmayı da vücuda getirmiştir. Tarikatların Türk siyasal hayatına ilk büyük ve etkin müdahalesinin Anadolu’nun vatanlaştırılması sürecinde gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. Ahmet Yesevi’nin kurucusu olduğu “Yeseviye” tarikatinin dergahından yetişen ve 20. yüzyıl tarihçileri tarafından “kolonizatör Türk dervişleri” adıyla anılacak olan “öncü” lerin Anadolu ve ötesinde Balkanlara kadar ulaşan faaliyetleri bölgede Türk yerleşiminin kalıcılaşması, devlet geleneğinin tesisi ve yerleşik halkın mukavemetinin kırılması bakımından oldukça önemli bir misyon ifa etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk tarikat yapılanması genel itibariyle devletle paralel, uyumlu sayılabilecek bir davranış biçimini benimsemiştir. Devletin hükümranlık etkisine müdahale etme çabasına girmeyen tarikatlerin devlet nazarında makbul sayıldığı buna karşılık, Selçuklu ve Osmanlı döneminde tarikatlere ayrıcalık tesis eden sultanların da tarikatler tarafından yüceltildiği bilinmektedir. Bunun en açık örneklerinden biri dönemindeki yoğun askeri faaliyetlerin finansmanını sağlamak için bazı tarikat mallarını devletleştiren Fatih Sultan Mehmet’in -devrinde-  önemli tarikatlerce sevilmemesine karşın, kendisinden sonra iktidarı devralan oğlu II. Bayezid’ın devletleştirilen tarikat mallarını iade etmesi nedeniyle Bayezid-i Veli namıyla anılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı döneminde faaliyetlerini yasal olarak sürdüren tarikatler için kırılma noktasının cumhuriyetin kuruluşu, daha lokal olarak da 1925’de çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun”  olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyetin ilanından sonra, II. Meclis ile birlikte ivme kazanan yeni bir rejim dizayn etme çabaları dini yapılanmalara olan klasik devlet tavrında radikal değişikliklere yol açtı. Tarikat, dergah, tekke ve zaviyelerin yasadışı ilan edilmesi söz konusu yapıların “yer altı” na çekilmesi sonucunu doğurdu. Vakıflarına, mal varlıklarına el konulan tarikatler mensuplarının bağışlarıyla faaliyetlerini gizli bir şekilde sürdürmeye devam ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Rejime muhalif görünümlü tüm diğer yapılanmalar gibi devlet güçlerinin yoğun baskısına maruz kalan tarikatlerin 1925’de başlayan “uyku dönemi” 1950’ye kadar sürdü. İlk defa tam demokratik sayılabilecek seçimlerin yapılmasının ardından iktidara gelen Demokrat Parti’nin dini gruplarla olan münasebetini seçimlerde halkın iradesine duyduğu ihtiyaç şekillendirdi. Bu bağlamda kitleler üzerinde yoğun etkisi olan tarikat ve cemaatlerin blok desteğini arkasına alan iktidarın sonra ki iki seçimi de kazanmasında bu faktörün etkisini göz ardı etmemek gerekir. Demokrat Parti’nin muhafazakarların, özelde ise dini yapılanmaların hassasiyetlerini dikkate alma olarak tanımlanabilecek bir politikayı benimsemesi ve bunun tesirlerinin oldukça olumlu bir biçimde sandığa yansıması diğer partilerinde meseleye benzer bir şekilde yaklaşması sonucunu doğurdu. Tek parti iktidarı döneminin bitmesi tarikatlar üzerindeki baskıyı önemli ölçüde azaltsa da tam anlamıyla ortadan kaldırmamıştı. Bununla birlikte Türkiye’de ki sağ partilerin tümü hatta dönem dönem bazı sol partilerde tarikatlarla/cemaatlerle diyalog içinde olmaya özen gösterdiler. Söz konusu diyaloglar çoğunlukla (off the record) kayıt dışı olsa da halen yasak olan tarikatlerin adı konulmamış bir yasallığa kavuşması anlamını taşıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">1950 sonrası dönemde bilhassa Nakşibendilik’in devlet erkini kontrol eden iktidarlar üzerinde etki sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar tarikatlar yapıları gereği kendilerini siyaset üstü konumlandırsalar da, dönemsel olarak bazı tarikatların belirli siyasi oluşumlara yoğun destek vermekten çekinmedikleri açıktır. Nur cemaatinin ve Süleymancıların uzun süre DP-AP-DYP çizgisine, İskenderpaşa grubunun ANAP’a, İsmail Ağa cemaatinin Milli Nizam-Milli Selamet-Refah partilerine, Said-i Nursi’nin talebelerinden Mehmet Feyzi Efendi’nin cemaatinin MHP’ye olan destekleri en bilinenlerdendir. Süleymancıların eski lideri Kemal Kaçar’ın AP’nden milletvekili olması, şimdiki liderleri A.Arif Denizolgun’un da eski Ulaştırma Bakanı olması dikkat çekicidir. Tarikat liderlerinin siyasi arenada üst düzey ilgi görmelerinin esas nedeni şüphesiz ellerinde tuttukları blok oy potansiyelidir. Bu potansiyel, büyük kitleleri mobilize etmek için çok büyük harcamalar yapan ve yoğun bir emek sarf eden politikacıların daha az çabayla aynı hedefe ulaşabilmesi anlamını taşımaktadır. Oldukça cazip kabul edilen bu metot Türk siyasal hayatında sıklıkla kullanılmıştır ve günümüzde de kullanılmaya devam etmektedir. Bu noktada ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir hususu paylaşmayı gerekli görüyorum. İradelerine müdahale edilmediği takdirde aynı tarikat/cemaat mensuplarının sahip oldukları benzer kültürel öğeler nedeniyle aynı siyasi partiye yönelmeleri kuvvetle muhtemeldir. Her ne kadar 90’lı yıllarda olduğu gibi merkez sağda birbirine çok yakın konumlanmış ANAP-DYP’nin bulunduğu siyaset platformunda tarikat liderinin tavrı belirleyici olabiliyor idiyse de mevcut halde durum farklılık arzetmektedir. Şöyle ki; AK Parti, CHP ve MHP’nin ana aktörler olduğu mevcut siyaset zemininde kitlesel etkiye sahip geniş tarikat ve cemaat yapılarının AK Parti’ye tavan kadrolarından yönlendirme olmasa da büyük oranda meyletmeleri eşyanın tabiatı gereğidir. Merkez sağın kaybolduğu bir Türkiye’de kendini muhafazakar olarak konumlandıran kitle partisinin tarikatlere ideal siyasi çizgi olarak gelmesi kaçınılmazdır. Hatta bu durumun aksi bir yönlendirme yapan tanınmış bir tarikatın liderinin aday olduğu parti lehine kendi tarikatinin seçmen potansiyelini yeterince mobilize edemediğini oldukça net bir şekilde müşahade ettik. Bu vaka göstermektedir ki; siyasi hatların belirginleştiği ölçüde tarikat-cemaat kitlesinin belirlenmiş/yönlendirilebilir mobilizasyonu azalmakta, hatlar flulaştıkça da artmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada tarikat/cemaat meselesini modernizm ve küreselleşme bağlamında ele almakta faydalı olacaktır. Mevcut yapısıyla tarikat/cemaat yapısının modernleşme ile uyumlu olduğunu ifade etmek pek mümkün değildir. Zira siyasi manada modernleşme katılımcı karar verme sürecini desteklerken tarikatlarda bireylerin siyasi iradeleri üzerinde –yönlendirilenlerin ön kabulleri olsa da- başkalarının hakimiyet kurma durumu söz konusudur. Kültürel açıdan modernleşme de laikliği esas alması itibariyle tarikat düşünce yapısının dışında bulunmaktadır. Toplumsal manada modernleşme de geleneksel otoritelerin etkisizleşmesini öngördüğü için tarikat şeyhi ya da cemaat liderine itaatin esas olduğu dini yapılanmalara uygun değildir.  Bu bakımdan denilebilir ki; tarikatlar yapıları itibariyle modernleşme ile uyumlu olamazlar. Bu babda bir hususu göz ardı etmemek gerekir; “modernleşme” batı literatüründen filizlenmiş bir kavramdır ve bu kavramın İslami düşünce yapısına uygun olup olmaması kelimenin kökü olan “modern” kavramının Türkçe’de ki karşılığının ifade ettiği manadan bağımsızdır. Daha net ifade etmek gerekirse “modernleşme” ile uyumsuz olma hali aynı zamanda “çağdışı” olma anlamı taşımamaktadır. Zira her yapı ancak kendi düşünce dünyasının ölçüleriyle –tam olarak- değerlendirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk sivil toplumunun en eski formu olan tarikatler ve cemaatler belki de yapıları gereği küreselleşme sürecine intibak edemeyecekleri düşünülürken, beklentilerin aksine globalleşme sürecinde artan bir etkinleşme sahasına kavuşmuşlardır. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ile kısalan mesafeleri öğretilerini yaymak için başarıyla kullanan bu grupların modernite ile “birey” in öne çıktığı ve yalnızlaştığı bir dünyada, cemaat olmanın güven ve huzurunu öne çıkarmalarının, genişlemelerinin başlıca amillerinden olduğunu ifade edebiliriz. Bu durum sadece İslami cemaatler için mevzu bahis te değildir. ABD’ndeki “Amerikan Vatanseverleri” ya da Japonya’da ki “Aum Shinrikyo” hatta küresel ölçekte sempatizanları olması bakımından Meksika’da ki “Zapatistalar” içinde büyük ölçüde böyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">Açıktır ki; Türkiye’de kitlesel bazı tarikat ve cemaatlerin bir çok siyasi partinin sahip olduğundan çok daha fazla mobilizasyon kabiliyetleri, potansiyelleri bulunmaktadır. Hala kendi adlarıyla sahip oldukları resmi bir yapılanmaları olmaması bakımından tarikat/cemaat Türkiye’de “herkesin bildiği sır”  konumunu muhafaza etmektedir ve görünen o dur ki; bir müddet daha bu statüko devam edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>* Bu makale 2023 Dergisinin Şubat 2012 sayısında neşredilmiştir.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:hrasityilmaz@gmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/sosyal-etki-potansiyeli-bakimindan-turkiyede-tarikat-ve-cemaat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve Yeniden Türk Düşüncesi&#8230;</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/ve-yeniden-turk-dusuncesi/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/ve-yeniden-turk-dusuncesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 07:26:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AFŞİN SELİM</dc:creator>
				<category><![CDATA[AFŞİN SELİM]]></category>
		<category><![CDATA[afşin selim]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Düşüncesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1351</guid>
