Ayasofya Camii

18 Mar 2012

Etik ve Politik Haklar Ekseninde Etnik Kimlik Taleplerine Bakış

Yazan: NURİ CİVELEK

Uzun müddetten beri okuduğum bazı yazılarda satır aralarında gezinen zehirli bir yılanın aynı satırlarda yer alan insani temennilerle tezat oluşturan  yanına dikkat çekmek niyetindeydim. Anayasa tartışmalarıyla tazeliğini koruyan,Türklük, kimlik, resmî dil vb. konulara temas eden alışıldık ama üzerinde önemle durulması icap eden bir yazı temelinde kaleme aldığım yazıyı gözden geçirerek yayınlamaya karar verdim.Bu arada yazıyı yaklaşık bir yıl önce İbrahim Küreken  imzasıyla Star ’ın Açık Görüş  sayfasında çıkan bir makaleden “Kürt sorunu ‘kardeşlik’ söylemiyle değil ‘gönüllü birliktelik’le çözülür” (http://www.stargazete.com/acikgorus/kurt-sorunu-kardeslik-soylemiyle-degil-gonullu-birliktelik-le-cozulur-haber-334748.htm ) yazısına cevap olarak kaleme aldığımı belirtmeliyim.

İbrahim Küreken’in mezkûr makalesindeki  “Ayrıca ulus devlet inşası için iç düşmana duyulan ihtiyaç Kürtler üzerinden sağlanacaktı. Ezmek, gözdağı vermek ve sindirmek için bazı yerlerde Kürtleri ayaklanmaya zorlayarak katliamlar, sürgünler yapıldı ve bunun üzerinden Türk milliyetçiliği beslenmeye çalışıldı.”  cümlesini ele alarak başlayalım: Esâs itibariyle milliyetçilik tabiî ve fıtrîdir, dolayısıyla kökleri insan ruhunun derinlerinde, birlikte yaşamaktan kaynaklanan İbn Haldun’un ifadesiyle asabiye – Nevzat Ağabeyimizin harikûlade ifâdesiyle içtimaî gerilim- hâlidir. Velev ki, bir ideoloji olarak kendini manifesto etmesin. O hâlde milliyetçiliklerin karakteristiği olarak modernliği işaret eden teorilerin noksan olduğu, milliyetçiliklerin pre-modern dönemlerde de adı konmamış bir vakıa olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz her şey gibi milliyetçilik de modernlikle yeni bir form kazanmıştır, bu da inkâr edilemez bir başka vakıadır.

Kimlikler ötekilere ihtiyaç duysalar da, herhangi iki kimlik her zaman kimliklerin karşıtlık ilişkisi üzerinden okunamaz. Türk kimliğinin, Türk milliyetçiliğin manifest olarak karşımıza çıkışından daha erken dönemlere uzanan tarihselliği Kürt aleyhtarlığı üzerinden bir milliyetçilik kurgusuna  müsait değildir. Kürt olmakla Türk olmak gayri kaabil-i telif iki ayrı kimlik değildir, biri diğerinin içinde bir siyasî zatiyet olmamak şartıyla iki kimliğin,  ilişkilerinin tarihselliğinden ileri gelen imkân da göz önüne alırsak, kültürün çok katlılığı çerçevesinde yaşaması pekâla mümkündür. Eğer ürettiğiniz kültürel  değerlerin ve siyasal projenizin  karşıtlığı olarak Türkler, Türkiye Cumhuriyeti vs. aldıysanız zaten bir problem var demektir, o hâlde sizin ipliğinizi pazara çıkarmak için Türklükten murad edilenin ne olduğunu konuşmanın vakti gelmiştir. Ayrıca bir tek Kürdün  bile belâdan kaçarak geldiği mahallenin şehit düşen evlâdının yasına rağmen horlanmadığını hatta evlilik, ticaret vs. gibi dahasının da olduğunu hatırlatmadan geçmemek lazım.

İbrahim Bey’in “Toplumu tekleştiren, herkesi Türk sayan yasalar çıkarılarak çok yoğun bir baskı ve sindirme dönemi başlatıldı. Kürtlerin varlığı ve tüm değerleri inkâr edildi. Dilleri yasaklandı. Asimilasyon kurumları hızla devreye sokuldu.”   iddialara haklılık kazandıracak birtakım yanlışların Kürt  olmaktan mı yoksa Endülüs’ün âkıbetine uğrama korkusundan, büzülme- irade basiretsizliğin devlet-toplum ilişkilerinin sağlıksız bir zeminde seyrinden kaynaklandığı bahsinin atlandığı kanaatindeyim.

