Yarimada Silueti

18 Eki 2011

Devleti Âliye’yi bitiren illet: Başarı hastalığı

Yazan: İSKENDER ÖKSÜZ

Osmanlı’nın değişen Avrupa’ya geç uyanması, Avrupa’dan önemli bir şeylerin çıkacağına inanmamasındandır.

“Devleti Âliye” aslında dünyadaki tek devlet demektir. Diğerleri onun seviyesinde değildir. Nitekim klasik dönemde Büyük Türk (Grand Turk) ikili anlaşma yapmaz. Tek taraflı “ahidname” verir.

Osmanlı altı asır yaşadı. Böyle bir ömür, Avrupa’da başka hiçbir hanedana nasip olmamıştır.  Bu olağanüstü performansa, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi”nin yazarı Mehmet Genç, “Osmanlı problematiği” adını veriyor ve “Devleti Âliyeyi Ebed Müddet”in ekonomi politikalarını araştırıyor.

Osmanlı kapitalist miydi? Sosyalist miydi? Karma ekonomisi mi vardı? Osmanlı’yı anladığınızda bu soruların cevaplarıyla ilgilenmezsiniz. Çünkü sorular anlamsızdır. O dünyanın kavramları ile bizim bugünkü kavramlarımız katiyen örtüşmüyor. Sanki müziği betonarme teknolojisiyle veya hat sanatını heykeltıraşlıkla anlamaya çalışıyor gibiyiz!

Mehmet Genç, Osmanlı iktisat nizamının üç eksene oturduğunu görüyor: 1-İaşecilik (Provizyonizm) 2-Gelenekçilik 3-Fiskalizm

Bunlardan üçüncüsü o kadar heyecanlı bir ilke değil. Son derece önemli, hayatî, fakat bugün de kolaylıkla anlaşılır… Fiskalizm, devletin gelirlerinin azalmaması demek. Devletin gelirleri azalmamalı ki teşkilatını, ordusunu, idaresini güçlü ve sağlıklı bir şekilde devam ettirebilsin.

Diğer iki ilke, bugünkü ekonomi anlayışlarımızın bir yerinde yok. Hatta çoğu zaman bugünkü iktisat politikaları ve anlayışlarıyla ters!

İaşecilik ilkesi şöyle özetlenebilir: “Ahali, herhangi bir ürünün yokluğunu, kıtlığını çekmesin! Devlet, bu hedefi sağlamak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Devletin ekonomideki temel görevi budur!”

Aman halk yokluk çekmesin

Bu tedbirler nelerdir? Kazalardan, yani kadılıklardan oluşan idari birimlerde üretim önce mahallî ihtiyaçları karşılayacaktır. Artan ürün kaza merkezinde toplanacak ve yine kaza içinde dağıtılacaktır. Ancak yine fazlalık varsa, bir iç gümrükten geçirilerek ülkenin diğer bölgelerine gönderilebilir. İç gümrükler, idari birimler arasında mal akışını kontrol eden ve vergileyen noktalardır.

İhracata sıcak bakılmaz. İhracat vergilendirilir. Çünkü ihracat, ülkenin ürününden ülke ahalisinin yararlanmayacağı anlamına gelir! Bu pek hoş karşılanacak bir hal değildir.

İthalat bunun tam zıddıdır. Yabancıların ürettiklerinin bizim ülkemizin ahalisinin istifadesine sunulması demektir. Bu şüphesiz hayırlı bir iştir. Bunu sağlamak için devlet yabancı tüccara kolaylık sağlar, kapitülasyon verir. Mehmet Genç, Osmanlı’nın gücünün zirvesindeyken kapitülasyon vermesinin iaşecilik anlayışının pek tabii bir sonucu olduğunu söylüyor. Dış ticarette uygulanacak vergiler de bu ilkeye göre tayin edilir. Avrupa endüstri devrimine yol alır ve bizden bolca pamuk, ipek ve benzeri ham maddeleri talep ederken bunlara yüzde 50’lere ulaşan vergiler koymuşuz. Buna karşılık ithalattaki vergiler yüzde 3-6 arasında. İç gümrüklerde, yani kazalar arası ticarette de böyle düşük vergiler var. Demek ki ithalatı caydırmak diye bir düşünce yok.

“Osmanlı sanayie önem vermezdi. Onun için böyle davrandı…” Yanlış hüküm. Tam tersine devlet, endüstrileşme için, imalat sanayii için canhıraş bir gayretin içinde. İpek kumaş üretiminde, yelken bezinde ve özellikle ordu için önemli birçok kalemde Avrupa ile rekabet için elinden geleni yapıyor. İmalathaneleri kuruyor. Bu sanayilerin gelişmesi için gerekirse Hıristiyan uzmanlar istihdam ediyor ve onlara olağanüstü ayrıcalıklar veriyor: Meselâ ata binmelerine müsaade ediyor! Silah taşımalarına bile! Yünlü imalâtını Fransızlar bilir diye hapishanelerde, bu işi bildiğini iddia eden Fransızlar tahliye edilip imalathanelere getiriliyor. (Beceremeyenler tekrar hapse tıkılıyor.)