		<description><![CDATA[Fikri ve kültürel bir dergi olarak yayım hayatına başlayan Türk Düşüncesi’nin, 2012 kış mevsimi itibariyle, 1.sayısına erişmiş bulunuyoruz. Hayırlara vesile olsun: 3 ayda bir yayımlanacağı bildirilmiş&#8230; Uzun ömürlü olmasını diliyoruz. İlk söyleşi, Prof. Dr. Sadettin Ökten ile gerçekleştirilmiş. Dergi ekibinden; Mehmet Mehdi Ergüzel, İsa Kocakaplan, Şemseddin Şeker ve Sait Başer’in, Kandilli’nin derin sularına nazır gerçekleştirdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-türkdüşüncesi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1352" title="türkyorum-türkdüşüncesi" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-türkdüşüncesi-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Fikri ve kültürel bir dergi olarak yayım hayatına başlayan Türk Düşüncesi’nin, 2012 kış mevsimi itibariyle, 1.sayısına erişmiş bulunuyoruz. Hayırlara vesile olsun: 3 ayda bir yayımlanacağı bildirilmiş&#8230; Uzun ömürlü olmasını diliyoruz. İlk söyleşi, Prof. Dr. Sadettin Ökten ile gerçekleştirilmiş. Dergi ekibinden; Mehmet Mehdi Ergüzel, İsa Kocakaplan, Şemseddin Şeker ve Sait Başer’in, Kandilli’nin derin sularına nazır gerçekleştirdiği bu söyleşiyi, ilgilisine hararetle tavsiye ediyorum. İlk sayının dosya konusu şehir üzerine:  “Bir medeniyet telakkisine sahip olmaya doğru gidiyoruz, itiliyoruz, belki olursa, ama bu Osmanlı’nın tekrarı olmayacak, Osmanlı’dan kök alan yeni bir medeniyet telakkisi olacak, o zaman şehri yeniden inşa edebiliriz, bize devrolunan emaneti yeniden üreterek hayata geçirebiliriz.” Birbirinden kıymetli kalemler, dergiye katkı sağlamışlar. Her biri meselesinin ehli&#8230; Türk Düşüncesi’nin, Yalova Belediyesi’nin katkılarıyla yayımlandığını görülüyor. Takdim yazısı, Yalova Belediye Başkanı Yakup Bilgin Koçal’a ait&#8230; Derginin genel yayın yönetmeni Şemsettin Şeker,  “gayret bizden, tevfik Allah’tan” diyor. Muradımız başlığı altında ayrıca bir manifesto sunulmuş. Düşüncenin, insan faaliyetlerinin tamamının temeli kabul edildiği, işbu yüzden, Türk düşüncesinin, Türklüğün hayatına dair bütün fizik ve metafizik yönleri içine almak mecburiyetinde olduğu, bunun içine tarihin, edebiyatın, ekonominin, hukukun, siyasetin girdiği aktarılıyor, okuyucuya&#8230; Manifesto, şöyle noktalandırılmış:<span id="more-1351"></span></p>
<p style="text-align: justify;">“&#8230;Türkiye, bütün sistem çatışmalarını sineye çekerek, devşirme düşüncelerle bu noktaya gelebilmiştir. Ama kalıcı ve uzun menzilli bir hamle yapılacaksa, bu hamlenin gelenek, toplum ve güncellikle barışık, üretken bir dinamizm taşıması ve evrensel bir nitelikte olması gerektiğine inanıyoruz. <a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-türkdüşüncesi2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1353" title="türkyorum-türkdüşüncesi2" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-türkdüşüncesi2-300x179.jpg" alt="" width="300" height="179" /></a>O halde bu neticenin hasıl edilebilmesi tarafımızdan nasıl öngörülmektedir? Bu soruya kapsayıcı bir cevap aradığımız müzakereler sonucunda ulaştığımız mutabakat şöylece özetlenebilir:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Türk düşüncesini yaratan inanma ve anlama modelinin sağlıklı bir çözümlemesi yapılamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Bu model, tarihte Türk toplumunun geçirdiği büyük kültür değiştirme dönemlerinde bazen sendelemiş de olsa, yeni şartlara intibak edip, tekrar üretken hamlesini tazelemelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Gelinen bu noktada, tarihî rakiplerin mevzilenişleri hem Doğu hem Batı bakımından anlamını yitirmiştir. Doğu’da İran’la paylaşılacak siyâsî kozumuz kalmadığı gibi Batı’da da Avrupa Birliği müzakerecisi ve NATO üyesi bir Türkiye bulunmaktadır. Eski kan davaları ayak bağı olmaktan çıkmıştır. Öyleyse, önümüzdeki malzeme yığını tekrar gözden geçirilmeli ve kültürün bütün alanlarının tabiî ilişkisi esas alınarak yeni bir düşünce hamlesine yönelinmelidir. Bizim de niyetimiz budur&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada, niçin  “yeniden”  diyorum, çünkü 1953-1961 yılları arasında, merhum Peyami Safa öncülüğünde, 63 sayı yayımlanabilmiş, devrinin mühim bir sanat ve fikir dergisiydi, Türk Düşüncesi&#8230; Fakat bu derginin devamı olmadıklarını özellikle hatırlatıyorlar. İstanbul Kültür Üniversitesi’nin öğretim görevlilerinden Rekin Ertem,  “Dergicilikte Türk Düşüncesi’nin Yeri”  başlıklı yazısıyla, meseleye değiniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk düşüncesi dergisi hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, aşağıdaki iletişim bilgilerine başvurabilirler:</p>
<p style="text-align: justify;">E-posta          : <a href="file://%27/%22mailto:info@turkdusuncesi.com/%22/'">info@turkdusuncesi.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">Telefon          : (0226) 811 5124</p>
<p style="text-align: justify;">Faks               : (0226) 811 5124</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:afsinselim@gmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/ve-yeniden-turk-dusuncesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in Bayramları (2): Mukayese ve Muhakeme</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-2-mukayese-ve-muhakeme/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-2-mukayese-ve-muhakeme/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2012 13:26:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUSTAFA ONUR TETİK</dc:creator>
				<category><![CDATA[MUSTAFA ONUR TETİK]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhakeme]]></category>
		<category><![CDATA[Mukayese]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Onur Tetik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1343</guid>
		<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda tarihi atıfların ulus-inşa sürecinde üstlendiği rol ve milliyetçilerin politik dünyasındaki ehemmiyeti üzerinden şu soruyu sormuştuk: Neden ulus-devletler ve bizim misalimizdeki Türkiye Cumhuriyeti, milletinin sürekliliğine bu kadar önem verirken, milli bayramları, bu devamlılık içerisinde vuku bulmuş pek çok kritik günden değil de, yeni rejimin teşekkül vetiresinden seçmeyi tercih eder? Şimdi, aynı soruyu sormaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;" dir="ltr"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-cumhuriyetbayramlari2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1344" title="türkyorum-cumhuriyetbayramlari2" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-cumhuriyetbayramlari2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a>Bir önceki yazımızda tarihi atıfların ulus-inşa sürecinde üstlendiği rol ve milliyetçilerin politik dünyasındaki ehemmiyeti üzerinden şu soruyu sormuştuk: Neden ulus-devletler ve bizim misalimizdeki Türkiye Cumhuriyeti, milletinin sürekliliğine bu kadar önem verirken, milli bayramları, bu devamlılık içerisinde vuku bulmuş pek çok kritik günden değil de, yeni rejimin teşekkül vetiresinden seçmeyi tercih eder? Şimdi, aynı soruyu sormaya mukayeselerle devam edelim.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">19 Mayıs 1919 düşmanın Anadolu’dan sürülmesinde kritik bir tarihtir. 1683’den beri sahip olduğu topraklardan tedricen ricat eden bir milletin, azim ve kararlılıkta bu duruma yeter diyeceği güne giden sürecin bir merhalesidir belki de. 19 Mayıs’ın Anadolu’daki varlığımız açısından çok mühim bir gün olduğuna dair kimsenin en ufak bir kuşkusu mevcut değildir. Gazi Paşa’nın deyimiyle “ahmak düşmanın 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasıyla gafletten uyanan millete” Anadolu’yu muhafaza için istikamet kazandırılmasının önemli bir adımıdır.<span id="more-1343"></span> Bütün bunlarla beraber insan şunu sormadan edemiyor; 19 Mayıs 1919 tarihini Türk tarihinin diğer mana yüklü günlerinden hiyerarşik olarak üstün kılan nedir? Çünkü verilen “Milli Bayram” sıfatı, bu sıfata haiz olmayan diğer olaylar karşısında Cumhuriyet’in nezdinde bu tarihe öncelik/üstünlük kazandırıyor. 19 Mayıs’a yukarıda belirttiğimizden daha farklı bir perspektifle bakacak olursak; bir devin, zaten kendisinin olanı, cüce bir gaspçının elinden kurtarma mücadelesine başlamayı geçmişindeki en büyük birkaç hadiseden biri olarak taltif etmesi biraz tuhaf değil mi? Eğer kendinizi, çok yaralar almış olsanız bile “hasta” bir dev olarak görüyorsanız tuhaf, ancak kendinizi o cüce ile denk tutuyorsanız tabi ki değildir.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Şimdi durup bir soralım; örneğin, tarih derslerinde dünya tarihinin tasnifinde çağ kapatıp açan bir olay olarak nitelediğimiz İstanbul’un fethi, 29 Mayıs, resmi müfredatta genel dünya tarihi açısından bu kadar önem arz ediyor da Türk tarihi açısından 19 Mayıs kadar bir anlam ifade etmiyor mu? Türk milletinin bir ferdi olarak çok naif bir mülahazayla bile ben 29 Mayıs tarihinin, milletin değerler ve öncelik çerçevesinde daha yukarılarda değerlendirildiğine kaniyim.  İşte bundan dolayıdır ki devletin resmi bayramı 19 Mayıs, devlet eliyle metazori kutlanırken, insanların o güne dair duydukları heyecan çocuklarını stadyumlarda veya diğer resmi geçitlerde görmekten öteye pek de geçemezken, 29 Mayıs gününün direkt olarak sivil toplum tarafından yani bizatihi milletin kendisi tarafından, belediyeler, dernekler, siyasi partiler vb. marifetiyle bayram gibi kutlanması milletin nezdinde de gayri-resmi bir hiyerarşinin mevcut olduğunun bilinç altı ihsaslarıdır. Bugünlerde vizyona girecek olan “Fetih 1453” filmi için 20 Milyon dolar civarı bir masrafın riske edilebilmesi, milletin bu tarihi hadiseye göstermesi varit olan teveccüh sebebiyledir. Bir de çekilecek ya da ancak devlet desteğiyle çekilebilmiş olan 19 Mayıs günü veya  “Milli Kurtuluş Savaşı”(Bu terimi de sorunlu bulduğumu belirtmeliyim. Başka bir yazıya bunu da açabiliriz.)  ile ilgili bir yapımı mukayese edin. Ne dersiniz, 19 Mayıs, devletin zorla ayakta tuttuğu bir mit görüntüsü sergilemiyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Tabi mesele sadece 19 Mayıs tarihi ile de sınırlı değildir. 23 Nisan tarihinde Ankara’da açılan meclis sadece fiili olarak değil resmi olarak da İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın devamı iken meclisimizin açılışını, I. Meşrutiyet’in ilanı olan 23 Aralık 1876 yerine 23 Nisan 1920’de kutlamamız bir fonksiyonel nisyan örneğidir. Bazı devlet kurumlarının cumhuriyetin ilanından daha eski kuruluş tarihlerini ilk fark ettiğimdeki şaşkınlığım, sanki her şey cumhuriyetle başlamış algısının yarattığı tahribatın bir sonucu. Meclisimizin de diğer pek çok devlet kurumu gibi ihdas edilme tarihi imparatorluk çağına dayanır. Eğer mesele, imparatorluk döneminde meclis mevcut bile olsa millet iradesinin saltanatın vesayeti altında olduğu iddiası ise, pekâlâ ilk mecliste başlangıçta saltanatın egemenliğini tanımıştır. Bu şart altında da, “Milli Egemenlik” bayramı için, saltanatın ilgası veyahut cumhuriyetin ilanı daha münasip birer gün olmaz mı? Hatta daha ileri gidersek, çok partili siyasal pratik, milli egemenliğin daha gerçekçi bir biçimde hayata geçişini ima etmez mi? Veyahut şöyle soralım, çok partili yapıya sahip Meclis-i Mebusan mi yoksa ikinci grubun cebren ve hile ile dağıtılmasından sonraki tek partili Büyük Millet Meclisi mi milletin egemenliği perspektifinden daha çok temsil meşruiyetine haizdir? