Topkapi Sarayi

16 May 2012

Elhamdülillah Liberalim !

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

“Bu tiplerin çoğu, yoksul ya da orta sınıf mutaassıp aile kökenleri olan ve muhtemelen İmam-Hatip mezunu kimliklerdir. Kendilerine öne çıkma konusunda imkân tanıyanlara yaranmada, kraldan fazla kralcı davranmayı ilke edinmişlerdir. Onları o mevkilere taşıyanlar, kendilerinden aidiyet kimliklerini terk etmelerini istemiş değillerdir,- ama feda olsun! Dahası, bir kere daha söyleyeyim: Sosyetik Müslüman züppeler, birer 'Çakma Oryantalist' olarak, taklidin taklidi'dirler [Platon’un ressamları!] ve giderek Efendilerinin üslubunu bile göz göre göre temellük ederler!”

Hilmi Yavuz*

Soğuk Savaş yıllarının siyah-beyaz algı kalıpları, daimi bir harp içre bulunma hissinin bir mahsulü olarak filiz vermiştir. Mevcut olan pasif savaş hali, sürekli teyakkuz durumunda bulunmaya icbar ettiği için, fikri cephede zafiyet yaratabileceğine inanılan tartışmalar ve akıl karışıklıkları geri plana itilmiştir. Esasında, çok sesli diyebileceğimiz ideolojik korolar, belki de bir korunma hissiyle “birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olunan günlerde” tek ses olarak yankılanmıştır. “Sol” dünyanın parçalı yapısı iç mücadeleyi üretse dahi dış düşman konusunda mutabakat mevcut olmuştur. Ancak bu hal “daimi savaşın” sona ermesiyle beraber değişme sürecine girmiştir. Düşman üzerinden üretilen cephe durumu yerini farklılıkları fark etmeye ve yeni sentez arayışlarına bırakmıştır. Küreselleşen dünyanın etkileri, bilgi repertuarında çeşitlenme ve doktrinlerin sınırlayıcılığından müstakil düşünebilme imkânlarının ortaya çıkmasıyla da beraber daha eklektik fikirlerle ve kimliklerle karşı karşıya kalmaya başladık. Bu tesirlere bir de Türkiye’nin içinden geçtiği nevi şahsına münhasır sosyal ve politik vetireleri de ekleyebiliriz.

Eklektik düşüncelerin boy vermesini genel kanaatin aksine menfi bir anlamda kullanmamaktayım. Bilakis, eklektizm mülahazalarda gri alanlar istihsal edebilme yetisine haizdir. Hiçbir fikri kalıba bütünüyle sadakat vadetmemesi bu metoda dinamik bir karakter kazandırmaktadır. Dinamizmini sağlayan kaypak tavrı, bu düşünme metoduna savaş hallerinde değil nispeten sükunet anlarında başvurulmasına yol açmıştır. Ancak bu yöntemin en büyük handikabı birbirlerine eklemlenen fikirlerin birbiriyle tezat oluşturan taraflarıdır. Örneklemek gerekirse, milliyetçi-sosyalizm ismiyle idealize edilebilecek eklektik bir fikri önerme sosyalizmin tarihsel-doktirner enternasyonalist karakteri sebebiyle ciddi eleştirilere maruz kalabilir. Herhangi bir çelişki durumunda ideolojik müddei harmanladığı fikirlerden birinin safında yer almak durumunda kalır. Bu hali bir şekilde tevil etse bile fikir dünyasında bir zafiyet noktası olarak taşımak zorundadır.

 

Memleketimizde bu tarz türedi akımlardan biri, bugün için marjinal sayabileceğimiz sayıda takipçileri olmakla beraber, Liberal İslamcılıktır. Bu yeni düşünme biçimini “hareket” yerine “akım” olarak nitelememizin sebebi ise hareket olarak böyle bir bütünsel birliktelikten bahsetmenin zor olmasıdır. Bu sebeple daha çok ortalama bir Liberal İslamcıdan tipten bahsetmek söz konusudur. Liberal kavramıyla ifade etmek istediğimiz bir iktisadi yöntem değildir elbette. Kastettiğimiz; bir algı ve düşünme biçimi, hudutları aşikar olmayan bir özgürlük retoriği, bir paradigmasızlık durumu olarak “Liberallik”.  Bu liberal söylemin omurgasızlığı, belirli bir doğrular manzumesine sahip her bireyi hedef tahtasına koyma konforunu kendisine sağlamaktadır. Belirli bir insan formasyonu, ahlak öğretisi öneren her fikir ve hareket “Homo Liberalicus” tarafından müstebit olarak tanımlanabilecektir. Esasında kendisi de ne istediğinin pek de farkında değildir. İdeal bir dünya tasavvuru yoktur ve bu sebeple ülkü sahibi, moral kıymetler serdeden her düşünce ona totalitarizm özlemi olarak gelir. Tek istediği yalnız ve sefil dünyasında, insanoğlunun doğru veya yanlış, bin bir emekle inşa ettiği, olgunlaştırdığı farklı değerlerle mücadele edip, faaliyetine kalıp parçalama ismini takmaktır. Gelin görün ki, bu kalıp parçalama fantezisi onu her dönem, muhalif ideal dünya tasavvuru sahiplerinin iktidar yolundaki muvakkat, kullan-at enstrümanı yapmaktadır.

