Rumeli Hisari

22 May 2013

Dirilere Ağıt

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - dirilerea ağıtRivayete göre Rimbaud, bir gün arkadaşıyla şehir mezarlığını geziyormuş.  Mezar taşlarının üstünde, toprağın altında yatanlara ilişkin övücü sözlerin yazılı olduğunu görünce, dayanamamış, sormuş: İyi de, benim tanıdığım bütün o alçaklar nerede yatıyor?

Meselemizin kritiğini yapabilmemiz için, insanın ne ile yaşayacağını bilmemiz icap ediyor. Bedeline sahiden de razı mıyız? Doğruya, iyiye ve güzele ulaşmak niyeti sonrasında; yanlış, kötü ve çirkin, olanca ağırlıyla hissettiriyor kendisini…

Hayat, tezatlarıyla yığılıyor üstümüze…

Nasıl yaşıyorsak, öyle düşünüyoruz. Nasıl düşünüyorsak, öyle kabulleniyoruz.

Savaş, kafalarda ve kalplerde devam ediyor; şiddetiyle…

Hz. Hüseyin ve beraberindeki mustazaflara Fırat’ın sularını dahi çok gören zulüm, artık başka suretler altında sürdürüyor varlığını…

Düşünen, karar veren ve anlamlandıran bir varlık olarak insan, maksat için her yolu yürünebilir kabul ettikçe kıyıyor varoluşuna. Konuşan hayvan yahut politik hayvan yahut ekonomik hayvan olarak tanımlanışı ise, üretim tüketim keşmekeşine hapsolmasından ibaret… Besbelli ki vahşileştirilebileceği gibi, ehlileştirilebiliyor da.

Dünya, olduğu gibi durmuyor; durağan değil. Neler ve kimler değişmiyor ki? Hayatın dinamizmi, öyle ya da böyle, yerle bir ediyor kurulu düzenleri…

Bir tasavvuf büyüğünün ifadesiyle: “Dün öldü, yarın doğmadı, bugün can çekişiyor. Sen bu ânı değerlendir.”

Değişmekten ve gelişmekten sıkça bahsediliyor. Neye göre, kim için, nasıl? Çağından, zamanından ve ânından mesul insanın hayata tutunma hırsını lüzumlu görüyoruz ama hırs, haddini aşmamışsa… Çünkü haddini aşan hırs, insanı arsızlaştırdığı gibi, insanlığı da aşındırıyor. Bununla birlikte, “hayatın tadını çıkarmakla” meşgul kitlelerin arzuları azgınlaştıkça, yaşamak o denli önemli görülüyor. Yeter ki tadını çıkarabil: “Bir kere geldin, affetme, fırsatı kaçırma, tüket tüketebildiğince…”

İnsan, günü geldiğinde sorulmayacak mı zannediyor? Paranı nereden kazanıp nereye sarf ettin, vücudunu nerede eskittin, vaktini nerede harcadın, ilmini nerede kullandın…

Sıkça dile getirilmekte: İnsanlar doğar, büyür ve ölür.  Pekiyi. Nasılıyla ilgili miyiz? Doğduğumuz gibi büyümüyor, büyüdüğümüz gibi ölmüyoruz çünkü…

Güç, nüfuz, iktidar, mülk gibi olgular gözardı edildiği müddetçe, yeryüzünde hiçbir sorun çözümlenememekte. Bedenen kuvvetli olmak, dayanıklılık açısından elbette yeterli değil. Dayanıklılığın nasılı manevî dinamikler üzerinde aranabilmeli. Hükmedildiği üzere: “Bir insanın hayatından daha fazla değerli bir şeyi yoksa, o insanın hayatının da bir değeri yok.”

Nasıl katkıda bulunuyorsak hayata, o şekilde alıyoruz karşılığını…

Mesulü olduğu zamana, bulunduğu mekâna, yaşadığı ân’a sahip çıkamayan insan, neyi yitirdiğinin bilincinde mi?

Mehmet Kaplan, “Büyük Türkiye Rüyası”nda anlatıyor: “Birbirine yalan söyleyen ve birbirini aldatan insanlar, haydut çetesi bile kuramazlar. Başkalarına karşı her türlü ahlâkdışı hareketlere girişmekte mahzur görmeyen eşkıyalar birbirlerine verdikleri sözde dururlar. Biri icabında ötekisi için ölümü göze alır. Hal ve tavrı şüphe uyandıran bir haydutun cezası ölümdür.”(Din ve Ahlak, İstanbul, 1969)

Şüphesiz, insan emeğinin karşılığını alıyor. Emeğin kutsallığı, bu yüzden… Fakat başka bir dünyanın mümkün olabileceğini tasavvur bile edemeyenler, doğal olarak, daha iyisine layık olamıyorlar. Yaşamayı, “kazası olmayan tek ibadet” olarak tanımlıyor, Dücane Cündioğlu.

Hatırlayalım. Bir müddet evvel, dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiği açıklanmıştı. Fakat açlık meselesini mideye indirgemediğimiz takdirde karşılaşacağımız milyarlara karşı hazırlıklı olalım. Mezardan ötesini hesap etmek kaydıyla, cümle âlem, bilinçli bir dünyevîleşmeye muhtaç anlaşılan…

Bedenen kuvvetli olmak, dayanıklılık açısından nasıl yeterli değilse; aç kalmamak için bilgi, silah ve para yetmiyor, yetmeyecek de.

Charles Darwin ile devam edelim: “İnsan ile aşağı hayvanlar arasındaki en önemli farkın ahlâk duygusu ya da vicdan olduğunu öne süren yazarların bu düşüncelerine tümü ile katılıyorum.” (İnsanın Türeyişi, Sy. 89, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayınları, 1980)

Etten ve kemikten mürekkep bir varlık olan insana, “eşref-i mahlûkat” diyorsak, ahlâk ve vicdanı olduğu için… Her ikisi de, netice itibariyle, bahşedilen olgular. Kimisinde yüksekte yer tutuyor, kimisinde ise alçakta…

Hayat gibi, ölüm de terbiye ediyor. Fakat bu dünya hayatı esnasında, hâlihazırda ne sunuluyorsa kabullenmek, zaruri ihtiyaçlarla yetinmemeyi elverişli kılıyor. İhtirasların ırgatı olmak pekâlâ mümkün.

Meselesiyle tastamam irtibatlı olduğunu düşünüyorum. 1995 yılına ait bir makalesinde, “Gençlerimiz vekar kelimesinin manasını bilmezler” diyor, Erol Güngör: “Kendilerine Türkçe diye öğretilen uydurma dilde yazılmış lügat kitaplarında da bu kelimenin karşılığını bulacaklarını sanmıyorum, çünkü vekarın Türk münevver hayatı içinde karşılığı kalmadı.”

Soyluluk yahut saygınlık… Her ikisi de değil. Muhatapsız. Karşılığı yok. Bilmiyoruz. Bilmemekle birlikte, neyi yitirdiğimizle ilgili de değiliz.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.