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Resmi milli bayramlar arasından varlığıma en tuhaf geleni ise 30 Ağustos “Zafer Bayramı” dır. Bu bayramın kutlamalarının diğerlerine nazaran daha sönük geçmesinin nedenini bir düşünelim örneğin. Çok derinlerde bir şey aramaya ihtiyaç yok, cevap vazıh; okulların tatil olması. Bu bile tek başına bayram kutlamalarının esasında ne kadar zorlama olduklarına delil. “Ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacak olan Türk çocuğuna” aşağı yukarı dört yüzyıllık bir millet-i mahkumenin denize dökülmesini en büyük zafermiş gibi yutturmaya çalışmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Ki nitekim Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, 30 Ağustos tarihinin deryada bir damla olduğunu idrak etmekte ve ahval ve şerait ne kadar çetin olmuş olsa da, Yunan’ı memleket topraklarından çıkarılmasıyla gururlanmanın, bu büyük tarih karşısında ancak zillet olacağını görmekte gecikmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Şimdi, bu misallerimiz ve mukayeselerimiz pek mümkündür ki anakronizm tenkitlerine uğrayabilir. Bu kritikler bizim hesabımıza muteberdir. Ancak, bu durumda dahi şu soru masamızda durmaya devam etmektedir: Çağın gereklerine ve ulus /rejim inşa süreçlerindeki işlevselliğine atfen vacip faaliyetler olarak mülahaza etsek bile bu bayramlar, bugün cumhuriyetimizin ve dünya düzeninin ulaşmış bulunduğu noktada gözden geçirilmeye muhtaç değil midir? Zihinlerde yakmaya çalıştığımız ışık, tevarüs ettiğimiz icat edilmiş geleneklerin meşruiyetini sorgulatabilmektir. Vahye dayandığı kabul edilmedikçe meşruiyet, zamana ve mekâna mahpustur. O zaman biz yine ısrarla sualimizi sorup,  bir sonraki yazımızda yanıtımızı aramaya devam edelim: Hangi sebeplerle “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız “ diyen bir Cumhuriyet, bağrından çıktığını iddia ettiği milletinin tarihinin en önemli günlerini sadece beş yıllık bir zaman aralığından seçer?&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr"><a href="mailto:mustafatetik19@hotmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-2-mukayese-ve-muhakeme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuşatma</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/kusatma/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/kusatma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:26:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MEHMET AKİF OKUR</dc:creator>
				<category><![CDATA[MEHMET AKİF OKUR]]></category>
		<category><![CDATA[Bölgesel]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşatma]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif okur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1336</guid>
		<description><![CDATA[Bölgesel ve küresel aktörlerin etrafımızda başdöndürücü bir hızla yaptığı hamlelere bir yenisi eklendi. Netenyahu’nun kısa ancak anlamlı Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY) ziyaretini kastediyorum. Uzun yıllar birbirine hayli mesafeli duran bu iki ülkeyi Doğu Akdeniz’in zenginlikleri ve Türkiye düşmanlığı yan yana getirmiş vaziyette.  Aralarındaki ilişki, geçen ay Tel Aviv’de imza koydukları askeri işbirliği ve istihbarat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-kuşatma.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1337" title="türkyorum-kuşatma" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-kuşatma-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Bölgesel ve küresel aktörlerin etrafımızda başdöndürücü bir hızla yaptığı hamlelere bir yenisi eklendi. Netenyahu’nun kısa ancak anlamlı Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY) ziyaretini kastediyorum. Uzun yıllar birbirine hayli mesafeli duran bu iki ülkeyi Doğu Akdeniz’in zenginlikleri ve Türkiye düşmanlığı yan yana getirmiş vaziyette.  Aralarındaki ilişki, geçen ay Tel Aviv’de imza koydukları askeri işbirliği ve istihbarat anlaşmalarıyla yeni bir aşamaya taşınmıştı. Uluslararası haber ajanslarına bakılırsa İsrail Başbakanı adaya özellikle hava kuvvetleri için askeri üs veya işbirliği talepleriyle gidiyor. Rum basını ise İsrail’den satın alınabilecek savaş gemilerinden bahsediyor. Bu gelişmeyi, İsrail’in Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’yla ilişkilerine yaptığı yatırımları gösteren büyük fotoğrafa yerleştirdiğimizde mesele zihnimizde aydınlanıyor. İsrail, kendisini Ortadoğu’da gettolaştıran yalnızlığından kurtaracak ekonomik ve askeri sac ayaklarına dayalı bir stratejiyi inşaya çalışıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarına 3-4 trilyon dolar civarında değer biçiliyor. Bu enerji kaynağını nakde dönüştürebilmek için İsrail açıklarından Avrupa ortalarına kadar güvenli bir güzergaha ihtiyaç var.<span id="more-1336"></span> İsrail, GKRY, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya bu yol üzerindeler. Saydığımız devletlerin bir başka ortak özellikleri ise ekonomik krizi ciddi biçimde hissetmeleri. İsrail, siyasi ve askeri ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı bu ülkelere, işletmeye başladığı yatakları göstererek ekonomik bir ufuk da vadediyor. Başta İsrail olmak üzere dünyanın birçok yerinde zenginleşme, en azından mevcudu koruma umuduna siyasi istikrarın devamı için ihtiyaç duyulduğu günleri yaşıyoruz. Hayat pahallılığı canlarına yeten kitleler, Tel Aviv sokaklarına indiklerinde yalnızca ekonomik reform talep etmiyorlar. Atılan sloganlarda “post-siyonizmin” ayak seslerini de duyabiliyorsunuz. Arap Baharı sonrasının “post İslamcı” Ortadoğusu’nu destekleyecek böyle bir rejim değişiminden ürken iktidar çevreleri, Doğu Akdeniz’den İsrail’e akacak parayla varoluş sebebi haline getirdikleri “güvenlik devleti” anlayışını sürdürebileceklerine inanıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizi güneyden başlayıp batıya doğru saran bu kuşakta tüm taşlar henüz yerine oturmuş değil. Ancak denklemin diğer parçalarını da birleştirdiğinizde tedirginliğiniz artıyor. Bugünlerde Ankara’dan bölgeye bakarsanız,  kendi içinde çatışan güçlerin birbirlerinden bağımsız attıkları adımlarla çevrelenmiş bir Türkiye manzarası görüp irkileceksiniz. Haritayı önünüze çekin ve parmağınızı Türkiye’nin her türlü riski alarak kol-kanat gerdiği İran’dan başlayarak Akdeniz’e doğru gezdirin. Her üç ülkedeki hakim rüzgarlar, Ankara’yı hedef alan açık ve kapalı tehditler geniş Ortadoğu ile fiziki temasımızın pamuk ipliğine bağlandığını gösteriyor. Şu anda Türkiye, izlediği dış politika ile prestij kazandığı bölgelere ancak sınırlı yollardan erişebiliyor. Yani başta ticaret olmak üzere, topladığımız sempatiyi maddi güç unsurlarına tahvil edecek kanallar tehdit altında. Kuşatıldığımızı hissediyoruz. Peki nerden huruç etmeliyiz?</p>
<p style="text-align: justify;">Tam bu noktada Suriye’ye yapılacak müdahaleye farklı anlamlar yüklemeye başlıyoruz. Kuşatmayı yarmak için en elverişli yerin Şam sınırı olduğunu düşünüyoruz. Ancak deneyimlerimiz ve tarihi hafızamız tüm oklar aynı doğrultuya bakıyorsa, ziyadesiyle temkinli olmamız gerektiğini ihtar ediyor. Netenyahu’nun adı geçen cümleler, Yahudi tarihinden bir sahne düşürüyor aklıma. M.S. 70’te Romalı komutan Titus&#8217;un kuşatmasına karşı koymaya çalışan Kudüslü Yahudiler, Roma saflarına saldırmak için dış surların altına tüneller kazarlar. Bu dehlizlerden geçerek düşmanlarının kullandığı savaş araçlarına ve tahkimatlara saldırmaktadırlar. Ancak, hesapta olmayan bir şey gerçekleşir. Huruç harekatına imkan veren tüneller, şehri muhafaza eden duvarların çökmesine sebep olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu manzarayı hayal edin. Tünellerden çıkarak kuşatmayı yarmak için saldıran Kudüslüler arkalarından gelen büyük bir gürültüyle sarsılıyorlar. Geriye döndüklerinde, şehirleriyle istilacılar arasındaki en büyük engelin kuşatmayı yarmak için seçtikleri taktik sebebiyle kendileri tarafından yok edildiğini görüp dehşete kapılıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Demem o ki; adımlarımızı kılı kırk yararak atmamız gereken günlerden geçiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:mehmetakifo@yahoo.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/kusatma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şehvetin şiddetindir</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/sehvetin-siddetindir/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/sehvetin-siddetindir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 06:50:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AFŞİN SELİM</dc:creator>
				<category><![CDATA[AFŞİN SELİM]]></category>
		<category><![CDATA[;Şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[afşin selim]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1330</guid>
		<description><![CDATA[“Ben ol da bil” diyenlere, aşkın tarifi yapılabilir mi? Yapılamaz fakat yapılıyor. Çok gelişmiş modern dünyalı için bilmek pek marifet değil, herkes her şeyi biliyor. Hiç şüphesiz, değiştiği ve geliştiği sıkça vurgulanan zamanın ruhunu kavrayabilmek açısından bilgi, kişinin kazanımlarından biri&#8230; Yetiyor. Meselenin teferruatıyla uğraşmak zahmetli bir girişim, gerektiği kadarıyla yetinebilmeli insan, katlanabilene aşk olsun. Bitmedi: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-şehvetinşiddetindir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1332" title="türkyorum-şehvetinşiddetindir" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-şehvetinşiddetindir-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>“Ben ol da bil” diyenlere, aşkın tarifi yapılabilir mi? Yapılamaz fakat yapılıyor. Çok gelişmiş modern dünyalı için bilmek pek marifet değil, herkes her şeyi biliyor. Hiç şüphesiz, değiştiği ve geliştiği sıkça vurgulanan zamanın ruhunu kavrayabilmek açısından bilgi, kişinin kazanımlarından biri&#8230; Yetiyor. Meselenin teferruatıyla uğraşmak zahmetli bir girişim, gerektiği kadarıyla yetinebilmeli insan, katlanabilene aşk olsun. Bitmedi: Hazırlanmış pozisyonlar üzerinden karşılıklı gerilmenin şehvetini tadamamış olanlar utansın. Didinmeye ne hacet? Yerleşik algı için ikisinden birisin; ya oradansın, ya buradan. Profilini hazırla. Güncel politikanın bataklığında kıvrananlarda görülebilmesi mümkün bir yaklaşım bu, sırf tanımlayabilmek şiddetinden dolayı&#8230; Etiketleyecek ki, kafa konforu bozulmayıversin. Peşinizdeyim, açığınızı arıyorum, ölünüzün etini yiyeceğim. Ah! Şu bekleyişler: Bunu mu demek istediniz, yazımı düzeltilmiş şu sorgu için sonuçları görüyorsunuz, yine de girdiğiniz şu sorguyu mu aramak istiyorsunuz&#8230; Final: Yaklaşık bilmem ne kadar sonuç bulundu. Hadi hayırlısı, tepe tepe kullan. “Anlamak yok, anlamış gibi olmak var” mısraından mülhem; bilmek yok, bilmiş gibi olmak var! Yorulmayalım. Bilgiye, rahatsızlığa bulaşmadan, rahatlıkla ulaşabiliyoruz, rahatlıkla ulaşabildiğimiz bilginin doğruluğunu veyahut yanlışlığını sorgulayabilmek, elbette vakit kaybı&#8230;<span id="more-1330"></span> Canımızı acıtan ne? Bilenlerin bilmeyenlere anlatacağı bir mesele de kalmadı artık; vecdsiz, zevksiz, hikmetsiz bilgi&#8230; Yetiş ya Hazreti Google!</p>
