Tarihi Yarimada Gece

26 Nis 2013

Doğru dava, yanlış arkadaş

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - doğru dava yanlış arkadaşKanun değişmemişti: Teşkilatlı azınlık, teşkilatsız çoğunluğu yönetiyordu yine… Fakat mensubiyetini teşkilatlanmış bir şekilde yaşayan azınlık da, nihayetinde insanların biraraya gelmesiyle oluşuyordu. İnsan varsa, zaaf vardı. Eksiklik, her zaafın kaynağıydı…

Yanlışlar, zaaflar üzerinden kabul gördü. Bulaştı, çoğaldı ve yayıldı. Sorgulamak kaçınılmazlaşıyordu artık:

  • Dava doğru, ama arkadaşlar da doğru mu?

Kuşku kuşattığı için bünye, altüst olmuştu:

  • Doğru dava, yanlış arkadaşlarla yaşanabilir mi?

İmkanlar, iddialar ve ilişkiler kutuplaşıyordu böylece…

Roller değişmişti: Teşkilatsız çoğunluğun disiplinsizliği, teşkilatlı azınlığa nüfuz etmişti. “Birlik ve beraberlik” vurgulanıyordu sıkça. Geriye kalan tek şey, tabelaydı…

İnsan, bulduğunu kaybetti.

Aldattı.

Üşüştü ve kemirdi.

Halk tabiriyle, “çiğ süt” emmişti.

Bir kez daha: Haklıydı. Bahanelerine sığındı.

Şahsi menfaat temin edebildiği müddetçe itaat ediyordu.

Maksadı için her yol mubahtı. Yeter ki, ulaşabilsin…

Yükseldikçe alçaldı.

Para, makam, istikbal ve itibar varsa, mevcudiyetini muhafaza etmeliydi. Bir an önce…

Uzaklaşmadı; uzlaştı.

Duruma göre tayin etmekteydi yöntemini.

Umumiyetle ikili oynuyordu. Fırsattan istifade etmek niyetindeydi. Davanın samimi ve sahici mensuplarını sinsi bir propagandayla itibarsızlaştırmayı da ihmal etmemeliydi…

“İyi gün” için vardı.

Her halükârda; zaferin, galibiyetin ve başarının hazzıyla böbürleniyordu. “Azınlık” olmadı asla. Etrafı zamanla kalabalıklaştı. Zaferin, galibiyetin ve başarının hazzını yaşamak isteyenlerin çokluğuydu bu…

Fakat, “Neye göre doğru, neye göre yanlış” sorusu nüksediyordu zihinlerde. Davayı inşa eden belirleyici unsurlar sayesinde, doğru ve yanlış bulunabilirdi oysa…

İnsan, inandı.

Gerçekten inanmak aşk ile mümkündü. Bu uğurda şahsi menfaat ve vaat gözetemezdi; aldatılamazdı da.

Bedelini ödemeye razıydı. Malıyla ve canıyla…

Bilhassa “diğerleri” açısından “akıllıca” değildi bu; akıl ile algılanamazdı çünkü…

Yuhalansa veyahut alkışlansa, kınansa veyahut beğenilse bile davasının gerçekleriyle meşguldü.

Öfkesine olan hakimiyeti ise diğerlerinden güçlü kılmaktaydı onu.

Nasıl düşünüyorsa, öyle yaşıyor; nasıl yaşıyorsa, öyle düşünüyordu. Kabulleriyle ve retleriyle…

Memnundu: İyilikleri davasından, kötülükleri kendisinden bildi.

Huzursuzluğuyla yetindi. Aşk, ahlak, akıl ve azim ile…

İnsan, savaştı.

Galibiyeti veyahut yenilgiyi, başarıyı veyahut başarısızlığı umursamadı. Mücadele için niyet etmiş ve savaştaki yerini almıştı.

Sorgulamadı.

Neticeyle kaygılanmadı.

Müdahaleciydi.

Evvel zaman içinde yaşayanlardan alıyordu ilhamını… Dava uğrunda yaşamış olanlara layık olabilmeyi arzuluyordu. Gururla…

Kendisine “hayatın gerçekleri” hatırlatılıyordu ama o davasının gerçekleriyle yaşıyordu. “Teoriden çok aksiyonu, sabırdan çok aceleyi, diplomasiden çok kavgayı, kulisten çok sahneyi” önemsemişti bir kere…

İnsan, savundu.

Mensubiyeti nispetinde mesuldü. Savundukça hissediyordu varolduğunu. Yer, mekan, konjonktür gözetmeksizin…

Taraftı.

Eşya ve hadise karşısında alacağı tavır, öğretilmişti ona.

Mensubiyeti teşkilatlı olsun veyahut olmasın, inandığını savunmakla yükümlü hissediyordu kendisini… Niçin varolduğunun endişesini güdüyordu. Kıymet hükümleriyle…

Belki de mensubiyetini teşkilatlı bir şekilde devam ettirebilse, kendisini daha güçlü hissedecek ve mücadele iradesi artacaktı. Böylece, sempatiden taraftarlığa, oradan da aşk ile inanmaya ulaşabilecekti…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.