Bütün bu tedbirler yetmediğinde doğrudan para desteği de veriliyor; fakat ithal ipeklinin, ithal yünlünün vergisini arttırarak yerli sanayii korumak akıllarından bile geçmiyor. İaşecilik bu.

Gelenekçilik de şöyle özetlenebilir: Eskiden beri süregelen ve dolayısıyla şu andaki hâlimiz, doğru olandır. Bu halden herhangi bir sapma kötüdür. Çünkü doğru tektir. Yanılmanın ise sonsuz yolu vardır. Bugün yapılmakta olan, eski çağlardan beri yapıldığına göre, bugün yapılan işte o tek doğrudur. Bu ilke kaynaklarda şu ifadelerle dillendiriliyor: “Kadimden olagelene aykırı iş yapılmaya”. Peki kadim nedir? “Kadim odur ki, onun öncesini kimse hatırlamaz.” Statükoculuğun zirvesi!

Şimdi bize ne kadar ters gelirse gelsin, 17-18. asırdan önce, hatta bu asırlarda bile, dünyanın pek de değişmeyeceğini düşünmek çok mantık dışı değildi. Farklı şeyler yapmak düşünülmeyince, geriye mevcut olanı farklı yapmak ihtimali kalıyordu. O zaman, “yaptıklarımızı yüzlerce yıldır yapılıyor ve bunları en iyi yapma usulünü biliyoruz; öyleyse bundan sapmayalım” diye düşünmek makuldü. Yönetim biliminin kurucusu Peter Drucker, “işleri doğru yapmak” ile “doğru işleri yapmak” arasındaki farkı vurgular. Bir yirminci asır insanı olarak da ikincisinin birinciden üstünlüğünü anlatır. Gelenekçilik bunun tam aksidir. Eğer o dünyada yapılacak işler belli ise üzerinde düşünülecek şey o işlerin doğru yapılmasından ibarettir. İşlerin nasıl doğru yapılacağı ise “kadimden beri” bellidir.

Gelenekçiliğin, az önce verdiğim özetten hemen görülmeyecek kadar çarpıcı sonuçları var. Bir maldan olağandan az üretilmesi, hem iaşeciliğe hem geleneğe terstir. Fakat olağandan fazla üretilmesi de “piyasayı bozar”. Bu yüzden, meselâ dokuma tezgâhını su değirmenine bağlayıp birkaç misli fazla kumaş üretmek de pek hoş karşılanmaz.

İnsanlar aşırı kâr etmemeli, aşırı zenginleşmemelidir. İnsanlar ekonomide eşit olmalıdır. Bunu başarıyorlar. Esnaf arasındaki servet farkı -eğer servet denilebilirse- 1’e 4’ü aşmamaktadır. Nadir hallerde ve zamanlarda oran 1’e 7’ye ulaşabilir. Esnafın malını, hizmetini satacağı fiyat, kadının koyduğu narhla belirlenir. Kadı narhını koyarken esnaf birliklerinden teknik danışmanlık alır. Kâr haddi yüzde 5-yüzde 10 ile sınırlıdır. Temel ihtiyaç maddesi olan buğday gibi tarım ürünlerinde bu oran daha da düşüktür. Ürün devir hızı da yılda 1 civarındadır. Faizler yüzde 15-25 aralığında seyreder. Bu şartlarda esnafın veya reayanın sermaye biriktirmesi mümkün değildir. Kredi kullanması da. Osmanlı’da faizin, ekonomik hayatın tabiî bir parçası olduğunu ve hiçbir zaman yasaklanmadığını da ekleyelim.

Askerî sınıfın geliri daha yüksektir. Fakat onların serveti devlete aittir ve vefatlarında ailelerine miras kalmaz. Osmanlı’da “askerî sınıf”, bütün devlet memurluklarını kapsar. Yani bugünkü anlamıyla hem askerî hem de mülkî memurlardır.

Ekonomik güç siyasi güce dönmemeli, devletin gücüne rakip olmamalıdır. Aslolan siyasî güçtür. Esnaf ve reaya için konulan narhlar ve askerî sınıfın miras bırakamaması bunu sağlamakta yeterli olmuştur. Finans sektöründe servet birikebilir. Onun için sarraflık ve benzeri mesleklerin milleti hâkime tarafından yapılması yasaklanmıştır. Bunları azınlıklar yapabilir. Onları zengin olmasında zarar yoktur, çünkü zaten siyasî gücü ele geçirmeleri söz konusu değildir.

Bu ekonomik yapı başarılı mıydı? Başarı nedir? Güç ve sürdürülebilirlik mi? İnsanların mutluluğu mu? Güç ve sürdürülebilirlik ise, Osmanlı’nın ömrü başarının kesin ispatıdır. Hayatı boyunca da o devlet dünyanın ilk beşi arasındadır; hatta 15.- 17. asırlar arasında bir numaradır.