<p style="text-align: justify;">Şahidisiniz: Bilgi üzerinden aşkı tahrif etmekle birlikte, tarif eder hale geldik. Benzeri trajedi ahlâk için de geçerli… Piyasaya düş. Haketmediğin olgunun istismarını güt. Tarzını belirle. Kampanyayı kaçırma. Etiketin yarısını yakala. Hizanı al. Keşfedilebilme ihtimalini düşün. Kurgula. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım ama&#8230;” Hayır, bu cendereden çıkabilmen mümkün gözükmüyor. “Cumaya gittim, döneceğim&#8230;” Hayır, kal orada, döndüğün müddetçe tükeneceksin. “Sadece tekniğini alsaydık&#8230;” Hayır, insan bu, ilişkisine benzeyecek. Herkes kendi sahnesini oynayacak, kaçınılmaz. Çok gelişmiş modern şehirli, çok katlı betonarmesinin enkazı altında nefes alıp vermeyi, varolmak zannediyor. Seçilmiş iktidarına rağmen, halen daha sızlanıyor. Yaşıyorum ya işte diyor. Yaşıyorsun, öyle mi? Haklı. Daha geçen gün, alternatif tıp destekli, çok uzun yaşayabilmenin formülleri sunulmuştu kendisini&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Merhum Fethi Gemuhluoğlu, “Ben dağa çıksam, dağda, ağaca âşık olurdum” diyor. Ağaç, meselenin vesilesi, sembolik kıymeti olan bir vesile&#8230; Esasında aşk, gözükmeyende saklı tutuyor kendisini. Cisim olmayanda… Henüz kampanyalaşmamış olanda. İnsan, muhatap oldukça güzelleşiyor, aksi takdirde, hayatın hengâmesiyle taşlaşan kalbini nasıl arındıracak bu katılaşmışlıktan?</p>
<p style="text-align: justify;">Tabiat intikamını aladursun, yaratılmışların en üst mertebesinde ikamet eden insan, çeşitli ihtiyaçlarına binaen muhafaza ediyor varoluşunu&#8230; “Kim” olabilmek maksadında! Kıvranıyor. Kimliği üzerinden kişilik kotarabilmeye muhtaç çünkü&#8230; Sığınıyor. “Başkanım en iyisini bilir.” Ne hoş. Pek kıvrak bir zekânın muhafızı; o küçük kafasında, o küçük dünyasında, o küçük gemisinde&#8230; Hâl böyle iken, etrafın etkin ve edilgen oluşu hafife alınmamalı diye düşünüyorum. İnsan, yaşayışının kıvamını, etrafına borçlu&#8230; Pekiyi, dünyanın, özel olarak vatan denilen evin yaşanılabilir kılınması için, ne yapıyor? Ne yapacak, piyasa algısı neyi emir buyuruyorsa: Onlar şöyle, bunlar böyle&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl yaşıyorsun ki, daha iyisine –güya- ulaşabilmek mücadelesindesin, kime bu başkaldırı? Kanun her defasında hükmünü icra ediyor: İnsanın düşündüğü gibi değil, yaşadığı gibi düşünmesi&#8230; İlişmeyin onlara. Biliyorlar. Bildikçe, boşluğa itinayla cilvelenip, mesut ve bahtiyar yaşamakla mükellef, kendileri&#8230; Aşk, pazara düştü. Taksitlendir. Durma, bilgiyi istifle&#8230; Şapşallığın kitleselleşmesi bizzat afyon zaten, dahasını mı arıyorsun? Bilgi çağı gereğince, biraz din, biraz aydınlanma, biraz hoşgörü, çokça meşrep genişliği&#8230; Kabulleriyle ve retleriyle karakterini inşa eden insanın soylu ve namuslu bir varlık olması tatmin etmiyor olmalı ki, algı konforu bozulmaksızın, anında, müsait bir yer tahsis ediliyor: “Çaylar müessesimizin ikramıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çok gelişmiş modern dünyalı, klavyesinin tuşlarına yöneliyor ve olaylar böylece gelişmeye başlıyor. Birisi BOP mu dedi? Ulusal gazetedeki taşralı sütun yazarı, haşin bakışlarla sesleniyor ulusuna, hep birlikte istifra ediyoruz, evvel zaman içinde hiç karşılaşmadığımız ıstratejik bir cümle dökülüyor dudaklarından: “Amerika’nın bölge ile ilgili planları var.” Geçmiş olsun. Tıklayabiliyorsan, varsın.  Sözün çoğalıp, özün azalması dahi, vaziyetin vahametini ispatlıyor ilgisine&#8230; Özü olmayanın sözü olur mu? Öz sahibi insanın nasılını ve niçinini ıstırap hâldaşlığında arıyoruz. Büyük velinin ifadesiyle: “İnan da, istersen bir odun parçasına inan&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:afsinselim@gmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/sehvetin-siddetindir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Körlük ve Liberal Kapitalizm Eleştirisi Üzerine Notlar</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/korluk-ve-liberal-kapitalizm-elestirisi-uzerine-notlar/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/korluk-ve-liberal-kapitalizm-elestirisi-uzerine-notlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Feb 2012 06:50:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>NURİ CİVELEK</dc:creator>
				<category><![CDATA[NURİ CİVELEK]]></category>
		<category><![CDATA[Jose Saramago]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Körlük]]></category>
		<category><![CDATA[Liberal]]></category>
		<category><![CDATA[nuri civelek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1304</guid>
		<description><![CDATA[Vicdânımızı titreten, yaz günü bile üşüten ama hayatı sorgulatan bir kitap : Körlük Roman bir adamın yolda yeşil ışığın yanmak üzere olduğu bir an da kör olmasıyla başlıyor. Körlük , apansız kör olan birininin ve bu köre yardımcı olan bir adama,  tedavi etmek isteyen göz hekimine bulaşmasıyla ve körlüğün kısa sürede bütün şehir sathına yayılmasıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;" dir="ltr"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-körlükveliberalkapitalizm.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1308" title="türkyorum-körlükveliberalkapitalizm" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-körlükveliberalkapitalizm-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /></a>Vicdânımızı titreten, yaz günü bile üşüten ama hayatı sorgulatan bir kitap : Körlük</p>
<p style="text-align: justify;">Roman bir adamın yolda yeşil ışığın yanmak üzere olduğu bir an da kör olmasıyla başlıyor. Körlük , apansız kör olan birininin ve bu köre yardımcı olan bir adama,  tedavi etmek isteyen göz hekimine bulaşmasıyla ve körlüğün kısa sürede bütün şehir sathına yayılmasıyla faciaya dönüşüyor. Ancak bütün şehir halkında görülmeye başlanan süt denizine düşmüşlüğe teşbih edilen ve &#8216;Beyaz körlük&#8217; olarak tabir edilen bu duruma yalnızca hekimin eşinde rastlanmıyor. İktidar hastalığın yayılmaması için insanları karantina altına alıyor. Olan biten her şeye şahit olan kadın kör taklidiyle karantinaya girmeyi başarıyor ve kargaşaya rağmen herkese yardımcı olmaya çalışıyor. Karantinadan dışarı çıkmaya teşebbüs edenler kolluk kuvvetleri tarafından kurşunlanmakla tehdit ediliyor. Açlığın büyümesiyle körlüğün eşitlediği insanlar arasında ortaya çıkan vahşilik kol gezmeye başlıyor. Karantinada iktidarı ele geçiren üçüncü koğuş zulme başlıyor. Merkezden gönderilen diğer körlerin yiyeceklerine el koyuyorlar, sonra zıynet eşyalarını göndermeleri karşılığında ekmek vereceklerini söylüyorlar daha sonra sıra kadınlarla cinsî münasebet kurmaya geliyor.Kadınlar itiraz ediyor, erkeklerin bir kısmı namustan söz ediyor, bir kısmı da ahlâkı düşünmenin sırası olmadığını zaten kadınların hafif meşrep olduğundan. Ancak ahlâkın bedelinin açlık olacağı ve aç karnına ahlâkın geçer akçe olmadığını kanaati ağır basıyor. <span id="more-1304"></span>Aç karnına ahlâk ya da hayvanî hazları tatmin karşılığında ekmek arasında bocalayan kadınlardan yedisi tecavüz için kuyruğa girmeye karar veriyor. Zamanla duruma âşina olan ve karnı doyan erkekler  “Daha fazla ekmek gelecekse kadınlar  mesaiyi arttırsın ”  diyecek hale geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaptıklarının vahametini düşünmeden talana katılma yarışına giren  üçüncü koğuş, kendi menfaati için başkalarının mağduriyetine yol açtığını idrâk edemeyecek kadar vicdânı körleşenleri anlatıyor. Zamanla, tecavüze uğrayan da, göz yuman da üçüncü koğuştan yayılan cinnete teslim oluyor.  Bir tek kişi hariç: Göz hekiminin eşi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem fizikî olarak hem vicdânen kör olmayan tek kişi olan hekimin eşi bir gün sakladığı makası bir tecavüzcüye saplıyor ve isyânı başlatıyor. Daha sonra iktidarın gözcülerinin olmadığını fark ederek esârete son veriyor. Herkesin gözünü açıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında kitapta anlatılanlar üzerinde düşündükten sonra  psikolog Philip Zimbardo&#8217;nun, iki farklı yere pahalı birer araba bırakmasıyla başlayan hadiseler zincirinin düşündüm.[1]Suç oranı yüksek olan yoksul yere bıraktığı araba kullanılmaz hale gelir. Suç oranı düşük olan zengin yere bıraktığı araba ise herhangi bir zarar görmez. Zimbardo bu durum karşısında iki öğrencisiyle birlikte, arabaya yönelir ve arabaya vurmaya başlar. O esnada onlara birkaç kişi daha katılır etraftan. Diğer araba gibi, o araba da kullanılmaz hale gelir artık. Bu duruma dair şunu gözlemlemiştir: Demek ki şartlar değiştikçe, davranışlar da değişiyor!</p>
<p style="text-align: justify;">Zimbardo’nun bu deneyinden haberdar olan ABD’li bir Belediye Başkanı ise, şunları dener şehrinde:</p>
<p style="text-align: justify;">- Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine biri bir torba çöp bıraksın, o çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.</p>
<p style="text-align: justify;">-Metruk bir bina tasavvur edin. Binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Ben, ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Körleşme insanlığın yağma edildiği bir talan sofrasına dönüşmesi de aynı psikolojik kanunun tezahürü olsa gerek.<br />
Kapitalizmin, liberal demokrasi adı altında üstelik bireyci mutlu kılma ve zenginleşmeyi arttırma iddiasıyla ortaya çıkması rağmen mağdur kalabalıklar yaratması da beyaz perdeli körlük gibidir. Bireyi cemiyetle olan organik bağının zayıflamasıyla yalnızlaşması ve sömürülmeye müsait bir hâle gelmesi bireyin kutsanmasıyla atbaşı gitmekte oluşu ne yaman çelişkidir..</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Kitabın  noktalama işaretleri açısından Türk okuyucusunu zorlayacak bir kısırlığı var. En azından kendi namıma alışkın olmadığım bir durum. Ancak  virgül hariç noktalama işareti kullanılmaması bir körün el yordamıyla yoklayarak ilerleyişi düşünüldüğünde okuyucuyu kişilerin durumuna muvafık bir  ruh haline içine çekmek için tercih edilmiş olabilir. Kurgu zenginliği açısından muhteşem, politik eleştirileriyle ufuk açıcı bir eser. Bir başka dikkat çeken bir başka husus kitapta kişilerin adının olmamasıdır. Bu tercih herkesin zalimleştiği ve hatta mağdurken zalim olabildiğini fark etmediği dünyada isimlerin öneminin önemli olmadığı ve bireyi kendi tanrısı kılmak isteyen düzen eleştirinin parçası olarak da görülebilir. “Homo homini lupus: insan insanın kurdudur!” sözünü herşeyi anlatmaya kafi.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan fizik açıdan kör duruma düşebilir ama kitapta körlük metaforuyla anlatılmak istenen düşünce, körlükle beraber asıl körlüğün gelmesi ve şairin insan tabiatı için ‘Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.’  derken bahsettiği kirli oluğun öne çıkışı, açlığın ve en önemlisi doyumsuzlukla kargaşaya sürüklediği kalabalıkların içler acısı hâlidir. Kitapta körlüğün bildiğimiz körlerin karanlık algısından farklı olarak beyazla anlatılması, muhtemelen zincirlerinin farkında olmayan kalabalığın zincirlerini bir uzuv gibi görmesiyle bu zincirlerle tekvücud olma halini anlatıyor.O yüzden ‘hür olduğu algısı içinde köle insanlar’  tezatına dikkat çekmek için beyazlık ve körlük zıtlığına başvurulmuş olabileceği kanaatindeyim.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmin, liberal demokrasi adı altında üstelik bireyci mutlu kılma ve zenginleşmeyi arttırma iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen mağdur kalabalıklar yaratmasını akla getiren bir metafor olarak Beyaz Körlük&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Nobel ödülü alan eserin tesiri hâlâ üzerimde ama ben de bir dönem uçurumun kenarında gezindiğim için yazara  üzüldüm çünkü ölmeden evvel bir mülâkatını okuduğumda onun şu sözlerine şahit oldum:</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. sadece bir tanesini hatırlatayım size. kainat yaratılana kadar, ebediyette, tanrı hiçbir şey yapmadı. sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. o günden beri istirahatte. ebediyen de istirahate devam edecek. ona nasıl inanılabilir ki?”<br />
