Galatadan Yarımada

30 Nis 2012

Duran: “Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır…”

Yazan: EDİTÖR

Prof. Dr. Hacı Duran; 1961, Besni doğumlu… Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1993-1999 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde akademik çalışmalarda bulundu. Ürdün Yermuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Arapça olarak sosyoloji dersleri verdi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı, Arapça ve İngilizce bilen Duran, ayrıca, profesyonel turist rehberi, iş analizi ve etüdü uzmanı olarak çalıştı. Halen, Adıyaman Üniversitesi’nde öğretim üyesi olup, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nce yapılan Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi bilim heyeti üyesidir. İki kitabı ve 60’ı aşkın bilimsel makalesi bulunan Prof. Dr. Hacı Duran ile “Türkyorum” okuyucularının istifade edebileceği bir söyleşi gerçekleştirdik, ilgilerinize sunuyoruz…

Afşin SELİM / afsinselim@gmail.com

– Hocam, son makalelerinizden birinde, “Irak’ta son otuz yılda yaşananlarla ilgili ciddi bir anlatı bile mevcut değil” diyorsunuz. Bir duyarsızlaşma mı söz konusu?

Evet, Irak halkı cinayetle birlikte yaşamaya alışmış. Cinayete ve ölüme alışmak bir toplum için ciddi bir hafıza kaybıdır. Irak halkı otuz yılı aşkın bir zamandır, savaşmaktadır. Bu savaş bir yandan Amerika ve İran gibi harici güçlerle yapıldı. Diğer yandan halkı biri birine karşı kışkırtan siyasi gruplar arasında devam etti. Yani iki büyük savaşla birlikte aynı zamanda sürekli bir şekilde teröristlerce yönetilen bir iç savaşı da yaşadı ve halen yaşamaktadır.

Irak’ta doğrudan doğruya cinayet ve katliam görmeden 30 yaşına gelmiş hiç kimse yok. Ve halkın geri kalanı da sürekli cinayet izlemektedir. Ölümlere şahit olmaktadır. Üstelik bu ölenler daha önce ölümleri izleyenlerdir. Yani Irak halkı arasında cinayetle, katliamla yüzleşmeyen kimse kalmamıştır. Her evin ve her kişinin tanıdığı ve akrabası olan bir kişi, bu cinayetlerde ölmüştür. 

Dünya bu katliamları medyada izleyerek, duyarsızlaşmaktadır. Iraklılarsa bu katliamları yaşayarak duyarsızlaşıyorlar. Bu sosyo-psişik bir hafıza kaybıdır. Hafıza kaybı yaşayan bir halk arasında terörist yetiştirmek çok kolaydır. Bu teröristlere, planlanmış ve mantıksal olarak düzenlenmiş katliamları yaptırmak da, o kadar kolay olmaktadır. Bundan dolayı Irak halkı arasında insanın değeri ile ilgili duyarlılıklar da zamanla körelmiş bulunmaktadır. Hiç kimse ne kendi yakınlarının ne de başkalarının kurban edilmiş olmasını, öldürülmüş olmasını fazla ciddiye almıyor. Ölümleri, katliamları ve cinayetleri gündelik hayatlarının rutinlerini değiştirmeden izlemektedirler.

Bazı ilkel kabilelerde örneğine rastlanılan çocuk ve kızların öldürülmesinin olağan bir kültürel motif olarak algılanması ve kabul edilmesi gibi bir haleti ruhiye, bütün Iraklılar tarafından kanıksanmıştır. Bu insanların terörize edilerek planlı ve mantıklı cinayetlerle biribirlerini öldürmesi, artık Irak halkı tarafından yadırganmıyor. Bu tür cinayetler bundan dolayı ciddi manada sorgulanmıyor. Yani Irak’ta cinayet ve katliam kültürü diyebileceğimiz, yeni bir kültürel motif inşa edilmiş bulunmaktadır.

Irak halkının bu katliamları destana, anlatıya, romana dönüştürmemesinin arkasında böyle bir yanılsama, yani insan olduğunu inkâr etme kültürü yatmaktadır. Hangi değerlerin ve kıymet hükümlerinin insani olduğu onlar için bir mesele olmaktan çıkmıştır. Sadece ölülerini gömüyorlar. Onların yasını tutacak bir bilinçleri kalmamış. Cinayet ve katliam teknolojisinin çarklarına dönüşmüşler.

