Yarimada Siluet

27 Şub 2012

Eski İstanbul’un kahveleri

Yazan: EDİTÖR

Mehmed Niyazi bugünkü yazısını yazarımız Cem Sökmen Bey’in “Eski İstanbul Kahvehaneleri” kitabına ayırdı.

Eski İstanbul’un kahveleri

Genç araştırmacılarımızdan Cem Sökmen, kültürümüzde önemli yeri bulunan eski İstanbul kahvelerini anlatan ciddi, aynı zamanda rahat okunan sevimli bir kitap yazdı.

Konuya tarihçesini ele alarak başlıyor. Gelibolulu Mustafa Ali’nin kahvelerin açılışına dair 1553, Peçevi’nin 1554 tarihlerini verdiklerine işaret ettikten sonra, kaynaklarda farklılık olsa da ilk kahvehanelerin 1550’li yıllarda açıldığında şüphe olmadığını yazıyor. İlk kahveler, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adındaki kişiler tarafından Tahtakale’de açılmış. Çünkü burası hem alışveriş merkezi hem de limana yakındır. Yorulanın, birisini beklemek durumunda olanın oturabileceği bir mekâna ihtiyacı olduğu düşüncesiyle tercih edilmiştir. Çok geçmeden İstanbul’un bütün mahallelerine serpilen bu kahvehaneler çevredeki sakinlerin dertlerinin konuşulduğu mekânlara dönüşür. Sigara tüttürülüp kahve içilirken hastalardan söz edilir; dul kadınların, fakirlerin ihtiyaçları dile getirilir; kimin, ne verdiği belli olmayacak tarzda yardımlar toplanırdı.

Zamanla çeşitli meslek gruplarının çoğunlukla gittikleri kahveler oluştu, esnaf kahvehaneleri, yeniçeri kahvehaneleri, tulumbacı, meddah kahvehaneleri gibi. Osmanlı toplumunun harcı saygıydı; bir yaşlının çarşıdan eve dönüşü o mahalleliyi etkilerdi. Gençler ihtiyarların yanında rahat edemeyecekleri için kahvehaneler de ayrıldı. İstanbul büyüyor, Anadolu’dan göç devam ediyordu. Kahvehaneler hemşehrilerin buluştukları mekânlar haline geldiler; Malatyalıların, Urfalıların, Antalyalıların kahvehaneleri gibi.

Yıllar geçince kahvehanelerin bazılarının kıraathaneleştiğine şahit oluyoruz. Bir masanın kenarında Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin Divan’ı, Taberi Tarihi gibi kitaplar, dergi ve gazeteler bulunurdu. Bunları okuma bilenler okur, bilmeyenler dinlerdi. Edep erkân öğrenilen, kültür taşıyan, hatta kültür oluşturan mekânlar haline geldiler. Edebiyatçıların, gazetecilerin buluşma yerleri olan bu kahvelerde olaylar değerlendirilir, fikrî sohbetler yapılırdı. Söz konusu mahaller için Sait Faik şöyle diyor: “Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şakırtıları arasında; gören göz, işiten bir kulak bir memleketin nabzını tutabilir.” Peyami Safa ise kahvehaneyi tüm boyutlarıyla ele alıyor; “Gerçekten o devirde kahve, akademinin, meslek cemiyetinin, kulübün, salonun, fikir ve sanat meclisinin bütün vazifelerini küçük tahta masaların etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu. O zaman anladım ki biz kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, çevresinde bütün millî ve dinî şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgâhın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, iptidai olduğu için basit, fakat ananesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam cemiyet mihrakıdır.”

Cem Sökmen’in anlattığı bazı kahvehanelere yetiştim. Cağaloğlu’nda Meserret, Nuruosmaniye’de İkbal, Bayezid’de Marmara kahvehanelerinin atmosferini soludum. Gazetelerin idarehaneleri ve matbaaları Babıali’de toplandığı için Meserret gazetecilerin, köşe yazarlarının uğrak yeriydi. Şairler, romancılar da sık sık gelirlerdi. Gazeteler İstanbul’un çeşitli yerlerine dağılınca, müşterilerini kaybetti. Nuruosmaniye’deki İkbal ise Yahya Kemal’siz bana hep virane görünürdü. Bazı romancılara, gazetecilere orada rastlardık; daha çok masalarından tavla şakırtıları gelirdi.

Bayezid Meydanı’nı genişletmek için caminin bitişiğindeki “Küllük” yıkılınca müdavimleri yakınındaki Marmara Kahvesi’ne taşınmışlar. Bu kahvehanenin özelliğini bilmiyordum. Üniversitenin açıldığı ilk günlerde, kitaplarımı satın almış, kaldığım yere gidiyordum. Yağmur dökülmeye başlayınca, kitaplarımın ıslanmaması için bir kahvehaneye girdim. Oturduğum masanın ötesinde iki kişi sohbet ediyordu. Uzun boylusunun diğerine belirgin şekilde hürmet ettiği anlaşılıyordu. Bir ara kısa boylusu beni fark etti, eliyle de işaret ederek “Masamıza gel bakalım” dedi. Ben de gittim. Kim olduğumu öğrenmeden sordu: “Lisede tarih öğretmeniniz kimdi?” “Bedriye Atsız Hanım’dı efendim” diye cevap verdim. Adam hafif bir kahkaha attı; “Bedriye, çalışkan ve zeki bir kızımızdır; onda okuduğuna göre tarihi bilirsin.” dedi ve beni lise müfredatından imtihan etmeye başladı. Çok geçmeden masa doldu; konu da değişti. Kahvehane kapanıncaya kadar onları hayranlıkla dinledim. Sonradan öğrendim ki o kısa boylu adam Mükrimin Halil Yinanç, diğeri de Emin Ali Çavlı imiş. Her fırsatta o kahvehaneye uğramaya başladım.

Marmara, bazı bakımlardan eski kıraathanelerin usulünü devam ettiriyordu. Kapıdan girilince birkaç masaya oyun kâğıdı, tavla verilmezdi; o mahal sohbet yeriydi. Orada kimleri tanıdık… Mükrimin Halil, Saib Atademir, Nuri Karahöyüklü, Ziya Nur Aksun, Erol Güngör, Muzaffer Özak gibi alim, sohbet ehli insanlar kahvehaneyi kıraathaneye dönüştürüyorlardı. Artık o mümtaz kişiler yok; kıraathaneler kendilerini nasıl muhafaza etsinler?

Mehmed Niyazi

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1251279&title=eski-istanbulun-kahveleri

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.