(bir+ bir, sayı 4, haziran-temmuz 2010, sf. 53.)</p>
<p>José Saramago&#8217;nun toprağı bol olsun!</p>
<p style="text-align: justify;">Mühim bir not: Aklı-vicdânı olan herkes, Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki hâlifesidir. Onun istirahatte olduğunu söylemek için irademizin olmadığını iddia etmek lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">[1] Söz konusu hadiseler, Afşin Selim ağabeyimin 16 Kasım 2009’da Yeniçağ gazetesinden yayımlanan “Herşeyin ilki…” adlı yazısında geçmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:civeleknuri@hotmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/korluk-ve-liberal-kapitalizm-elestirisi-uzerine-notlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cüzdan, Toplumsal Benlik, Bukowski, Tutamaklar ve Say[ıkla]malar</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/cuzdan-toplumsal-benlik-bukowski-tutamaklar-ve-sayiklamalar/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/cuzdan-toplumsal-benlik-bukowski-tutamaklar-ve-sayiklamalar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Feb 2012 06:37:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FIRAT KARGIOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[FIRAT KARGIOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Cüzdan]]></category>
		<category><![CDATA[fırat kargıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[Tutamak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1298</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Nadi Arıkan’a… “Düşünmek düzüşmekten çok daha tehlikelidir ve iyi Amerikan yurttaşları çok az düşünürler.” –Charles Bukowski, ‘Pis Moruğun Notları’ [1]. “Bâzı adamlar halkın skandal merakını kışkırtır, oysa halkın büyük kısmı adamın yazarlığıyla değil, sâdece ne yaptığıyla, göğsünün kıllarıyla, bir fahişe uğruna kulağını kesmesiyle, geminin kıç tarafından pervaneye atlayıp intihar etmesiyle, eşcinselliğiyle falan ilgilenir; ne yarattıklarını boş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;" align="center"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-toplumsalbenlik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1299" title="türkyorum-toplumsalbenlik" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-toplumsalbenlik-234x300.jpg" alt="" width="234" height="300" /></a>İbrahim Nadi Arıkan’a…</p>
<p style="text-align: justify;">“Düşünmek düzüşmekten çok daha tehlikelidir ve iyi Amerikan yurttaşları çok az düşünürler.” –Charles Bukowski, <em>‘Pis Moruğun Notları’ </em><strong>[1]</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bâzı adamlar halkın skandal merakını kışkırtır, oysa halkın büyük kısmı adamın yazarlığıyla değil, sâdece ne yaptığıyla, göğsünün kıllarıyla, bir fahişe uğruna kulağını kesmesiyle, geminin kıç tarafından pervaneye atlayıp intihar etmesiyle, eşcinselliğiyle falan ilgilenir; ne yarattıklarını boş ver, halk kıçlarının kıllarını görmek ister, seviştikleri yatağı, ilaç dolaplarını, kirli çamaşırlarını.” –Charles Bukowski, <em>‘Talihi Tükenen Bir Ayyaş’</em> <strong>[2]</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1: </strong>Ne ilham verici bir tesadüftür ki, bu yazıya, yâni Bukowski’nin metinleri üzerine ‘herhangi bir yazı’yı yazmaya karar verdiğim gece, hem cüzdanımı düşürmüştüm, hem de –bir şâirin deyişiyle- damarlarımda 55’lik [35+20] bir ‘hüzün’ dolaşıyordu. O gece; çakırkeyif olmam ile cüzdanımı düşürmüş olmam arasında kolaylıkla gerekirci bir ilişki kurulabilirdi belki; ama böyle bir yazıyı yazmam ile asla… Zirâ Bukowski’nin metinleri üzerine bir yazı yazabilmek nâmına, azıcık demlenebilirdi belki insan; ama iş dönüp-dolaşıp cüzdan düşürmeye gelirse, ‘bilinçli’ bir cüzdan düşürme eylemine girişemeyecek ölçüde korkak bir adamım ben, ya da Bukowski’nin deyişiyle <strong>[3]</strong>,<span id="more-1298"></span> ‘toplum denen bok’a boğazına kadar batmış bir adam! Neyse; cüzdanları bilirsiniz [: bilenlere selam olsun!], hepsi âdeta birer minik tutamak-ambarıdır; işte benim cüzdanım da öyle idi: Nüfus cüzdanım, ehliyetim, 10 âdet vesikalık fotoğrafım, sevgilimin fotoğrafı, yüksek lisans öğrenci kimliğim, maaş kartım, Malatya’ya gittiğim günlerde kullandığım dört binişlik belediye otobüsü kartım, kredi kartım ve tabiî ki biraz da para… Yâni: Vatandaşlık’tan Ulaşım’a, Eğitim’den Ekonomi’ye, Aşk’tan Bürokrasi’ye dek uzanan bir minyatür derya! O hâlde, tam bu noktada durup, sembolist bir aforizma patlatmak gerek, en kestirmesinden: <em>‘Cüzdan, bir tür aynadır, baktığın vakit toplumsal benliğini gördüğün’</em>. Velhâsıl; şuan itibariyle bu saydıklarımın hiçbiri benimle birlikte değiller ve ben, toplumsal anlamda beni ‘çıplak’ bırakan bu hâlin üzerine birazcık düşününce, çıplaklıktan kaynaklanan sinir-stresimin kenarına şu tespiti iliştirdim: Cüzdan düşürmek, Bukowski’yi anlayabilmenin, hattâ anlayabilmekten de öteye geçerek, Bukowski’yi temellük edebilmenin imkânlarından biridir. Bu imkân, <em>“her şeyde bir hayır vardır”</em> veya <em>“her kriz bir fırsat yaratır”</em> gibi dinî veya iktisadî göndermeleri içermez. Bu imkân –<em>“kedi, kedidir” </em>misali, kendisinden başka hiçbir şeye gönderme yapmayan bir totoloji, basit bir tecrübe çıktısıdır. O kadar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2: </strong>Ahmet Hamdi Tanpınar –<em>Edebiyat Dersleri</em>’nde <strong>[4]</strong>, Sait Faik için, <em>“Ahlâk kanunlarının dışında kendini görmekten hoşlanan bir hâli var. Bu, bazen azap şeklinde tecelli eder” </em>der. Kanaatimce; Tanpınar’ın Sait Faik için dile getirdiği bu tespit, Bukowski’ye daha da çok yakışır. Zirâ Bukowski –ya da nâmı diğer ‘Pis Moruk’, Sait Faik’in <em>Lüzumsuz Adam</em>’ının da <strong>[5]</strong>, Yusuf Atılgan’ın<em>Aylak Adam</em>’ının da <strong>[6]</strong> ötesinde yurt tutmuş, ucuz şaraplar eşliğinde kusan ve düşün[dür]en bir uçbeyidir. Bir başka deyişle; Bukowski, insanoğlunun bir tür <em>‘Ruh Adam’</em> <strong>[7]</strong> ol[a]madığı anların toplamıdır! Sanki tüm toplumlara ve devletlere şöyle bağırmaktadır o, ‘şarap lekeli’ bir megafondan: “Siz yokken ben vardım; ‘toplum’ nedir bilmeyen, ‘devlet’ nedir tanımayan Bukowski’ler vardı!”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3: </strong>Yazının geri kalan kısmında [: zâten çok az kaldı!] edebî gevezeliği bir kenara, sözü ise Bukowski’ye bırakmak niyetindeyim; öyle ya, aslı dururken, fotokopiye ne gerek var! ‘Oto-jurnal’ niteliğindeki, <em>‘Acemi Eğitimi’ </em>başlıklı yazısı <strong>[8]</strong>, bu kısa ve öz nakil için elverişli gibi gözüküyor; işte size o yazıdan üç biyografik bohem bombası:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1: </strong>“…İnsanın dili nerede ve nasıl yaşadığına bağlıdır. Ben hayatımın büyük bir bölümünü berduşluk yaparak ve âdi işlerde çalışarak geçirdim. Duyduğum konuşmalar bilgece değildi. Yaşadığım yılların üst sınıftan insanlarla kurulmuş ilişkilerle süslü oldukları da söylenemezdi. Gübre çukurunun dibindeydim. Biraz deliydim, fakat tuhaf bir delilik söz konusuydu, çünkü besliyordum deliliğimi. Aklımın serbestçe gezinmesine izin veriyordum, kendi kıçını ısırmasına. İçgüdülerimi dinledim, önyargılarımı besledim. Yalnızlık en büyük kozumdu. Gerçekliğimi şişirebilmek için yalnızlığa ihtiyacım vardı. Aylaklığa çok büyük değer veriyordum; benim bağlılığım da buydu. Kendimle yalnız kalmak mabedimdi. Bir kentte terk edilmiş bir mezarlık buldum, akşamdan kalma olduğum sıcak öğle saatlerinde uyurdum orda. Bir başka kentte oturup saatlerce kirli kanalı seyrederdim, hiçbir şey düşünmeden. Kendi başıma geçireceğim saatlere, günlere, haftalara, yıllara ihtiyacım vardı. Açlık çektiğim küçük odalar buldum. Az bir parayı uzun sürede tüketme yeteneğine sahiptim. Zaman için her şeyden feragat ettim. Ana akımın dışında kalabilmek için. Günde bir gofretle yetinirdim, genellikle. En büyük masrafım bir şişe ucuz şaraptı. Kendi sigaramı sarardım ve yüzlerce öykü yazdım, çoğu tükenmez kalemle. Daktilomun rehincide geçirdiği zaman benimle geçirdiği zamandan fazlaydı. İnsanlığı gözlemlemek için bir bar taburesinde oturup başkalarının ısmarladığı içkileri içtim. Bir seksen boyunda olmama rağmen bazen 65 kilo geliyordum, midem alkol dolu. Çan kulesinde yarasalarıyla özgün Sıska Adam’dım.”<em>–A.g.e., s: 250.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.2: </strong>“…Ne yaptığımı bilmiyor, ama yine de yapmaya devam ediyordum. Kişisel tanrımın üzerine fırlattım kendimi: YALINLIK. Ne kadar sıkı ve yalın yazarsan, hata ve yalan olasılığı o kadar azalıyordu. Deha karmaşık bir şeyi yalın bir biçimde ifâde etme yeteneği olabilirdi. Mermiydi sözcükler, güneş ışınlarıydı; sözcükler kaderin ve yıkımın çatlaklarından geçebiliyorlardı. Oynadım sözcüklerle. Soldan sağa ve yukardan aşağıya aynı okunan paragraflar yazmaya çalıştım. Oynuyordum. Önemlidir oyuna zaman ayırmak.” <em>–A.g.e., s: 250-251.</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.3: </strong>“…Sonunda, on yıllarımı pansiyon odalarında, park banklarında, berbat işlerde, berbat kadınlarla geçirdikten sonra, yazılarım biraz ilgi görmeye başladı, daha çok küçük dergilerde ve porno dergilerinde. Porno dergilerinin iyi bir çıkış olduğunu keşfettim: Her istediğimi söyleyebiliyordum ve ne kadar açık söylersen o kadar iyiydi. Yalınlık ve özgürlük nihayet, o parlak yarık fotoğraflarının arasında.” <em>–A.g.e., s: 251.</em> <strong>[*]</strong></p>