Irak halkının içine girdiği bu süreç insanlık için ciddi bir tehdit halini de almış bulunmaktadır. Çünkü bu insanlar simulasyonlarla şartlandırılarak birer cinayet makinesi haline getirildiler. Yarın başka bir ülkenin halkı da bu duruma getirilebilir. Teknik olarak bunun şartları oluşturulmuş bulunmaktadır.

Benim en büyük korkum, bütün bir İslam ve Arap dünyasının bu yöntemle zaman içerisinde bir ölüm teknolojisinin veya cinayet teknolojisinin dişlilerine dönüştürülmesidir. Maalesef bu tehlike karşısında halkını bilinçlendirecek ilmi donanıma sahip ve samimi aydınlar da yetersiz kalmaktadır. Aydın denilen entelektüeller ve medya köşelerini tutanlar, iç savaş kışkırtıcılığını yapmaktadır. Bazıları Şiilik, bazıları selefilik, kimileri tarikat, kimileri de etnik değerlere ait inançları bağlamlarından söküp, iç savaş için araçsallaştırmaktadır. Araçsallaştırılmış grupsal değerler sürekli gündemde tutulmaktadır. İnsanların kendileri, toplumları, tarihleri ve kendi ölümlerini düşünecek vakitleri ve ortamları kalmamıştır. Hafıza kaybı bu sebeplerden dolayı kronik bir şizofreniye dönüşmüştür.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir…

– İşgal devam ettikçe direniş artıyor mu?

Direniş, işgalci ve emperyal güçlere ve iktidarlara karşı yapılan bir fiildir. Irak’ta görünürde bir işgalci kuvvet şu anda mevcut değildir. Bundan dolayı İşgalcilere karşı ciddi bir direniş hareketi beklemiyorum. Ayrıca yukarıda belirtmiştim: Bu insanlar içtimai hafızalarını yitirmişler. Cinayet teknolojilerinin aktörü haline gelmişler.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Bu bazı insanların kendi ailesine, topluma, ekonomik darboğazlara karşı duydukları nefreti, kendilerine yöneltmesi yani intihar etmesi ve canına kıyması gibi bir durumdur.

Irak halkının karşı karşıya kaldığı durumu Durkheim’in ve psikanalistlerin intihar olgusuna getirdikleri açıklamalarla ele almak gerekir.  Emperyal kuvvetler tarafından inşa edilen simularklar, göstergeler, söylemler; yani “dedikodular” ve “uydurulan yalanlar” , “sosyal intihar kültürünü” beslemektedir, canlandırmaktadır. Ayrıca bu “kahredici propaganda”, işgalci kuvvetin dolaylı yönetimiyle ve planlamasıyla oluşturulan terörist gruplar tarafından müşahhaslaştırılmaktadır. Gerçekliğe dönüştürülmektedir. Bundan dolayı Amerikan kuvvetlerine ve yönetimine gösterilmesi gereken direniş ve nefret, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Halkın kendi kendini kıymasının ve kurban etmesinin altyapısını hazırlamıştır.  

Direniş yön değiştirmiştir. Irak halkına ve Irak vatandaşlarına yönelmiştir. Direniş adına yapılan eylemlerin nerdeyse tümünde sadece Irak vatandaşları öldürülmektedir. Bu bir intihardır. Eski toplumların bazılarında düşmanlarına yenilenler, yapacak bir şeyleri kalmadığında, kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürürlerdi.  Evlerini yakarlardı. Sonrada intihar ederlerdi. Irak halkı şimdi böyle bir süreci yaşamaktadır.

Wallerstein, Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı…

– Bir ara, Immanuel Wallerstein’in malum devrimlere olan yaklaşımını oryantalistçe bulmuştunuz?

Mısır’da meydana gelen 25 Ocak devrimi sonrasında Wallerstein, Arap baharı adıyla anılan süreci, Arapların ikinci büyük isyanı olarak tanımladı. Bunu söylerken birinci Arap halk isyanının 1916’da Şerif Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’ne karşı İngiliz kuvvetleriyle yaptığı işbirliğini ve kendi ülkesine karşı yaptığı ihaneti, Birinci Arap İsyanı olarak tanımladı. Wallerstein, bu iddiasının maskesini halen Arap ülkelerinde devam eden halk isyanlarına da giydirmeye çalıştı. Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı.