İnsanların mutluluğu konusunda ise, Mehmet Genç’in şu pasajına dikkat edilmelidir: “Din, dil ve örf bakımından kendilerine yabancı, hatta düşman olarak tekevvün etmiş bir kampta yer alan yüz binlerce kilometrekarelik bir alanda yaşayan milyonlarca insana yüzyıllar süren bir hâkimiyeti kabul ettirebilmiş olmaları, etkili ve ömürlü olduğu açık bir düzeni kurmuş olmaları ve yönetilenlerin bunu meşru kabul etmeleri: Osmanlı gücünün esas kaynağı ve karakteri budur. Bunu tanınmış Fransız tarihçisi F. Braudel kısaca şöyle ifade eder: ‘Osmanlılar Rumeli’ye bir sosyal devrim getirdiler ve kitleler bu yeni düzeni bir kurtarıcı gibi benimseyerek eski ve rakip Avrupalı-Balkanlı düzenlere tereddüt etmeden tercih ettiler’ “ Mehmet Genç ilave ediyor, “Bunun bir kanıtını sığınma ve nüfus hareketlerinde buluruz. Geçen yüzyıllarda bu hareketler müteveffa Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Doğu’dan Batı’ya değil, aksine hep Batı’dan Osmanlı ülkesine doğru olmuş≠tur. Rumeli’nin hudut kesiminde çok sayıda halk kitlelerini hareketlendiren bu cazibenin yüzyıllar boyunca devam etmiş olmasının başlıca sebebi, şüp≠hesiz Osmanlı düzenini tercih etmeleridir.” Başka bir ifadeyle, Avrupa’da insanlar, ayaklarıyla oy vermiş ve Osmanlı’ya göçmüşler.

Ne dersiniz? Osmanlı ekonomik düzenine mi dönelim? Bir altı asır da Türkiye Cumhuriyeti bir numara veya ilk beşte olsa fena mı olur? Bu sorunun cevabını yine Mehmet Genç, bir başka yerde, Halime Kökçe ile yaptığı bir mülakatta veriyor. “Ben iktisat tarihçisiyim. İktisadî yapılar ve ilişkilerde geriye dönüş olmaz.” Gerçekten de Heraklit’ten beri bu kural değişmemiş! Aynı suda iki defa yıkanamıyorsunuz. Ama ders alabilirsiniz tabiî. Ve ilk dersimiz, mevcudun yegâne imkân olmadığı, hattâ belki görünürdeki seçeneklerin de mümkün alternatiflerin tamamı olmadığı.

Osmanlı sistemi bugünkülerin hiç birine benzemeyen, temel değerleri tamamen farklı ve zamanında son derece başarılı bir sistem.

Osmanlı sistemi benzersiz mi?

Şimdi bazı soruların zamanıdır. Osmanlı sistemi benzersiz bir sistem. Burası açık. Demek ki, bir tarihte insanlarımız, daha önce mevcut olmamış, akla gelmemiş bir düzeni tasarlamışlar ve uygulamışlar. Bunu sadece ekonomide değil, hareketli sahra topçusundan dev sur yıkan toplara, karadan giden gemilere kadar düzinelerce örnekte görebiliriz. Demek ki o tarihlerde gelenekçilik ilkesi henüz cari değilmiş! Demek ki ilk Osmanlılar, “kadimden olagelen”i yapmaya kalksalarmış, Osmanlı hiç olmayacak imiş.

“İleri görüş” nadirdir. Geleceği tahmin imkânsız derecesinde nadirdir. Fakat “şundan dolayı şöyle oldu, böyle yapsalardı daha iyi olurdu” gibi geçmişe dair ukalalıkların gösterdiği gibi “geri görüş” son derece başarılıdır!

Bu kaydı koyduktan sonra, bir geri görüş ukalalığı da ben yapayım: Başarılı fertlerde de, başarılı şirketlerde de ve sırf Osmanlı örneğinde bile belli olduğu üzere devletlerde de bir başarı hastalığı vardır: Başarılı olan, kendisini başarıya götüren metoda sıkı sıkıya bağlanır. Etrafındaki başarısızların yapıp ettiklerine dikkat etme gereğini hissetmez. Hâlbuki şartlar değişmiştir. Eski şartlarda kendisini başarıya götüren davranışlar yeni şartlarda artık o kadar etkili değildir, hatta ters tepmektedir!

Osmanlı’nın değişen Avrupa’ya geç uyanması, Avrupa’dan önemli bir şeylerin çıkacağına inanmamasındandır. “Devleti Âliye” aslında dünyadaki tek devlet demektir. Diğerleri onun seviyesinde değildir. Nitekim klasik dönemde Büyük Türk (Grand Turk) ikili anlaşma yapmaz. Tek taraflı “ahidname” verir.

Osmanlı, her ölçüye göre eşsiz bir başarı hikâyesidir. Allah “ilelebet payidar” Türkiye Cumhuriyeti’ne “devlet-i ebet müddet”in üstünde bir muvaffakiyet ve ömür sunsun. Varsın altı asır sonra birisi “başarı hastalığı” teşhisi koysun.

Açık Görüş‘ten iktibas edilmiştir.

iskenderoksuz@gmail.com

Etiketler: , , ,

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.