<p style="text-align: justify;" align="center"><strong>***</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Az önce bir telefon geldi: Cüzdanım bulunmuş…</p>
<p style="text-align: justify;" align="center"><strong>***</strong></p>
<p style="text-align: justify;" align="center"><strong>Sonnotlar</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[1]: </strong>Charles Bukowski, <em>‘Pis Moruğun Notları’</em>, <strong>Pis Moruk İtiraf Ediyor / Şarap Lekeli Defterden Bölümler</strong>, Çeviri: Avi Pardo, Parantez Yayınları, İkinci Baskı: İstanbul / Ocak 2011, s: 148.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[2]: </strong>Charles Bukowski, <em>‘Talihi Tükenen Bir Ayyaş’</em>, <strong>Pis Moruk İtiraf Ediyor / Şarap Lekeli Defterden Bölümler</strong>, Çeviri: Avi Pardo, Parantez Yayınları, İkinci Baskı: İstanbul / Ocak 2011, s: 59.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[3]: </strong>Charles Bukowski, <em>‘Belli Bir Tür Şiiri, Belli Bir Tür Hayatı, Bir Gün Ölecek Kanlı Canlı Belli Bir Tür Canavarı Savunmak Adına’</em>, <strong>Pis Moruk İtiraf Ediyor / Şarap Lekeli Defterden Bölümler</strong>, Çeviri: Avi Pardo, Parantez Yayınları, İkinci Baskı: İstanbul / Ocak 2011, s: 47.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[4]: </strong>Ahmet Hamdi Tanpınar, <em>‘Yalnız Adam Tipi’</em>, <strong>Edebiyat Dersleri / Ders Notları</strong>, Yapı Kredi Yayınları, Hazırlayan: Abdullah Uçman, 3. Baskı: İstanbul / Haziran 2004, s: 217.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[5]: </strong>Sait Faik Abasıyanık, <strong>Lüzumsuz Adam</strong>, Yapı Kredi Yayınları, 13. Baskı: İstanbul / Ocak 2010.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[6]: </strong>Yusuf Atılgan, <strong>Aylak Adam</strong>, Yapı Kredi Yayınları, 22. Baskı: İstanbul / Ocak 2011.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[7]: </strong>Hüseyin Nihal Atsız, <strong>Ruh Adam</strong>, Ötüken Neşriyat, 51. Basım: İstanbul / Eylül 2010.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[8]: </strong>Charles Bukowski, <em>‘Acemi Eğitimi’</em>, <strong>Pis Moruk İtiraf Ediyor / Şarap Lekeli Defterden Bölümler</strong>, Çeviri: Avi Pardo, Parantez Yayınları, İkinci Baskı: İstanbul / Ocak 2011, s: 249–252 arası.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[*]: </strong><em>‘Sam Amca’nın Kıçını Yaksak mı?’ </em>başlıklı yazısının sonundaki şu parça ise, en sevdiklerimden biri: <em>“Bir şeyler satın almanız gerekiyorsa, nakitle ve sâdece değeri olan şeyleri satın alın –reklamların câzibesine kapılıp ıvır zıvır alarak değil. Sahip olduğunuz her şey bir bavula sığmalı; o zaman zihniniz özgür olabilir. Ve birliklerinizi sokaklara dökmeden önce, mevcut sistemin yerine ne koyacağınızı BİLİN. Romantik sloganlar sizi bir yere götürmez. Açık bir biçimde yazılmış bir programınız olsun ki, KAZANIRSANIZ iyi ve dürüst bir hükümetiniz olabilsin. Unutmayın ki, her harekette Devrimci kıyafetleri giymiş fırsatçılar, güç avcıları ve çakallar vardır. Bir Dava’yı çökerten adamlardır bunlar.” </em>–A.g.e., s: 88.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:fkargioglu@hotmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/cuzdan-toplumsal-benlik-bukowski-tutamaklar-ve-sayiklamalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in Bayramları (1): Şekil ve Muhteva</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-1-sekil-ve-muhteva/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-1-sekil-ve-muhteva/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 12:19:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUSTAFA ONUR TETİK</dc:creator>
				<category><![CDATA[MUSTAFA ONUR TETİK]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteva]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Onur Tetik]]></category>
		<category><![CDATA[Şekil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1283</guid>
		<description><![CDATA[“ Tarih kazananların propagandasıdır.” Ernst Toller Bir süre önce 19 Mayıs törenleri ile ilgili değişiklik dolayısıyla ciddi bir tartışma söz konusu oldu. Bu konu üzerinde kalem oynatan ve yapılan tadilatı destekleyen muharrirlerin önemli bir kısmı, kutlamaların tarzına ve/veya bu tarzın ifa ettiği fonksiyona eğildiler. Bu kısım yazarlar, bayramın kutlanış şekli ve ortaya çıkışının, rejimin insanları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;" dir="ltr"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-cumhuriyetin-bayramları.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1284" title="türkyorum-cumhuriyetin bayramları" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-cumhuriyetin-bayramları-208x300.jpg" alt="" width="208" height="300" /></a>“ Tarih kazananların propagandasıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Ernst Toller</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Bir süre önce 19 Mayıs törenleri ile ilgili değişiklik dolayısıyla ciddi bir tartışma söz konusu oldu. Bu konu üzerinde kalem oynatan ve yapılan tadilatı destekleyen muharrirlerin önemli bir kısmı, kutlamaların tarzına ve/veya bu tarzın ifa ettiği fonksiyona eğildiler. Bu kısım yazarlar, bayramın kutlanış şekli ve ortaya çıkışının, rejimin insanları disipline etmesi ve düzen sahiplerinin muktedir mevkilerini muhafaza etmesi noktasında gördüğü işlevin altını çizdiler. Öte yandan failin siyasi kimliği, insanları yapılan değişikliğe karşı daha baştan önyargıya teşne hale getirdiği için her dönemde olduğu gibi laikliğin “Gamlı Baykuşları” hep o bilinen nakaratı tekrar ettiler. Tehlikenin farkına erken varanlar “ Ya işte gördünüz mü? Biz dememiş mi idik? “ havasında aynı karşı-devrim türküsünü tutturdular.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Bu tahmin edilebilecek tepkilerin yanında kendisini politik manada öncelikle “milliyetçi” olarak tarif eden cephenin tüm farklı renkleriyle beraber verdiği tepki daha ilgi çekici bir durum. Çocukluktan beri milli değer kabul edilen amillerle pek de bir tetabuk arz etmeyen bayram faaliyetlerinin, bayramın başındaki “Milli” kavramı dolayısı ile müdafaası olası bir durumdu. Ne de olsa bayram “Milli” kıyafetini giyiyordu ve müdahale de bulunan ise gayri-milli kabul edilen bir teşekküldü.<span id="more-1283"></span> Politik muhafazakârlığın öngörülebilecek reaksiyonu tabi ki mevcut siyasal düzenin bütün simgeleri ile beraber müdafaasıydı. Sonuç olarak bazı resmi ağızlardan 19 Mayıs’a yapılan bu müdahale gizli bir Türk düşmanlığı olarak nitelendirilse dahi bu durum, benim anladığım kadarıyla, milliyetçi taban ve yazar-çizerler tarafından pekte o surette idrak edilmedi.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Milliyetçi cenahtan yapılan değişikliğe failin gizli ajandası retoriği bağlamında kuşku ile bakılmakla beraber 19 Mayıs Bayramı’nın biçimselliği eleştiri oklarından kaçamadı. Milliyetçiler, bayramın öneminin ve kutsallığının muhafazası şerhiyle kutlamaların formatından duydukları rahatsızlıkları açıkça dile getirdiler. Bununla beraber milliyetçilerin penceresinden de 19 Mayıs tarihine Milli Kurtuluş’un sembolü vurgusu gözlerden kaçmış değil. Benim ise bu yazı serisi ile sorgulamak istediğim 19 Mayıs ve diğer “milli” bayram kutlamalarının biçiminden ziyade tarihsel bir perspektif içerisinde bu günlerin arz ettikleri önem.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Milliyetçiliğin, doğası gereği, en temel dayanak noktalarından biri tarih fetişizmidir. Tabi bu durum, tarihte bulunduğu konumdan görece daha geri kalmış, bulunduğu zaman içerisinde aslında olması gerektiğini düşündüğü noktada bulunmayan milletlerin milliyetçiliklerinde daha sarihtir. Ciddi tarihsel devamlılığı olmayan ve millet olma iddiasında bulunan toplulukların, diğer milletlerin karşısında rüştlerini ispat etmeleri için profesyonel tarih-yazıcıları vardır. İnşa edilen tarihe iman derecesinde inanılır, mevcudiyetin ve ebedi olma iddiasının kökeni bu ezelilik varsayımına dayandırılır. Bunun yanında, kadimliğini arkeolojik istinatgâhlarla objektifliğe kavuşturabilen ve yazılı tarih sahnesinde ciddi bir yer kaplayan topluluklar da, kimliklerinin standardize edilmesinde ve yaşatılmasında geçmişlerine yoğun atıf yaparlar. Milliyetçi birey işte bu tarihi iddiaları, politik referans noktalarının başköşesine koyan adamdır.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Resmi olarak inşa edilen kimlik ve tarih her zaman gerçekle çakışmayabilir. Pek çok kuramcı, tarihin olduğu gibi değil olması gerektiği gibi epik bir hikâye tadında nakledilmesini ulus-inşa sürecinin olmazsa olmazı olarak ifade ederler. Devlet, vatandaşının tek bedenin uzuvları idrakine erişebilmesi adına gerekirse geçmişte var olmamış olanı icat edebilir. Gerçekliğin tekrar tekrar yeniden icat edilmesinin ne ifade ettiğini George Orwell, abidevi romanı 1984’de çok zarif bir şekilde işlemiştir. Devletlerin ideolojik aygıtları, kendi ülkesel egemenlik hudutlarında başıboş(devletin inancına göre) yaşayan topluluklara biçilmesi zorunlu olan kimliğin sosyal-psikolojik olarak içselleştirilmesinde tarihe büyük değer izafe ederler. Tarihsel sürekliliğin objektif olarak sorunlu oluşu arttıkça, kurgu ile gerçek arasındaki makas daha da açılacaktır. Kimi topluluklar ise önemli bir sürekliliğe sahip olmakla beraber, yeni oluşturulan rejimler tarafından unutulması gerektiğine kanaat getirilen dönemlerin etkilerinin zayıflatılması adına daha farklı bir kurgu arayışına sokulurlar. Fakat bilinmeyeni öğretmek, bilineni unutturup yenisini öğretmekten daha kolaydır. Bu gerekçeyle milli kültür değerleri çağlar aşmış toplulukların bir nevi baştan yaratılması ciddi bir sivil direnişle karşılaşır. İşte bu gibi topluluklarda, devletin resmi tarihine direniş milletin bağrından yükseleceği için devlet milliyetçiliği/devletçilik ve sivil milliyetçilik düalizmi boy verecektir.</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr">Önemli bir tarihi sürekliliğe sahip her topluluk gibi Türk Milleti’nin milliyetçisi de, tarihini “yaptıklarımız, yapacaklarımızın ispatıdır” tadında kutsar. Sürekliliği ve kadimliği vurgulamak için binlerce yıllık tarihten bahis açılır, zamanındaki büyük zaferler yâd edilir, “asr-ı saadet” dönemleri anılıp bir “ah” çekilir. Bu sebeple, milliyetçi bireyden ihtilaflı hadiseler karşısında alması beklenen tavır, milletinin eskiliğine ve geçmişteki görkemine sarılmasıdır. Peki, o zaman Türk tarihinin ezeliliğini gündemde tutması beklenen Türk milliyetçisi kendi cumhuriyeti tarafından “Milli” bayram olarak ilan edilen günlerin, o uzunluğu ve derinliğinden sual olunmayan Türk tarihinin beş senelik bir aralığına sıkıştırılmasına nasıl rıza gösterecektir? Binlerce yıllık tarihinden söz edilen bir milletin geçmişinde 1919–1923 yılları arası dışında milli bayram ilan edilebilecek daha önemli dönüm noktaları, cereyan etmiş daha mühim hadiseler veyahut zaferler vaki değil midir?  Milliyetperverliğinden zerre-i miskal şüphesi olmayan bu satırların yazarı için elbette vakidir. Ve yine şeksiz, şüphesiz şahadet edebilirim ki kendini milliyetçi olarak gören insanların da büyük bir kısmı için Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi milli bayramlarından çok daha bayram olarak kutlanmaya ve hatırlanmaya namzet tarihi hadiseler mevcuttur. Peki, yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir milli-devletin elinde milletinin tarihini kutsamak adına çok daha ergonomik enstrümanlar mevcut iken neden bunları kullanmamayı tercih eder? Meselemizin düğümlendiği nokta işte tam olarak burasıdır. Bu düğümü çözmek için gayret sarf etmeye bir sonraki yazıda devam edeceğiz…</p>
