Galatadan Yarımada

18 Tem 2013

Demokrasi var demokrasi var

Yazan: İSKENDER ÖKSÜZ

Bu yazı 31 Ekim 2009 Pazar günü Star’ın Açık Görüş ekinde yayınlanmıştır. Tahmin edeceğiniz gibi “ben dememiş miydim?” her zaman keyifle söylenebilen bir söz değildir.  

türkyorum - demokrasi var demokrasi varDemokrasi kelimesiyle demagoji kelimesinin aynı kökten geldiğini yeni öğrendim. Kontrol etmek isterseniz, etimolojik sözlüklere, meselâ merriam-webster.com sitesinde Webster’e bir bakın.

Fakat tahmin etmeliydim. Abdullah Öcalan, “eskiden sosyalisttim ama şimdi demokratım” deyince bir ışık yanmıştı. Sonra demokratik ülkelere, özellikle “demokratik cumhuriyet” sıfatını taşıyanlara göz atınca uyandım.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, yani Kuzey Kore. Bu demokrasinin başında, hayatında bir kez golf oynayan ve o oyunda topu her deliğe tek atışta sokan, bestelediği mükemmel operayla, dünya opera tarihini sona erdiren Kim İl Sung vardı. O ölünce, bu olağanüstü genler kaybolmasın diye herhalde, oğlunu, muhakkak yine demokratik usullerle, başa geçirdiler.  Sonra Demokratik Kongo Cumhuriyeti… Bir zamanların Erich Honecker’inin, Stasi’nin Demokratik Alman Cumhuriyeti- diğer adıyla Doğu Almanya.

Demokrasisi eksik bir ülkeye demokrasinin nasıl getirileceğini de ABD’nin Irak işgalinden öğrendik. Bir buçuk milyon ölüm, tecavüz, hırsızlık, ve ülkenin –şimdilik– üçe bölünüşü…

Bush, bu başarıdan, 2006’da, Moskova’daki G8 zirvesinde yaptığı konuşmada, Rusya’ya “daha demokratik olması” gereğini tavsiye ederken söz etmiş, “bakın Irak’a nasıl demokrasi geldi” demişti. Putin, cevabî konuşmasında, demokrasinin faziletini vurgulamış, Rusya’da da demokrasiyi geliştirmek istediklerini söylemiş, “ama Irak’taki gibi değil” deyince bütün salon kahkahadan kırılmıştı. Nedense…

Yüzde 99,98’lik demokrasi!

Bu anlattıklarımda yadırganacak bir şey yok. Sizin de bütün topları tek vuruşta deliğe sokan ve mükemmel beste yapan bir lideriniz olsa onu her seçimde yüzde 100 oyla seçmez misiniz? Meselâ Sayın Evren’in yağlı boyalarının her biri dünya resim piyasasında her seferinde zirvede satılsa belki biz de onu yüzde 100 oyla başımızdan eksik etmezdik.

Tom Friedman’ın Leksus ve Zeytin Ağacı’nda ABD Dışişleri Bakanı ile Suriye’nin müteveffa lideri Hafız Esad arasında geçen ve çok sevdiğim hayali bir diyalog vardır. Diplomatik temaslar anlatılırken “samimî” sıfatlamasını sık sık duyarız. İşte böyle samimî bir toplantıda taraflar yekdiğerine ilk ismiyle hitap edecek kadar içtendirler. Mealen nakledeyim. Hafız anlatır: “Ben yüzde 99,98 oyla seçildim. Arkadaşlarım geldi ve ‘Sayın Başkan, yüzde doksan dokuz virgül doksan sekiz oy aldınız, başka bir emriniz var mı?’ dediler. ‘İsimler!’ dedim… Neden? Çünkü burası gerçek bir cangıl. Amazon.com değil. Bir za’fiyet belirtisi göstersem derimi yüzerler. Mecaz maksadıyla söylemiyorum; gerçekten yüzerler.

Anlaşılıyor ki demokrasi var, sonra yine demokrasi var…

Devletin şiddet tekeli

Bütün bu bilgileri alt alta koyunca PKK’nın demokrasi taraftarı olmasına o kadar da hayret etmemek gerekir.

Devletleri diğer organizasyonlardan ayıran en önemli özellik, güç kullanımını, başka bir deyişle şiddeti tekellerine almalarıdır. Kanun hâkimiyetini kurmanın başka bir yolu yoktur. Dünyanın en demokratik ülkesi sayılabilecek ABD’de, hapisteki nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 1’in üstündedir ve ABD, bu konuda da dünya lideridir.

Unutmuş olabilirsiniz ABD’de eyaletlerin çoğunluğunda idam cezası devam etmekte ve her yıl ciddî sayılarda uygulanmaktadır. İdamı savunanlar, her idamın caydırıcılık sayesinde ortalama yedi cinayeti önlediğini ve asla kalkmaması gerektiğini söylüyorlar.

İşte terör örgütleri devletin bu şiddet tekelini kırmaya yönelirler. İster mafya, ister Afganistan’daki gibi muharip aşiretler, ister bizim PKK olsun.

Organize bir grubun devlete karşı silahlı mücadeleye girişmesi, de fakto, devlet içinde devlet demektir ve hiçbir aklı başında devlet buna izin veremez. Organize terörün ilk hedefi, halkın desteğini kazanmak, bu yolla hiç olmazsa belli bir kurumda, belli bir bölgede daha rahat hareket imkânına kavuşmaktır.

