Ayasofya

19 Eyl 2011

El Cezeri’den Gökalp’e

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Ülkemizin Güneydoğu’sunun uzunca bir süredir kanla, ateşle anılması bu bölgenin milletimize ve dahi ötesinde insanlığa kazandırdıklarının üzerine kalın bir perde gibi örtülüverdi. Oysa bir dönemin büyük Türk devletlerinden Artuklular ve Akkoyunlular başkentlerini bu bölgeye kurmuşlar, bilim ve sanatın nice verimli ürünler ortaya çıkarmasına olanak sunmuşlardı.

Cizre doğumlu olması hasebiyle El Cezeri namıyla bilinen Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz’da Artuklu sarayında büyük itibar gören bilim adamlarındandı. El Cezeri 12. asırda yaptığı icatlarla 800 yıl sonra bugün bütün dünya tarafından sibernetik ve robotik bilimlerinin babası kabul edilmektedir. El Cezeri’nin çağının çok ötesinde bir mühendislik bilgisi ile su, buhar gücü ve hava akışı ile yaptığı, bugünkü robotların ataları sayılan icatlar bilim dünyası için kilometre taşları olmuştur.

Diyarbakır’ın Çermik kazasında El Cezeri’den 7 asır sonra doğan Ziya Gökalp’te Anadolu’da kurulan son Türk devletinin ya da diğer bir deyişle Selçukludan başlayan kesintisiz Anadolu Türk Devletinin yeni hali için eşsiz katkılar sunmuştur. Tarihçilerin kutbu sayılan Halil İnalcık Hocanın ‘’Ziya Gökalp: Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür’’ isimli makalesinde isabetle belirttiği üzere; ‘’ Yeni Türkiye doğarken, millet, devlet, hukuk, kadın hukuku, devlet-din ilişkileri, modern ekonomi ve millî eğitim, Türk kültür tarihi ve sosyolojisi, özellikle millî devletin ideolojisini formüle etmekte Ziya Gökalp gibi bir düşünür-sosyologa sahip olmak, Türkler ve Türk dünyası için gerçekten bir şans eseri olmuştur.”  (Doğu Batı: Makaleler-I,Ankara: Doğubatı Yay. s. 85- 110.)

Güneydoğumuzun milletimize hediye ettiği bu iki kıymetli evladı, bugünün penceresinden bakıldığında uzak görülebilir, normaldir de belki bu uzaklık ama asla doğal değildir. Türk milletinin geleceğinin şekillenmesinde çok önemli etkiler yapmış evlatlarının önemli bir kısmı Güneydoğumuzdan filizlenmiştir. Tıpkı batımızdan, kuzeyimizden filizlendiği gibi. Sınırlarımız dışından gelip Anadolu Türklerinin ufkunu açanlarda çok olmuştur. Büyük millet olmak birazda budur zaten. Ali Kuşçu’yu Semerkant’tan İstanbul’a getiren güçtür bu.

Aristokrasiyi bünyesinde barındırmayan, her dönem yükselmede liyakatin öne çıktığı, kimsenin derisinin rengine göre muamele görmediği bir devlet geleneğinden geliyoruz. Boğazdaki bir kayıkçının oğlunun Kaptan-ı Derya olduğu bir cihan imparatorluğundan, çobanlıktan gelen devlet başkanlarını çıkaran bir gelenek. Soyluluğun ve imtiyazlarının hala etkin olarak devam ettiği gelişmiş batı dünyasının yanında biz…

Bu başlıkta bir hususu belirtmekte fayda olduğu kanaatindeyim. Özellikle ezelden ebede Türk’e ve devlette dâhil ona ait değerlere mesafeli olan gruplardaki büyük bir yanılgı son zamanlarda artarak devam edegelmekte. Devr-i Osmanlı’da zulüm gördüğünü iddia eden azınlıklar ya da cumhuriyet döneminde ezildiğini iddia eden ayrılıkçı söylemdekiler. Neredeyse sadrazamlarının üçte ikisi devşirme kökenli olan Osmanlı’nın isyan eden azınlıklara karşı aldığı tedbirleri katliam olarak görenlerin, uzun yıllar süren Türkmen Celali isyanlarının nasıl bastırıldığından haberdar olmaması düşünülemez. İsyanların bastırılması sırasında tavrı lakabından belli Kuyucu Murat Paşa zamanında on binlerce Türkmenin öldürüldüğü bilinir. Cumhuriyet döneminde kökenleri nedeniyle ezildiklerini iddia eden Kürtçülerin bilhassa Kurtuluş Savaşı ve akabinde batı bölgelerimizde çıkan ve sadece Türklerin yer aldığı iç ayaklanmaların nasıl bastırıldığını bilmediklerini söyleyemeyiz.. Esasında elinde silahla devletin otoritesini tanımayarak isyan eden her kimse devlet aynı tavrı sergilemiştir.

Tarihimizin karanlık sayfalarından olan 12 Eylül 1980 sonrasında hapishanelerde yaşananlar belki de bu açıdan en çarpıcı örnek olarak hala hafızalardadır. Devletin imkanlarını elinde bulunduranların Diyarbakır Cezaevinde Kürtçü-Solculara uyguladığı sistemli işkence ile, Mamak Cezaevinde devleti koruma refleksiyle yaptıkları bir mücadeleden sonra yargılanan ülkücülere yaptığı işkence farklı değildir.Onun için devletin insan hakları bağlamında tavrı değerlendirilecekse bu tartışmanın etnik köken üzerinden değil insan hakları bakımından yapılması doğru olacaktır. Yoksa henüz çok yakın bir tarihte Mamak örneğini yaşamışken olanları etnik temele oturtma çabaları ahlaki değildir.

Tarih boyu milletimiz ve onun teşkilatlanmış hali olan devletleri etnik saiklerle yönünü çizmemiştir. Devlete hizmet edeni devletin sahibi saymış, millete mensubiyet duyanı kendinden bilmiştir.

Dünyada da benzeri bazı durumlar yok değildir. Mehmet Niyazi’nin dediği üzere aslen Korsikalı olan Napolyon’un Fransızlığını kimse sorgulayamayacağı gibi, Stalin’in Gürcü kökenli olduğunu da çokları bilmez. Napolyon Fransız, Stalin Rus’tur.

Türkiye bugünkü Türkiye ise bu yapıda El Cezeri’nin de, ondan 7 asır sonra gelen Gökalp’ın da harcı vardır. Karşı karşıya bulunduğumuz mücadelede bir kısım zevat, artık bu bölgemizden yolumuzu aydınlatan ışıkların değil evimizi yakan ateşlerin peyda olmasını arzu etmektedir. Bu mücadelede sergileyeceğimiz dirayetli duruşla, Güneydoğu’dan vazgeçmenin Ege’den vazgeçmekle aynı anlamı taşıdığı, El Cezeri’den Gökalp’e uzanan ışık yolunun karanlığa gömülmesine müsaade etmeyeceğimizin herkese açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Bunu yapmaz isek içinde bulunduğumuz yüzyılın sonunda düşünmekten bile imtina edeceğimiz bir manzara ile karşılaşmamız hiç te şaşırtıcı olmayacaktır.

Hüseyin Raşit YILMAZ

Etiketler: , ,

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.