Tarihi Yarimada

16 Mar 2012

Dünya Vatandaşı Aydınlar Üzerine-2

Yazan: İKBAL VURUCU

Mehmet Altan’dan Kürşat Eser’e, Ahmet Altan’dan Cengiz Çandar’a, Ali Bayramoğlu’ndan Etyen Mahcupyan’a pek çok aydın kendisini “liberal”, “liberal sol”, “özgürlükçü sosyalist”, “sol” hatta “demokrat” gibi sıfatlarla tanımlar. Bu aydınların farklılıklarından ziyade zihinsel örüntülerindeki ortaklık veya aynılık mütebariz bir özgünlük olarak tecessüm eder. Ayrıca düşünce ve eylemlerindeki konjonktüre yani mevcut siyasi iktidarın niteliğine bağlı dönüşümler söz konusu ideolojik kimliklerin “araçsal” vasfını gösterir. Bu zihniyetin dışavurumu olan eylemler, mensup oldukları ideolojik kimlikleri doğrultusunda ortaya çıkmış davranış biçimleri değildir. Mensubu olduklarını iddia ettikleri ideolojilerinin evrensel nitelikli ilkelerine bile rahatlıkla aykırı istikamette hareket edebilmektedirler. Aynı şekilde kendilerine atfettikleri ideolojik yüklemelere bağlı kavramlar seti üzerinden totaliter ve otoriter bir zihniyeti temsil edebilmektedirler. Bu aydınlarda otoriter zihniyet yapılarının bir vasfı olarak mutlakçılık yani tek hakikatin egemen olduğu düşünme biçimi baskındır.

Değişen uluslararası siyasi atmosfere bağlı olarak araçsallaştırdıkları ideolojik mensubiyetleri, bu aydınların sabiteleri olarak sunmak söz konusu ideolojilere haksızlık olur. Bu durumda ortaya konulabilecek farklılaştırıcı unsur, değişik “mensubiyet” dönemlerinde “Kürt sorunu” gibi değişmeyen bazı toplumsal sorun algıları bağlamındaki konulara yaklaşımlarıyla ölçülebilir. Somut olarak kendini gösteren “savunular” ve “karşıtlıklar” zeminindeki konuların belirlenmesi ve bunların zihniyet yapılarındaki belirleyici nitelikleri zihinsel sabitelerini oluşturur. Dünyayı ve olayları algılama referanslarını oluşturan ideolojilerin bu aydınlardaki araçsal niteliği kişinin ve düşüncelerinin meşruiyet eksiliklerinin giderilmesinde de işlevseldir. Bu aydınların davranışlarını motive eden bilişsel evren ile söylem düzeyinde etkin olarak kullanılan evrensel nitelikli kavramlar setinin temsil ettiği davranış biçimi arasında göz ardı edilemeyecek bir tutarsızlık mevcuttur.

Mesela Mehmet Altan, Star gazetesinden kovulduktan sonra –ki bu konuyu ayrıca değerlendireceğiz- verdiği söyleşilerde sarf ettiği ortak konulardaki kalıp cümlelerinde sık sık “Kürt Sorunu”na değinir. Bu sorunu ele alış biçimi kullandığı söylemin başat kavramlarından olan “demokratikleşme”nin hangi koşullarda mümkün olabileceğini belirtir. Altan, demokratikleşmenin “zorunlu” koşulunu bir söyleşisinde şöyle açıklar: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlerin de vatandaşı olacak büyük bir değişeme uğraması. Bu bir hukuksal devrimdir. Bu cumhuriyetin vatandaşı yok. Hukuk kavgası üzerinden ifade edilmiyor, ırk ve din üstünden bir kavga olarak ifade ediliyor. Çünkü ırk ve din kavgası oy getiriyor. Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete dönüşmüş olacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerin de devleti olması. Ama bundan nemalananlar buna karşı. ‘Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı’ diye bir şey olur mu?

Türkiye’nin bütün bir demokratikleşme hareketini tek bir etkene bağlayan ve indirgeyen yaklaşım biçimini “demokratikleşme” şeklinde değil de özel sorunlar bağlamında bir talep olarak değerlendirmek uygundur. “Irk ve din kavgası” vurgusu olumsuz bir anlamda yer alırken bunların dışında bir vurgunun eleştirici tarafından kullanılması beklenir. Ama bunu Altan’da göremiyoruz. O da  “sözde” eleştirdiği “ırk kavgası”nın bir tarafı olarak kendini konumlandırıyor. Üstelik basit bir konumlama değil. Düşünce ve eylemlerinin merkezi kavramı ve ideolojik arka planı güçlü bir “demokratikleşme” (!) söyleminin tek koşulu olarak metinlerinde yer alıyor. “ Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete dönüşmüş olacak” yargısının liberal (bireyci) olduğunu iddia eden biri tarafından sarf edilmesi dikkat çekicidir. “Liberalizm dediğiniz şey; insanı kutsamaktır. Bunu eleştirenlerin tek bir hedefi var, devlet ve yönetme arzusu” diyen birisinin eleştirdiği çözüm tekniğinin yerine bu çözüm tekniğinin öznelerinin yerlerinin değiştirmesini anlaması yukarıda bahsettiğimiz nominalist zihniyetin bir özelliğidir. Öyle ya, liberalizmi insanın kutsanması olarak tanımlayan birinin evrensel insan haklarını doğrultusunda etnik, dini, kültürel farklılıkların üzerinde bir bakış açısı ve yaklaşım benimsemesi beklenir. Bunların her birini kapsayacak bir kavramlar seti, yaklaşım biçimi, düşünce ortaya koyabilmelidir. Oysa tarihi arka planlarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu aydınların tek geçim kapısının Kürt sorunu, Alevilik, Ermenilik olduğu bunların karşısında da Türk kimliği ve İslam’ın yer aldığı görülür.

“Kürt Sorunu”, “evrensel hukuk”, “demokratikleşme” gibi kavramlar bu aydınların düşünce dünyalarında o kadar belirleyici bir konumda yer almaktadır ki söz dağarcıklarından çıkarılacak olsalar ortada söylenecek bir şey kalmaz. “Irk kavgası” olarak sorunu teşhis eden birinin bütün bir demokratikleşme olgusunu Kürt sorununun çözümüne bağlaması nasıl açıklanabilir? Türk kimliği karşıtlığının bu zihniyeti anlamada ve çözümlemede önemli bir analiz aracı olduğunu düşünüyorum. Bu zihniyetin “ırk sorunu” veya “din sorunu” dediği şey “Türk kimliği” ve “İslam”dır. Bu zihinlerde Türk kimliği karşısında Ermeni, Rum, Kürt yer alır. İslam’ın karşısında da Ermeni ve Rum severlik bağı dolayısıyla Hıristiyanlık. Bu noktada asıl hedefin Türk kimliği veya İslam kimliği olduğu aşikardır.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.