<p style="text-align: justify;" dir="ltr"><a href="mailto:mustafatetik19@hotmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/cumhuriyetin-bayramlari-1-sekil-ve-muhteva/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A’şa’nın Ölümü</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/asanin-olumu/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/asanin-olumu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 09:31:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ERKAN ÇAKICI</dc:creator>
				<category><![CDATA[ERKAN ÇAKICI]]></category>
		<category><![CDATA[A'şa]]></category>
		<category><![CDATA[Erkan Çakıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1275</guid>
		<description><![CDATA[“Gözlerine baktığım zaman Sitare Bütün çöllere ay doğuyor Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı En kuytu vahaları dolaşıyorum Dilaver CEBECİ” Fırat KARGIOĞLU’na… Bir zamanlar şiirin kudreti,sadece belagat değil,hakikatti. Bazen savaş başlatan, bazen savaşı nihayete erdiren, aşk ile yanan ve dahası “ah mine’l aşk ve halatihi” ehlinde var oluş gayesini bulup çağıldayan, o ayrılıkların da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-aşanınölümü.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1278" title="türkyorum-aşanınölümü" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-aşanınölümü-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>“Gözlerine baktığım zaman Sitare<br />
Bütün çöllere ay doğuyor<br />
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı<br />
En kuytu vahaları dolaşıyorum</em><br />
<em>Dilaver CEBECİ”</em><br />
<strong>Fırat KARGIOĞLU’na…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir zamanlar şiirin kudreti,sadece belagat değil,hakikatti. Bazen savaş başlatan, bazen savaşı nihayete erdiren, aşk ile yanan ve dahası “ah mine’l aşk ve halatihi” ehlinde var oluş gayesini bulup çağıldayan, o ayrılıkların da hüznünü kat kat eden ve sonra ilmek ilmek çile çeken, hayatın manasını yoğuran, manayı idrake sunan ve illaki “medeniyetin rüyası, rüyanın medeniyeti” olan şiirin kudreti vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şiir, kimi zaman çağını nakşetti, kimi zaman çağları aştı. Kudreti vardı, çünkü aklın ve ruhun iklimiydi şiir, hayata dair tarihe not düşülecekse bunun zirvesi şiirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kudreti vardı dedik, peki halde durum nedir? “Şair dünyanın ağrıyan yeridir” der bir bilge; ve bu yönüyle şairin,mekana ve zamana neler kattığının idrakine varmamızı ister.<span id="more-1275"></span> O halde şiirin ve şairin haldeki durumu, dünyanın gidişatı ile doğrudan ilgilidir. Dünya, yani algıların toplamı;önümüze konan her şey…</p>
<p style="text-align: justify;">Önümüze konanı “nimet” ile eşdeğer sandığımız ve algılarımızın yanılsaması ile tüketmeye başladığımız günden beri, şairin kolu kanadı kırıldı. Şiir can çekişir oldu. Hemen belirtmeliyim ki ölmedi, ölmez; örselenebilir, ertelenebilir, donuklaşabilir ama ölmez. “Can çekişme” ise gelinen vahim noktadır. Maksat burada hâsıl olmalı işte ki; maksadımız o vahim noktayı aşmak, yeniden bir okuma biçimi sunmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şairin ve şiirin giderek nutku tutuldu, tutuluyor. Anlamın “anlamsızlaştığı” bir zamanda, “gökkubbe altına söylenmedik yeni bir şeyler” bulmak, buna kalkışmak, ne kadar ihtişamlıdır ve ne kadar acıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha berrak ve sakin, daha güçlü ve mutmain, daha soylu ve bilgin bir okuma ile hayata bakmak için şiire dönmemiz, şiiri okumamız ve yeni zaman dilimlerine açılan kapıların eşiğine “şiir işaretlememiz” gerekiyor. Bunları da belki “meçhul bir şair” kendine üzerine alır, adresine teslim olur diye… Çünkü artık kaygılar yoksul ve kaygılar yoksullaştıkça, hayat bitkin, durağan ve düşüncesiz; şair tam da bu noktada, artık kemale erdiği, dünyanın bunca “nimet” içinde savrulduğu, şımardığı, kanının çekildiği tam da bu anda, bize bir şeyler söylemelidir. Hatırlatmalıdır, çarpmalıdır, işaretlemelidir, fotoğraflamalıdır ve daha fazlasıdır. Şair artık, kendisini “var edecek” iklimi beklememeli, tırnaklarının ucuyla yaratmalıdır. Değil mi ki alın terinin, göz nurunun, gönül sızısının ve fikir çilesinin geri çevrildiği nerede görülmüştür?</p>
<p style="text-align: justify;">Ya bu önüne konanla yetinip, eline sunulan kadehlere kana kana doyacak şair, ya da peygamberi bir hikmetle meziyetine sarılacak, “parmaklarından su akıtacak” susuz kalmış dünya için…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu mümkün mü?</p>
<p style="text-align: justify;">Artık böyle bir dünyada, böyle bir şairin ve şiirin yeri yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;">“Sevemedim ülküden başkasını” diyen Dilaver CEBECİ’nin sevgisinin ve ülküsünün hakkı teslim edilirse, böyle bir okuma ve yaratma biçimini “ülkücü camia” sunabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkücülük, hâsıl olduğu toprağın, dünyanın kalbi olduğunun hakkını vererek, dünyaya yeni okuma biçimleri sunabilmek değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Tam da bu noktada gururla hatırlatmak isterim ki, Fırat KARGIOĞLU’nun “Ülkücüler, bir “şiir cemaati” olarak okunabilir mi?” adlı yazısı ve bu yazı üzerinden ele almaya çalıştığı okuma biçimleri, bahsetmiş olduğumuz bu iklim için bir girizgâh nispetindedir ve bereketlidir. Devamı da gelecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada hatırlanması gereken, bir değerler silsilesi olan ülkücülüğün, tam da şiire ve şaire neden ihtiyaç hissettiğimizin altını çizerken, bir medeniyet tasavvuru olarak katkıda bulunma şiddetidir. Şiddeti, yani algıların toplamına çarpan etkisi…</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bunun idraki, bizi “iklim yaratmaya” götürecektir. Emin olunuz ki buna değer; bu yol, Türkçe’nin doğuya ve batıya, yönlerin tamamına bir nefes olacak hikmetine de, kudretine de sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz yeter ki, yolumuzu bilelim. Yolumuzdan birbirimizi alıkoymayalım, yolumuzu açalım ve yolumuzdan dönmemiz için gelen türlü nimetlerle gözlerimizi kamaştırmayalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de yazımızın başında alıntıladığımız CEBECİ dörtlüğündeki şairlerden A’şa’yı unutmayalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sahi A’şa kimdi ve nasıl ölmüştü?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:kagan2023@gmail.com"><img class="alignnone size-full wp-image-1290" title="Yazara e-posta göndermek için" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/mailto2.png" alt="" width="24" height="24" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/asanin-olumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halide Nusret Zorlutuna’nın ‘Beyaz Selvi’si: Nâdide’nin Câzibe’si, Doktor Hâmid’in Dilemma’sı</title>
		<link>http://www.turkyorum.com/halide-nusret-zorlutunanin-beyaz-selvisi-nadidenin-cazibesi-doktor-hamidin-dilemmasi/</link>
		<comments>http://www.turkyorum.com/halide-nusret-zorlutunanin-beyaz-selvisi-nadidenin-cazibesi-doktor-hamidin-dilemmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 08:49:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FIRAT KARGIOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[FIRAT KARGIOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Selvi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilemma]]></category>
		<category><![CDATA[Doktor Hamid]]></category>
		<category><![CDATA[fırat kargıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[halide nusret zorlutuna]]></category>
		<category><![CDATA[NAdide]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkyorum.com/?p=1267</guid>
		<description><![CDATA[Bu roman için seçilen şiir: Attilâ İlhan, ‘Sen Beyaz Bir Kadınsın’. “Böyle acıklı vak’alar için köylerde destanlar, ağıtlar söylenir ve kahramanları bir zaman, halkın dilinde gezer. Büyük şehirlerde bu âdet yoktur. Büyük şehirler, her facianın birkaç ay dedikodusunu yapar, sonra unutur…” –Halide Nusret Zorlutuna, ‘Beyaz Selvi’, s: 156. “İyi bir evliliğin sınavı. –Bir evlilik, arada [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-halide-nusret-zorlutuna-beyaz-selvi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1268" title="türkyorum-halide nusret zorlutuna beyaz selvi" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/02/türkyorum-halide-nusret-zorlutuna-beyaz-selvi-300x216.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a>Bu roman için seçilen şiir:<br />
Attilâ İlhan, ‘Sen Beyaz Bir Kadınsın’.</p>
<p style="text-align: justify;">“Böyle acıklı vak’alar için köylerde destanlar, ağıtlar söylenir ve kahramanları bir zaman, halkın dilinde gezer. Büyük şehirlerde bu âdet yoktur. Büyük şehirler, her facianın birkaç ay dedikodusunu yapar, sonra unutur…” –Halide Nusret Zorlutuna, ‘Beyaz Selvi’, s: 156.</p>
<p style="text-align: justify;">“İyi bir evliliğin sınavı. –Bir evlilik, arada sırada karşılaştığı ‘istisna’lara hoşgörüyle bakabiliyorsa kendi mükemmelliğini kanıtlar.” –Friedrich Nietzsche, ‘İnsanca Pek İnsanca’ [1].</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne kadar yakınımız olursa olsun, bir başkasının içinden geçenler bize daima meçhul olarak kalırlar. Bir yastıkta uyuyanlar bile birbirlerinin rüyâlarını bilmezler.” –Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Ahmet Hamdi Tanpınar / Ebediyetin Huzurunda’ [2].</p>