“Önce devlet kurulmuştur, sonra devletin kuruluş amacına uygun olarak bir ulus yaratılmaya çalışılmıştır. Yaratılmak istenilen ‘devletin ulusu’na da Türk ulusu denilmiştir.”

İnşaa edildiği iddia edilen ulusun adı Türk olmasının  sosyolojik altyapısı  hiç mi yoktu? İnşaa vasıtaları tarafından manipüle edilecek hiçbir toplumsal gerçeklik mevzuu bahis değil miydi? Kısaca  niye Türk adı tercih edildi?Herhalde bunlar  kurucu babalarımızın etnik gururuna  bağlanarak atlanacak sûaller değildir. “Sözün tamamı ârif olmayana söylenir”  fehvasınca , cevap hükmünde sûaller kâfidir. Ama gelin devam edelim belki eğleniriz :

Modernleşme gayretimizle ortaya çıkan, lâzımeleri yerine getirilmeyen, Türklerin dahi kendini ait hissetmekte zorlandığı bir çerçeveye sığdırılmamızın da ötesinde bir şey bahsedilen, farkında mısınız? Yaratılmak istenilen ulus! Yoktan var edilen ulus! O zaman Türk modernleşmesinin kimliğimizin icâd edilmişliği kanaati hasıl eden açmazlarına da değinmeyeceğiz. “Devlet karşısında incinen Türk olamaz, o hâlde biz de Kürt çıktık iyi mi?” deyip geçeceğiz. Farketmez ama trajikomik tarafı var: Kürtlerin dağ Türkü olduğu yolundaki iddialar döndü dolaştı Türkleri sâhil Kürdü yaptı! İbrahim, sen nelere kaadirsin?

Hemen heveslenmeyin, devlet aklının yetersiz olmasından ve kusurlarından dem vurarak yırtamazsınız ey Türkler: “Türk toplumu, devletin dikte ettiği resmi ideoloji sonucu Kürtlerin haklarının kendi devletleri tarafından gasp edildiğini bilerek buna destek sunmuştur. Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye’de Kürtlerin varlığından haberdardır. Türk toplumunun Kürtlerin varlığından haberdar olmadığını söylemek kasıtlı bir davranıştır. Türk toplumu, devletin dikte ettiği resmi ideoloji sonucu Kürtlerin haklarının kendi devletleri tarafından gasp edildiğini bilerek buna destek sunmuştur…/Yüz elli binlik Kıbrıs Türkleri için istedikleri hakların yirmi milyon Kürdün de hakkı olduğunu nedense düşünmek istemediler.” diyor İbrahim Küreken.

Bu son paragraf olsa olsa Kıbrıs Türklüğüyle, Kürtleri bir görmek Cenab- Hak akıl dağıtırken, şemsiye tutanların işidir.

Hakkını teslim edelim İbrahim Bey’in yazısında Türkiye için temennilerini belirttiği cümleler var: “Bu ülkeyi yaşanır kılmak her iki halkın özgür iradesi ile mümkün olacaktır. İradelerden birinin baskı altında tutulması, dize getirilmeye çalışılması ve yok sayılması birliğin değil, çatışmanın yolunu güçlendirecektir. Kürtlerin kendi haklarını kullanması Türklerin haklarından bir eksilme yaratmayacaktır.”

  Etik ve politik hakları eksenini kavramış her insan bu sözlerin altına imza atar. Ancak devamında  “Örneğin Kürtlerin ana dili ile eğitim haklarını kullanmaları, Türklerin gerek dillerinin kullanılmasında gerekse diğer haklarının kullanılmasında herhangi bir fedakârlık gerektirmeyecektir. Kardeşlik ancak her iki toplumun birbirlerinin özgürlüklerine zarar vermeyecek şekilde haklarını serbestçe kullanmaları ile mümkün olabilir. Birlikte yaşayabilmenin şartı karşılıklı birbirlerimizin haklarına saygı göstermektir. Kürtleri kandırmaya harcanan enerji gönüllü birlikteliğe harcanırsa kardeşlik ve birlik yolu bulunur.” cümlesi  -en hafif deyimle, o da “…her iki toplumun birbirlerinin özgürlüklerine zarar vermeyecek…”  vurgusunun hatırına-  etik haklarla politik hakların ayrıştığı yerin tespiti konusunda kafa karışıklığının olduğunu göstermektedir. Ben Kürtler ve diğerleri olarak değil, insan olarak yekdiğerinin her hakkını ve hukukunu -yekdiğerinin huzurunu nakzetmemek şartıyla- saygı göstermekten de öte hakkı mücadele etmekten yanayım.