Wallerstein’in isyanları bu şekilde tanımlaması ve yönlendirmesini “Arap Halk İsyanları’na Oryantalist Gömlek” olarak tanımladım(http://www.haciduran.com/2011/11/09). Wallerstein, bu yorumlarıyla, hem Birinci Dünya Savaşı’ındaki olayı çarpıtmaktadır. Hem de günümüzde adına Arap Baharı denen ve Arap ülkelerinde halen devam eden, iç çatışmaları bağlamından koparmakta. Bu hareketleri sömürgecilere hizmet edecek şekilde etiketlemeye çalışmakta. İsyanları emperyalizme hizmet edecek bir bağlama oturtmaktadır.

Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar…

– Özellikle hatırlatmışsınız: “Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin aldığı Misak-ı Milli kararının en önemli maddelerinden birisi, müttefik ülkeler tarafından işgal edilen Arap ülkelerindeki halkların demokratik seçimlerle kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkına sahip olmalarını öngörüyordu.” Günümüzdeki gelişmeler gözönüne alındığında, nasıl yorumlayabiliriz bu durumu?

Bu karar Arap ülkelerindeki halkın durumu ile alakalı olarak alındı. Araplar o tarihlerde Osmanlı vatandaşıydı. Onların yaşadığı toprakların hepsi işgal edilmişti. Onların kendi adlarına karar verme hakkına sahip olmasını öngörüyordu. Ancak işgalci kuvvetler bu imkânı ne Araplara ne de Türkler vermediler.

Türkler Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurtuluş savaşı yaptılar. Bağımsızlığı ve Milli egemenliği güç kullanarak elde ettiler. Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar. Arapların ileri gelenlerinin çoğu, örneğin Şerif Hüseyin, Mısır’ın Hidivleri gibi adamlar, mandacılığa rızalık gösterdiler. İhvanı Müslimin gibi anti emperyalist halk hareketlerini ise bastırdılar.

Şunu söylemek lazım: Araplar, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kendi adlarına karar verme imkânını hiçbir zaman elde edemediler. Halen Arap ülkelerinde devam eden isyanlar ve iç savaşlar bu gecikmiş antiemperyalist direnişin bakiyelerinden neşet etmektedir. Arap halkları ülkelerindeki mevcut iktidarları, sömürgecilerin ve Batı emperyalizminin uzantısı olarak görmektedir.

Ancak işin tuhafı şudur ki, bu halk direnişleri de başlangıç ideolojilerinden sapma eğilimi göstermektedirler. Antiemperyalist olma hüviyetlerini yitirmektedirler. Bana öyle geliyor ki bütün bir Arap dünyası bir şekilde “Iraklılaştırılmaya”, “Afganistanlılaştırılmaya” çalışılmaktadır. Hatırlayalım bir zamanlar bu tür bölünmelere ve iç çatışmalara “Balkanlaştırma” denirdi.

Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir…

– İnsanlık, sizin tabirinizle, bir fitne endüstrisiyle mi karşı karşıya, fitne endüstrisinden ne anlamalıyız?

Kapitalizm uzun zamandan beri, kitleleri, merkezi olarak düzenlenmiş ve mantıksal süreçlere göre aşamalandırılmış propaganda teknikleriyle istenen amaçlara göre yönlendirebilmektedir. Propaganda kendi başına düşünüldüğünde bir ürünün pazarlanması, bir düşüncenin kitlelerce benimsenmesinin sağlanması, siyasi bir hareketin taraftar edinmesi ve bu taraftarların güdülenmesi yani istenen amaçlar doğrultusunda teşvik edilmesi amaçlarıyla yapılmaktadır.

Propaganda tek yönlü bir iletişimdir. Yani bir taraftan anlatan ve anlatılarını yayan bir mekanizma var, diğer taraftan bu yayından ve mesajdan etkilenen sadece alıcı olmak durumunda kalan kitleler ve halklar var. Propaganda müşahhas bir fikrin ve ürünün müşterilerinin üretilmesi için yapılır. Propagandanın etkisinde kalmamak gibi bir durum artık mevcut değildir. Bu durum insanlık için kendi başına bir sorundur.

Ancak fitne endüstrisi ifadesini, propagandanın ötesindeki bir durumu ve etkinliği tanımlamak için kullandım. Fitne endüstrisinin yaptığı şey, şekil bakımından, yine propagandadır. Fakat önemli bir farka işaret etmek için bu deyimi kullanmıştım. Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir.