 

Hal böyle iken, “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen” bir peygamberin öğretisini kılavuz alan bir birey inançlarını, ahlak söyleminin kendisine muhalif olan bir düşünce dünyasına nasıl sığdıracaktır? Gelin görün ki, modernleşme serüvenimizin çarpıklığı ve yukarıda saydığımız bir takım sebeplerle bu tarz mutant tipler ortaya çıkmıştır. Üretici zihniyet yerine politik trendlerin esiri bu türedi tip, memleketimizde zaman zaman karşımıza “Kandil muhibbi”  olarak çıkar, “Ermeni Soykırımı” söylemini savunur, eşcinsellerin zulüm gördüğünden dem vurur, şuursuzca ulus-devlet eleştirisi yapar, milliyetperverliğin İslam dışı olduğunu iddia eder, bazen feminist harekette avangart rolü oynar ve en moda “kalıp parçalama” ayinlerine ön sıradan iştirak eder. Küresel liberal söylemin manivelası “insan hakları” retoriğinin sınır çizilemezliği karşısında şaşkına döner. Eklektik savunusunu, liberal evrensel normların (daha doğrusu her türlü normdan azade olmanın) İslam’ın ilkeleriyle çakıştığı tezine yaslayan gayretkeş arkadaşımız, aslında o yücelttiği liberal özgürlük sahasının içine hapsolduğunun idrakinde değildir.

 

Müslüman kimliğini aşağı gören zihniyetlerin tesirleriyle aşağılık kompleksine kapılan bu aşağılık dimağ, ya küçük dünyasındaki önemsizlik hissini veya yeni zengin muhafazakar sermayedarın evladı olarak yeni eriştiği yüksek sınıf ortamlardaki yabancılık ve yalnızlık hislerini bastırmak için özgürlük savaşçısı “İslamcı” üniformasını giyer. Kaderin yazgısına bakın ki, yeni taşındığı Nişantaşı, Cihangir veya Çankaya’nın eski sakinleri gibi oda kendi haline bakmadan mazlum/fakir/ezilen edebiyatı yapar, milliyetçilerin lümpenliklerine buğz eder. Milliyetçiliğin sapkınlık katsayısının cinsi sapıklıktan daha fazla olduğuna şahadet eder. Ona göre bir şahıs ateist, eşcinsel, satanist, terörist vb. olduğu için hor görülemez ve anlamaya çalışılmaya layıktır ama milliyetçilik günahına girenlerin katli vaciptir.

 

Bu türedi tip, Ermenilere Türklerin yaptığı sözde soykırımdan bahsetmekten “özgürleştirici“ bir zevk alırken,  izinden gittiğini iddia ettiği Hazreti Peygamber’in Medine’nin Yahudi kabileleri; Beni Kurayza, Beni Nadir ve Beni Kaynuka’nın “ihanetleri” karşısındaki tavrıyla yüzleşmekten korkar. Memleketteki eşcinsel cinayetlerine kahrolurken, Allah’ın bu yüzden toplumları helak ettiği kabulünü nereye koyacağını bilemez. Anti-Emperyalist pozları keserken İslam Devletleri’nin yayılmacılığını nasıl açıklayacağını bulmaya çalışır. İslam Ümmetinin birliğinden bahseder de, İslam Dünyası’nda, hem de Müslüman kanı dökerek, yeni tefrikalara yol açacak hareketleri “evrensel insan hakları” penceresinden mazur görür. Kimi zaman da feministtir ancak liberal kadın özgürlüğü retoriğinin süzgecine takılacak İslami uygulamaları nasıl sindirecektir o da başka mesele.

 

Bu yeni “nesepsiz Müslüman” tipi yukarıda bahsettiğimiz gibi şu an için toplumun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Toplumun nabzını tutamayan, halkına yabancı, buyurucu ve küstah idrak ve eylem biçiminden ötürü, zaman zaman o çok özendiği marjinal sol hareketlerdeki insanlar gibi ömrü boyunca politik mastürbasyonla iştigal edeceği aşikardır. Dramatik sınıfsal/mekansal değişimin, şoke edici etkisini hazmedebilmek için ürettiği bir tür savunma mekanizması olan yeni halini karşılayacak en isabetli sıfat “şaşkın” olacaktır. Kendine geldiğinde fark edeceği şey ise etrafında kimsenin kalmamış olacağıdır. Çünkü içerisinde var olmaya çalıştığı yüksek sınıf cemiyetin gözünde o hala “şık ambalajlı ve batıl inançlı bir köylü”, toplumun geri kalanının algısında ise Hilmi Yavuz’un ifadesiyle “taklidin kötü bir taklidinden” ibarettir.

 

* Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesi, 26 Ocak 2011, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1084365

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.