Devam edelim ve biraz iktidarın ne menem bir şey olduğu ve resmî dil üzerine kafa yoralım : İktidar ilişkilerinin meşruiyetinin tarihî kader olarak önümüze çıkan boyutuna en önemli misâl, Türkçe’nin resmî dil olmasıdır. O biz dışımızda vücûd bulan “tarihi kader”, modern devletin henüz dil-toplum ilişkilerine bulaşmadığı dönemlerde kaderimiz olarak günümüzü belirlemiş bir olgu, coğrafyamızın dünyayla temasa gelme ve dünyaya açılma vasıtası olarak karşımızda durmasıdır. Türkçe devlet dili olarak kendisini de facto Osmanlıcanın yerine ikaame etmiştir, Türkçe “Türklerin dili” olduğu için değil,  şartlar bunu kaçınılmaz kıldığı için Türkiye’nin resmi dilidir. Türkçenin Türkiye’nin resmî dili olması imparatorluktan tevarüs etmiş bir statüdür. Türkçe resmi dilimizdir fakat ondan çok daha önemli ve öncelikli olmak bakımından medeniyetimizin ve varoluş üslûbumuzun lisânıdır. Türkiye’de Kürtlerin veya başkasının Türkçeyi Türkiye’nin resmi dili olarak kabul etmek dışında bir tercihleri olamaz. Çok resmî dilli ülkeler vardır ve bundan daha tabiî bir şey olamaz; zirâ tarihi arka plânı söz konusudur. Fakat çok dilli devlet zordur. Hele Türkiye’nin şartlarında imkânsızdır. Bu tür meselelerde etnik perspektif tehlikelidir; o yüzden etnikçiler, Kürtlerin kurtuluş mücadelesine adanmış politik aktörler oldukları ikrâr edercesine Kürtçeye resmi dil statüsü talepleri ve aslında  farklı bir cüz olmayan anadilde eğitim talepleri kesinlikle etik bir talep olarak görülemez. Çünkü resmi Kürtçe talebi, müesses iktidardan iktidar talebidir; Türkiye nüfusunun bir kısmı -Kürtler-  üzerinde iktidar talebidir. “Bırakınız, bunları da ben yöneteyim” demektir.

  Apaçıktır ki, eğitim müesseseleri devletin iktidarını tesis ettiği kalelerdir; devlet müesseselerinde idâre tarzına uygun ‘vatandaşlar’ yetiştirir. Eğitim bu yüzden iliklerine kadar politiktir. Ne imiş? İliklerine kadar politik! Evet, bu  talep işte bu yüzden politik bir taleptir; açıkça dile getirilmese de dilin fonksiyonelliğinin üzerinden Fırat’ın ötesinde paralel bir toplum yaratılmasının teklifi ve uzun vadede radikal bir kopuşunun zımnen talebidir. Biri çıkar “Kendi dilini konuşmanın ve öğrenmenin, onunla kültürel üretimin politik bir talebe dönüşmediği her durumda Türkiye’de bir iktidar formu olarak devlet, dilini konuşma hakkını tanımalı ve hatta desteklemelidir. Bu durum iktidar formu olarak devlet muhataplarının rızasını almış  meşrûiyetini katmerlendirmiş bir iktidar olmasıyla da yakından ilişkilidir.” der, haklı olabilir. Belki de resmî dil talebi dışındaki her dil talebini karşılanabilir de. Ancak politik olan ve etik olan konusunda etnik safsatalara yer vermemek şartıyla. Demek ki neymiş, her elinde hıyarı olana tuzlukla koşmamak lâzımmış. Her hak masum değilmiş.