Bu durum durum J. Baudrillard’ın simulakrlar ve simulasyonlarla ifade ettiği hiper gerçeklikliği hatırlatmaktadır. Olmayan bir şeyin kopyasının çıkartılarak çoğaltılması, yani uydurulan bir yalanın gerçekliğe dönüştürülmesinin sağlanması demektir.

Fitne Endüstrisi terimini, Wikileaks belgeleri yayınlanması ile bağlantılı olarak kullandım. Ancak günümüzde bu türden belgeleri yayınlayan çok sayıda kuruluş ve medya organı var. Belgelerin bir gerçekliği ifade etmesi hiç bir şeyi değiştirmiyor. Hatta belgeleri tanzim eden güçleri ve belgeye konu olan grupları ve aktörleri daha da güçlendirmektedir.

Bu tür haberler, merkezi olarak örgütlenmiş büyük güçler tarafından, yeni bir imajın kitlelere kabul ettirilmesi için yayınlanmaktadır. İnsanların kafasını tamamen bulanıklaştırmaktadır. Bundan dolayı olmayan bir şeyin sırf propaganda gücü ile gerçekliğe dönüştürülme çabasına fitne endüstrisi adını koydum.

Simulasyonlarla gerçeklik yaratmayı, Kur’an’ı Kerim’de tanımlanan fitne kavramıyla ilişkilendirmenin bir kaç önemli sebebi var. Bunlardan birincisi, insanlar yalanlarla yanıltılmaktadır. İkincisi bu uydurulan yalanlar, insanlar arasında bölünme, kin ve nefret duygularını kışkırtmaktadır. Üçüncüsü uydurulan yalanların gösterimi, meşru yollarla planlı bir propaganda ile yapıldığı için bir endüstriye dönüşmüştür.

İnsanların kendilerini yanıltan ve uydurulan yalanlara kanmasını sağlayan bu mekanizmaları meşru kabul etmiş olmaları sorunu insanlığın geleceği için daha da vahim bir hale getirmektedir.  

– Endüstriden bahsetmişken, “Endüstri çağının dinamikleri” adlı bir kitabınız yayımlanmış?

Modern Avrupa’nın kuruluşunun temelinde yer alan sanayileşmenin hangi duygular, yöntemler ve hangi araçlarla gerçekleştiğini, bu eserde tartışmaktayım. Sanayileşme ve Modern medeniyetin kuruluşunu üç soruyu esas alarak ele almaktayım.

“Niçin sorusu”, Avrupa’da sanayi devrimini yapan milletlerin hangi duygu ve inançların etkisi ile bu çabaya kapıldıklarını açıklar. Sanayileşmenin arkasındaki duygunun başlangıç dönemlerinde Batı’da ortaya çıkan dini ve milli hareketlerle ilgili olduğunu iddia etmekteyim. “Nasıl sorusu”nun cevabı ise Avrupa’daki ilmi ve felsefi hareketlerle ilgilidir. “Ne ile sorusu” ise iktisadi ve demografik faktörlerle alakalıdır. Niçin sanayileşmek istiyorlar? Nasıl sanayileşecekler? Ne ile sanayileşecekler? Birinci soru modern medeniyetin manevi saiklerine bizi götürür. Yani niçin sorusunun cevabı kalkınma ve sanayileşme ideolojilerini besleyen duyguları anlatmaktadır. “Nasıl sorusu”, modern medeniyetin bilimle ilgili varlıklarına gönderme yapar. “Ne ile” sorusu ise iktisadi ve demografik saiklere bizi götürür.

Antik Mısır’da Firavunlardan kalma bir mezar odasını süsleyen resim

Küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin, sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır…

– Modernizm ile küreselleşme arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Batı’nın dünya üzerindeki hâkimiyeti noktasından konuya yaklaştığımızda, küreselleşme, modernleşmeyi pekiştiren ve kökleştiren bir çabadır. Yani modern medeniyetin kurucusu olan Batılı toplumların yerküre üzerindeki hâkimiyetlerini süreklileştirme ve mutlaklaştırma çabasıdır.