<p style="text-align: justify;">“Karanlık kıyılarına doğru ilerlediğimiz ölüm denizinden sıçrayan köpük serpintileri gibi, şakaklarında ilk beyaz saçlar belirmeye başlayan, kırk yaşına basmış okurlara soruyorum.<span id="more-1267"></span> Gençliğinizi, gençliğinizin o tatlı kalbini hatırlar mısınız? Bir kapı aralığından parıltısı size bir saniye vuran siyah gözün ya da ipek bir peçe dokusu arkasından seçebildiğiniz taze bir tenin ya da bir şimşek hızıyla önünüzden kaçarak perdeler arkasından kayboluveren genç bir eteğin sizi içine düşürdüğü o hayalde canlandırma, ürperme ve sıtma geceleri hatırınızda mı? Sır ve hava gibi göze görünmeksizin etrafınızda yaşayan o mahrem kadının uzaktan, mıknatıs akımlarıyla kanınızda uyandırdığı fırtınalara karşı niçin bugünün renkli, kokulu ve çıplak kadını, kendi kuşağının gencine aynı ürperme ve aynı çarpıntıyı veremiyor? Siz, ey kırk yaşına basanlar, gençliğinizde kadından titrer, aşktan korkardınız! Bugünkü gencin gözündeki sert parıltı, dudaklarındaki zalim gülümseme, o eski tehlikeli aşkın gülünç ve evcil bir hayvana döndüğünü anlatmıyor mu?” –Ahmet Hâşim, ‘Bize Göre / Aşk ve Kıyafet’ [3].</p>
<p style="text-align: justify;">1: Halide Nusret Zorlutuna’nın –gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı- Beyaz Selvi adlı kısa romanının [4], üslûp itibariyle sâdeliğin ihtişamına, muhteva itibariyle ise naif bir melâle tekâbül ettiğini söylemek mümkündür. Melâlden kastım ise –Hilmi Yavuz’un, ‘Melâl’ başlıklı yazısında açıkladığı üzere[5], Yahya Kemal’in melâlidir, yâni: Romantik acı!</p>
<p style="text-align: justify;">2: Bendeniz bu yazıda, romanı özetleyip miskin okurlara hizmet etmek niyetinde değilim; sâdece romanın kırılma noktaları, ya da tâbir câizse ‘kırılma düşünceleri’ diyebileceğim iki noktanın/düşüncenin altını çizeceğim: (1) Fikrimce söz konusu kırılma düşüncelerinin ilk parçası, Beyaz Selvi’nin, yâni Nâdide’nin, kocası Doktor Hâmid tarafından aldatıldığına hüküm verdiği andaki düşünceleri, (2) ikincisi ise; Doktor Hâmid’in, kendisini her dâim ‘mutlu ve huzurlu’ hissettiği yuvasını –epeyce bir süre direnmesine rağmen, neden eninde-sonunda basit bir ‘çapkınlık’ ile değiş-tokuş ettiğine ilişkin düşünceleridir. Nâdide’nin düşünceleri –‘hummalı aşığı’ Dündar’ın deyişiyle, “Allah’ın bütün nimetlerini kirpiklerinin ardında gizleyen esrarlı güzel kadın”ın, ya da kestirmeden söyler isek, ‘insan-ötesi’ bir kadının mükemmeliyetçi beklentilerini açığa vururken; Doktor Hâmid’in düşünceleriyse, ‘saffet ve şefkat’ âbidesi bir eş [: Nâdide] ile ‘aşk ve şehvet’ pınarı, esmer bir genç kız [: Gülten] arasında kalarak can veren bir erkeğin trajik dilemmasını açığa vurur.</p>
<p style="text-align: justify;">(1): Nâdide: “…Kocası tarafından aldatılmak!.. Bu, aklının alamayacağı bir şey, bir felâketti! Nâdide, Şark kadınlarının her meselede erkeğe biraz hak veren ezelî tevekküllerini, bu noktada tamamen kaybederdi. Mâdemki kadınla erkek el ele tutuşurlarken Allah’ın huzurunda bütün bir ömür için birbirlerine vefa ve sadakat sözü veriyorlardı, bu sözü her ne pahasına olursa olsun tutmalıydılar. Neden kadın sözünde dursun da erkek duramasın?.. Erkek iki cins arasında daima iradeli, daha sözünün eri olarak tanınmıştır; neden zaafını darbımesellerle tezyif ettiği kadar sözünü tutamıyor?.. Nâdide böyle düşünüyordu ve erkeğin zaaflarını hoş göre cemiyete, “Erkeğin elinin kınası…” diyen atalara, hatta –erkeğe birden fazla kadın almak hakkını verdiği için- o kadar candan bağlı olduğu dine bile isyan ediyordu. O, aile müessesesini her şeyin üstünde mukaddes tanıyan sınıftandı ve hakikî bir “ana” idi. Fakat yuvanın şerefini, saadetini koruma vazifesinin, kadına olduğu kadar erkeğe de ait olduğu fikrindeydi.” –s: 65-66.</p>
<p style="text-align: justify;">(2): Doktor Hâmid: “…İstemeden, farkına varmadan, karımla [: Nâdide –F.K.] onun [: Gülten –F.K.] arasında mukayeseler yapıyor; karımı olduğundan daha yaşlı, daha ağır, daha soğuk buluyordum. O hiçbir zaman, bu genç kızdaki ateş ve heyecanla kollarıma atılıp sinirlerimi tutuşturmayı bilememişti. Gözleri hiçbir zaman böyle çapkın çapkın yalvarmaz; dudakları ensemde, saçlarımda, boynumda böyle alev alev dolaşmazdı. O, ne böyle ustaca gelebilir, ne de böyle ustaca kaçabilirdi! Onun mermer gibi beyaz ve serin göğsünde saffet ve şefkat vardı; aşk ve şehvet yoktu. Ve ben –koca budala ben- elli yaşımdan sonra et aşkının, şehvetin peşine düşmüş; yarım asırda biriktirdiğim bütün güzel şeyleri, faziletimi, şöhretimi, çocuklarımı, yuvamın saadetini… hep bu geçici zevk ve heves uğruna tehlikeye atmıştım.” –s: 121.</p>
<p style="text-align: justify;">3: Nâdide –psikanalizin kavramlarından yardım alarak söyler isek, mezkûr düşüncelerin kendisine hücum edişiyle birlikte, süper ego’sunu daha fazla savun[a]maz [*] ve hem yolunu gözleyen bestekâr aşığı Dündar’a çektiği yıldırım telgrafta, “yarın ekspresteyim” diyerek, hem de canından çok sevdiği üç çocuğunu, kendisine Doktor Hâmid’i, yâni ‘aldatan kocayı hatırlatan mahlûklar’ olarak görüp dışlayarak, yabanî nefsini hapsettiği kafesin kapılarını sonuna dek açar! O vakit, Nâdide; Freud’un ‘Psikanalitik Yaklaşım’ını ve Nietzsche’nin ‘Kadınlar nefret ettiğinde’ başlıklı aforizmasını aynı anda haklı kılan, ‘nâdide’ bir örnek oluverir: “Kadınlar nefret ettiğinde. –Nefretin söz konusu olduğu durumlarda, kadınlar erkeklerden daha tehlikelidir; çünkü, birincisi, kadınlarda düşmanlık duyguları bir kez uyandı mı hiçbir adalet kaygısı tarafından dizginlenmezler, tersine nefretlerinin hiçbir müdahale olmaksızın nihaî sınırlarına kadar kabarmasına izin verirler. Kadınlar (her insanın ve tarafın sahip olduğu) hassas bölgeleri bulmakta ve bıçaklarını oralara saplamakta ustadırlar. Onların hançer keskinliğindeki zekâsı bu amaca mükemmel biçimde hizmet eder. Oysa erkekler yaraları gördüğünde geri çekilirler bağışlayıcı ve uzlaşıcıdırlar.” [6]</p>
<p style="text-align: justify;">4: Doktor Hâmid ise, hemen her erkeğin yüzleşmek zorunda olduğu bir dilemmanın resmidir: O, Beyaz Selvi’si Nâdide’de bulamadığından yakındığı ‘fahişe mahareti’ni, ‘Esmer Kız’ Gülten’de bulur; ancak bu sefer de Doktor, o güne dek özene-bezene kurduğu ‘toplumsal’ benliğini tümüyle yitirir. Tanpınar’ın dediği gibi: “En iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir”. [7] Peki, acaba bu dilemma ve neticeleri, sâdece bir ‘en iyiden en kötüye geçiş’ misali midir? Ya da şöyle sorulabilir: Doktor Hâmid’in azap verici ikilemi –evvelâ/hakikatte, sosyolojik ve büyük ölçüde de cihanşümul sayılabilecek bir sorunsalın, edebiyattaki izdüşümü değil midir? Elbette öyledir; zirâ dikkatli bakıldığında görülecektir ki; asıl mesele, Doktor Hâmid’in verdiği karar, yâni Gülten’le [de] gizlice birlikte olmayı seçmesi filan değil, Nâdide’nin ve Gülten’in, yâni birbirine yapışık bir biçimde nâdiren gözlemlenebilen iki tür ‘câzibe’nin arasında kalarak, kaçınılmaz bir mutsuzluğa sürüklenişidir. Şöyle ki: Nâdide’nin câzibesi, toplumsal benliği pekiştiren –Ahmet Hâşim’in deyişiyle, ‘çok konuşmayan ve yılışmayan bir kadının câzibesi’dir. [8] Gülten’in câzibesiyse, toplumsal benliği pekiştirmediği gibi, zedeleyen/örseleyen, kudretini şehvet yalaklarından alan –ya da Nietzsche’nin meşhur deyişiyle söylersek, “iyinin ve kötünün ötesinde” yurt tutan, ‘tabu-yıkıcı’ ve ‘büyü-bozucu’ bir câzibedir. Dolayısıyla esas mesele, bu iki câzibe türünden birinin aklanıp diğerinin lanetlenmesi değil, erkeğin [: âşık], kadın [: mâşuk] karşısındaki, dolayısıyla kadının da erkek karşısındaki trajik konumudur!</p>
<p style="text-align: justify;">5: Romanın ‘belkemiği’ olarak gördüğüm bu iki düşünce kırılması hâricinde, Halide Hanım’ın Beyaz Selvi’si, daha birçok psikolojik/sosyolojik ‘mesele’ üzerinden okunabilir. Şüphesiz ki, bu anlamda ilk akla gelen alternatif ise, Dündar’ın Nâdide’ye olan ve buram-buram cinnet kokan aşkıdır. Dündar’ın Nâdide’ye yazdığı mektuplardan birinde okuduğumuz şu satırlar, söz konusu aşkın cinnet dozajını mükemmel bir biçimde açığa vurmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne istiyorsunuz?.. Bir tabanca kurşunu ile kafamı paralayayım, kalbimi mi deleyim?<br />
Yahut da sizin bembeyaz boynunuza…<br />
Bu, temaşasına doyulmaz bir manzara olacak sevgilim: Bembeyaz boynunda parmaklarımın mor lekeleri ile upuzun ve nefessiz yatışın!..<br />
Bu hayal bana müthiş bir zevk veriyor; bu zevkle işte şu dakikada zangır zangır titriyorum.<br />
Sana asla acımayacağım beyaz kadınım!” –Dündar, s: 32-33.</p>
<p style="text-align: justify;">6: Son noktayı koymadan, meraklısına ufak bir not: Halide Hanım’ın Beyaz Selvi’sini okuduktan hemen sonra, Attilâ İlhan’ın ‘Sen Beyaz Bir Kadınsın’ şiirini okumak, şiirden alınan hazzı ‘altın vuruş’ mertebesine yaklaştırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Biline…                       <wbr></wbr></p>
<p style="text-align: justify;">Sonnotlar</p>
<p style="text-align: justify;">[1]: Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca, Alter Yayınları, Çeviri: İhsan Kasımlı, 2. Baskı: Ankara / 2010, s: 254.</p>
<p style="text-align: justify;">[2]: Aktarılan Kaynak: Ümit Meriç – Selma Ümit Karışman, Ahmet Hamdi Tanpınar / Ebediyetin Huzurunda, Etkileşim Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006, s: 241.</p>
<p style="text-align: justify;">[3]: Ahmet Hâşim, ‘Aşk ve Kıyafet’, Bize Göre, Altın Kitaplar, Düzenleyen ve Hazırlayan: Suat Batur, İstanbul, Mart 2005, s: 130.</p>
<p style="text-align: justify;">[4]: Halide Nusret Zorlutuna, Beyaz Selvi, Timaş Yayınları, 2. Baskı: İstanbul / Kasım 2008.</p>
<p style="text-align: justify;">[*]: Aldatıldığını haykıran Nâdide’den, kendisine “görüyorum ki hastasın, tedaviye ihtiyacın var” diyen kocası, Doktor Hâmid’e: “Vücudum sapasağlam maalesef, hiçbir tedaviye ihtiyacım yok… Enkaz altında kalıp ezilen, mahvolan ruhumdur. Beni mahvettin, görmüyor musun? İnandığım, bağlandığım, mukaddes bildiğim her şeyi yıkıp parçaladın; beni bu yaşta ellerim boş bıraktın! İmansız, desteksiz… Anlamıyorsun, değil mi?.. Ah… Beni mahvettin!.. Allah seni zelil etsin!” –s: 80.</p>
<p style="text-align: justify;">[5]: Hilmi Yavuz, ‘Melâl’, Kaynak: “<a href="http://www.zaman.com.tr/" target="_blank">www.zaman.com.tr</a>”, Erişim Tarihi: 9 Şubat 2012 / Perşembe.</p>
<p style="text-align: justify;">[6]: Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca, Alter Yayınları, Çeviri: İhsan Kasımlı, 2. Baskı: Ankara / 2010, s: 258.</p>
<p style="text-align: justify;">[7]: Aktarılan Kaynak: Ümit Meriç – Selma Ümit Karışman, Ahmet Hamdi Tanpınar / Ebediyetin Huzurunda, Etkileşim Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006, s: 246.</p>
<p style="text-align: justify;">[8]: Ahmet Hâşim, ‘Câzibe’, Bize Göre, Altın Kitaplar, Düzenleyen ve Hazırlayan: Suat Batur, İstanbul, Mart 2005.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto: fkargioglu@hotmail.com">fkargioglu@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkyorum.com/halide-nusret-zorlutunanin-beyaz-selvisi-nadidenin-cazibesi-doktor-hamidin-dilemmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