“Devletin yapılanlardan dolayı özür dilemesi gerekirken, yeniden tekçi söylemlere dönmesi birliğe ve kardeşliğe hizmet etmeyecektir. Devlet asimilasyon politikasında direnmeyi bırakmalı, Zazacılık üzerinden Kürtleri bölmekten vazgeçmelidir.”  Zazaların, Goranilerin ve hatta Soranilerin ve varsa başka Kürt diyalektlerini konuşanların Kırmançça üzerinden bastırılması meselenin politik olduğunun apaçık kanıtıdır. Aksi mevzuu bahis olsaydı Zazalar ve değişik renklerin meydana getireceği toplumsal çeşitlilikten rahatsız olunmazdı. Böylece tenkid edilen devletin kolay ve harikûlade vazıh resmedildiğine dâir şaşkınlık yerini tebessüme bıraktı: Adam meğer kendi muhayyel devletini anlatıyor! Tek Kürt olabilir, Zazalığı mevzu bahis olamaz! Bir de bize faşist derler, analar neler doğuruyor!

“Devlet toplumun çoğulcu yapısına, insan haklarına ve çağdaş hukuk ilkelerine uygun olarak yeniden yapılanmalıdır. Tek merkezli yönetim terk edilmeli, yeni anayasada Türkiye’de yaşayan farklılıklar gözetilerek toplumun yapısına uygun yeni bir tarif getirilmeli ve Kürtlerin bölgelerinde insani ve toplumsal haklarını kullanabileceği adem-i merkeziyetçi yapıya yol vermelidir”.

İlk  olarak “Devlet toplumun çoğulcu yapısına, insan haklarına ve çağdaş hukuk ilkelerine uygun olarak yeniden yapılanmalıdır” kısmından  anlaşılması gereken, Kürt adı zikredilmeden – bu noktada hassasiyetim Kürt lafsızın geçmemesi değil, zikretmeye başlarsak nerede duracağımızı bilemeyeşimdendir- Türkiye “de facto” hâli “de jura” olarak kabûl etmekse; toplumsal çeşitlilik  muvazeneyi engin tecrübesiyle bulacağından, onun önünü açacak birlikte yaşama tecrübesinin imkânını işaretleyen bu tekliften kaygı duymam, aksine memnuniyet duyarım.

Yok, Türkiye’yi, “Türk Dili ve Kürt Dili” ve/ya “Türk Halkı ve Kürt Halkı” ifadelerinin yer aldığı “iki dilli, iki halklı”   bir ülke olarak hukuken tescîl ettirmenin anlaşılması gerekiyorsa; bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda radikal bir tâdilâta gidilerek şu meâlde iki hükmün konmasıyla sağlanacaktır:

1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş bir devlettir.

2: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe’dir.

Bundan sonrasını ikinci cümleyle birlikte değerlendirelim:  “Tek merkezli yönetim terk edilmeli, …ve Kürtlerin bölgelerinde insani ve toplumsal haklarını kullanabileceği adem-i merkeziyetçi yapıya yol vermelidir”.

Adem-i merkeziyetçilik, mahalli idareler reformu falan yerinden idâre ve daha demokratik bir tercih vs. konteksinde siyaset biliminin bir fenomeni olmasının ötesine geçecek ve Türkiye’nin federasyonlaşması safhası olacaktır. Muhtemelen sert bir şekilde federatif sisteme geçiş şiddetli bir tepki doğurabilir. Sonrası mı? Sonrasına “Kedidir o, kedi”   diyenler çıkacaktır. Sonrasına Biz Türkler karışamayız; çünkü Kürtler “ulusal bir topluluk”tur ve bu da demektir ki kendi geleceğine kendisi karar verir.

Satır arasında “…Türkiye’de yaşayan farklılıklar gözetilerek toplumun yapısına uygun yeni bir tarif getirilmeli…” tavsiyesini atlamadım. Bu saatten sonra pek ehemniyeti yok. İbrahim Bey mozaik der, ben tuzla buz derim!

ABD Ortadoğu Masası Hemşiresi de “Geçmiş olsun, nur topu gibi bir Kürdistanınız oldu!”  der. Herhâlde Türkiye için anayasa hazırlıkları esnasında problem hakların ne olduğun açıklığa kavuşmasından etik- politik hakların belirginleştirilmesiyle anlaşılabilir.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.