Kavramların söylemleştirdikleri değerlere ve kıymet hükümlerine göre konuya yaklaştığımızda; modernleşme, Batı dışı toplumların ve ülkelerin toplumsal sorunlarını modernleşme veya batılılaşma ideolojisine göre ele almaları ve çözümlemeye çalışmaları demektir. Küreselleşme ise bir yandan aşiretlere, cemaatlere ayrılma çabası içinde olmaktır. Bu sadece bir çabadır. Gerçekleşmesi muhaldir. Sivil toplum kavramı ile bu mikrolaşma çabalarının gerçekleşmesi amaçlanmaktadır. Ancak sosyolojik olarak bunun bir hayal olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır.

Küreselleşme yanlış bir şekilde, modernizmin değerlerinin aşındırılması olarak gündemde tutulmaktadır. Ancak her nedense modernist değerler, kalkınmanın son aşamasına gelen kapitalist ve liberal ülkelerde aşınmıyor. Gittikçe depreşiyor. Ancak Batı dışı toplumlarda toplumsal çözülmenin ve ayrışmanın ideolojisi oluyor. Bu biraz garip bir durumdur.

– İnsanlığımız mevcut durumu ile tehdit altında mı?

Yüce Allah’ın insanlığın geleceği için neyi takdir ettiğini bilme imkânımız yoktur. Ancak kökenleri sömürgeciliğe dayanan çok uluslu şirketlerin ve onların siyasi temsilcisi olan ABD’nin kitlelerin önüne koyduğu açmazlara baktığımızda durum tehlikeli bir hal almıştır. Bilgi kirliliği, insanların gündelik hayatlarının bulundukları her yerde ve ortamda denetlenebilir duruma getirilmiş olması ve sanal ekonomik krizlerle birikmiş kişisel kazançların heba edilmesi olgularına baktığımızda ciddi bir tehlikeyi hissetmeden yaşamak zorunda kaldığımızı görüyorum.

Modern dönemde sömürgeciler, tüccarlarıyla, askerleriyle ve rahipleriyle Batı dışı toplumlara saldırıyordu. Şimdi ise saldırı simülasyonlarla yapılmaktadır. Saldırı bilinçlere yönelmiştir. Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır. Sosyal medya ve iletişim teknolojileri şirketlere bu imkânları vermektedir. Hepimiz uydurulan yalanlardan dolayı kavga eden gladyatörlere dönüştürülme süreci içine girmiş bulunmaktayız. Bundan dolayı iç savaşların artacağını düşünüyorum.

Araplarda kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır…

– İslam ülkelerinin Türkiye’yi ümit olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

İslam ülkeleri kavramından neyi anladığımızla ilgili bir sorudur. Arap kamuoyuna hâkim olan algılara baktığımızda, Türkiye’yi kendileri için bir kurtarıcı olarak gören kesimler var. Ancak Türkiye’nin böyle bir gücünün mevcut olmadığı ortadadır. Öte yandan, ne Türkiye’nin ne de Arapların ideolojik duruşu böyle bir umudun fiiliyata dönüşmesine uygun değildir. Biri birimizden nerdeyse bir yüzyıldır habersiz ve etkileşimsiz yaşamaktayız. Aramızda nostaljik bir birliktelik duygusu var. Ancak bu duyguyu fiiliyata geçirecek araçlar yok. Ne onlar Türkçe biliyor, ne de biz Arapça biliyoruz.

Araplarda kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır. Üstelik bu duygu seksen yıldır bütün Arap ülkelerinin ders kitaplarında işlenen Türk karşıtı propagandaya rağmen devam ediyor. Buna rağmen Arapların Türkiye’yi bir umut olarak görmelerinin ortak bir birliğe dönüşmesinin şartları mevcut değildir.

Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi…

– Küreselleşmenin etnik kimlikler üzerindeki söylemi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

Türkiye’de etnik kimlikle kendini tanımlayan bir halk yoktur. Ana dil farklılıkları etnik aidiyete dönüşmemiştir. Bundan dolayı sorunuzdaki kavram bana göre sorunludur. Yine de bunu sormakta haklısınız. Çünkü basmakalıp bir kavram olarak Türk kamuoyu ana dil farklılıklarını etnik farklılık ve kimlik olarak lanse etmektedir. Bir gerçekliği söyleme harcatmamak gerekir. Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi. Bu durum, modern dönem öncesinde de böyledir, modern dönemde de böyledir, şimdi de aynı özelliğini korumaktadır. Doğu toplumlarında etnik farklılıklarla siyasal farklılıklar biri birlerini hiç bir zaman desteklemedi. Biri biriyle müteradif olmadı.

Arapların hepsi aynı dine inandıkları ve aynı dili konuştukları halde ortak bir siyasal kimlik oluşturamadılar. Türkler için de bu durum geçerlidir. Türkler ve Kürtler birlikte yıllarca Anadolu’ya saldıran doğulu Türklere karşı durdu ve savaştı. Timur’a karşı, Moğollara karşı, Şah İsmail’e karşı hep birlik oldular. Çerkezler Türkiye için son yüz yılda en fazla mücadele eden örgütlü gruplar oldular. Çerkezler ve Kürtler bu çabalar içinde olurken ne Kürt kimliği ne de Çerkez kimliği kaygısı taşıdılar. Aynı durum Türkler için de geçerlidir. Onların da halk olarak Türklük diye özel bir kaygıları yoktur.

İdeolojik Kürtçülerin veya Türkçülerin çabalarına ve ayrıştırıcı liberal propagandalara rağmen ana dil farklılıkları etnik bir kimliğe dönüşmedi. Anadil farklılıkları üzerinden ideolojik propaganda yapanları destekleyen çok sayıda terörist saldırı gerçekleşmiş olmasına rağmen insanlar yine de kardeş olduklarına, aynı ülkenin vatandaşı olduklarına inanmaktadırlar.

Batı toplumlarında modernizm başından itibaren etnik kimliklere bağlı olarak kurulan beylikler tarafından gerçekleşti. Daha sonra bu beylikler ulusal devletlere dönüştü. Ancak ayrıştırıcı ve asimile edici politikaları sonuna kadar uyguladılar.

Bundan dolayı kurucu iktidarlar etnik kimlikler ve kabilelere bağlı olarak şekillendi. Hatırlatmak isterim ki bugün Batı ülkelerinde halen on beşi aşkın krallık var. Bu krallıkların da en az bin yıllık bir geçmişi var. Ve bu krallıkların hepsi başından itibaren bir etnik bilince bağlı olarak kuruldu. Bu gün ne Arap ülkelerinde, ne İran’da ne de İslam dünyasının herhangi bir ülkesinde etnik bir kimlikle kurulan bir devlet mevcut değildir. Doğu kültürleri ana dil farklılıklarını etnik aidiyete dönüştürmezler. Onların geleneğinde böyle bir tavır yoktur. 

– Geçen yıl, “Barış Diyarı Mardin” adıyla bir konferans tertiplenmişti, siz de eleştirmiştiniz?

Evet. İnsanlar barış isteyebilir, bu doğrudur. Teşvik de edilmelidir. Ancak Mardin’de tarihi bir fetvanın hükmünün kalmadığına dair garip bir değerlendirme ve yorumlama çabası ortaya konmaya çalışıldı. Kendi ülkesinin egemenliği ve bağımsızlığı için savaşan insanlar, tarihin her döneminde vardır. Bu özgürlükçü karşı koymaların fetva ile bir alakası da yoktur.

– Müslüman toplumların eninde sonunda kendi kaderlerini özgürce tayin etme hakkı kazanacağına inanıyor musunuz?

Bir Müslüman olarak bu inancımı muhafaza etmek bana göre dini bir vücubiyettir. Bilimsel olarak şu anda bunun şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığı tartışılabilir.

– Son olarak, Türkiye’nin Batı ile ittifak ilişkilerinde sorunlar olduğunu düşünüyor musunuz, sizce Türkiye için alternatif ilişki alanları nereler olabilir?

Batı’da Türkiye karşıtı bir söylem her zaman olmuştur. Bu söylem gittikçe güçlenmektedir. Sorunlar vardır ve bu sorunlar gittikçe artacaktır. Siyasal ittifaklar kültürleri birleştirmez ve ortadan kaldırmaz. Türkiye kültür olarak Batı karşıtı bir toplumdur. Batı toplumları da çok daha aşırı bir düzeyde bu karşıtlığı canlı tutmaktadır. Devletlerarası ittifaklarla kültürel çelişkileri birbirinden ayrı düşünerek düşünmek gerekir.

– Vakit ayırdığınız için teşekkürler, hayırlı çalışmalar dileriz…

Ben teşekkür ederim. Okurlarınıza başarılar dilerim.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.