Teoriye göre isyancıların kendi devletlerini kurmaları üç aşamada gerçekleşir. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırı. Stratejik dengeye gelebilmek için, kurum veya bölgedeki muhaliflerin susturulması ve yok edilmesi gerektir. İşte Apo’ya “bebek katili” dedirten katliamlar bu sindirme ve yok etme hareketi sırasında meydana gelmiştir.

Yukarıda “belli bir kurumda veya bölgede” dedim. Bölge açık da, kurum ne oluyor diyebilirsiniz. Türkiye, kurumlara terör yoluyla hâkimiyet teşebbüsünü 1970’lerde yaşadı. Şimdi eski tüfekler tarafından romantik devrimci gençler diye takdim edilenler, aslında “şehir gerillası”nın stratejik savunma ve bir üniversiteye hâkim olarak “stratejik denge” hareketleriydi. Apo da bu “devrimci gençler”den biriydi. İhtilalci örgütlerin bir okulda ilk yaptıkları, muhalifleri döverek, olmazsa vurarak, ibret olsun diye birkaçını öldürerek sindirmekti. Bu aşama başarılı olursa, bir sonraki adımda bu okulun bütün öğrencilerinin “sosyalizm isterük” diye sokağa fırladığını görürdünüz.

Asayiş berkemal, lâkin…

Bunlar demokratik hareketler miydi?

O öğrenciler kendi iradeleriyle mi eyleme katılıyordu? Allah rızası için o günleri öğrenci olarak yaşayanlar bir hatırlasın. “Demokratik forum”lar gırla giderdi. Ama hele bir kişi çıkıp da muhalif bir konuşma yapsın. O okuldaki geleceği, daha da direnirse hayatı sönerdi.

Bu aşama başarıyla tamamlandığında, okul süt liman olurdu. İhtilal, pardon devrim, hareketinin merkezlerinden meselâ bir ODTÜ’de, bir Siyasal Bilgiler’de “bu yıl olay çıkmadı” ihtilalci propagandanın başarı ifadeleriydi. Bu “olay çıkmadı” stratejisi benim o yıllarda ODTÜ’den sağ çıkmamda rol oynamış olabilir. Devletin şiddet tekeli yerine kendi şiddet tekelinizi kurmuşsanız, olay çıkmaz artık. Bu terörün hâkim olduğunun işaretidir, barışın değil. Bu bölümde yalancı demokrasiyi ele aldım, yalancı barış bir başka bahistir.

Devletin terör açmazı

Teröre dayanan mahallî hâkimiyetlerin bir başka sonucu daha vardır. Eğer siz insanları bir kere, beş kere, on kere, “yaşasın Mao” diye bağırtarak yürütürseniz, psikolojik teorisine girmeyelim, on birincisinde o, kendi kendine, “yaşasın Mao” diye bağırıp yürür. Çok kullandığımız ve fakat ne idüğünü bilmediğimiz “beyin yıkama”nın aslı budur işte.

Kim tahmin ederdi ki okul hâkimiyetleri daha sonraki on yılların bölge hâkimiyetlerinin küçük birer modelidir…

Şimdi güneydoğumuzda kapanan kepenkleri, polisi taşlayan çocukları, Kandil’den gelenleri karşılayan kalabalıkları demokrasi tezahürleri mi sanıyorsunuz? Bu, stratejik dengenin teşekkül ettiğinin resmidir. Oradaki demokrasi olsa olsa Kim İl Sung demokrasisi olur.

Bakın Apo’nun Kuantum Teorisi’nde de üstat olduğu haberleri yayılmaya başladı. Belki nakl-i haneden sonra golfe ve operaya da merak sarar.

Devlet ve hukuk terör karşısında açmaza düşer. Hareket organizedir ve onunla mücadele, tek tek katillerin veya hırsızların kovalanmasından farklıdır. ODTÜ’de, bir saldırı için öne sürülen öğrencilere karşı jandarmanın çıkartılmasında bunun yaşayan örneğini gözlerimle görmüştüm. Çocuklar, jandarmaya doğru yürüdüler. Jandarmanın, yani 18-20 yaş arası, en babayiğidi orta öğrenim mezunu gençlerin elinde piyade tüfeği vardı. Jandarma’nın elinde yapıp yapmamaya karar verebileceği tek seçenek bulunuyordu. Ya, “doldur, kapat, nişan al, ateş…“ ki bu bir felâketti yahut da… İşte bu ikincisi oldu, öğrenci gençler, jandarma gençlerin arasından yürüyüp geçtiler. “Devrimci örgüt”, ertesi gün, jandarma onbaşısının aslında MİT’te albay olduğunu yaydı. Yirmi yaşında nasıl albay olunuyorsa! Devrimci basın da o delikanlının albaylığını teyid etmişti.

İster 1970’lerde ODTÜ’de öğrenci olun, ister 2000’lerde Diyarbakır’da esnaf. Önünüzde iki yol vardır. Ya devletin çizgilerine uyarsınız yahut terör örgütünün.

Hangisine uyarsınız?

Ne kadar iyi niyetli, ne kadar devletinize bağlı olsanız da eğer devletin otoritesine uymamak bir kayba sebep olmuyor, buna karşılık örgüt otoritesini çiğnemek dayağa, malınızın tahribine ve ölüme götürüyorsa, örgüte itaat edersiniz; devlete değil. Hele devlet her an teröristerle anlaşabilir izlenimini veriyor, “aman analar ağlamasın”, “barış istemiyor musunuz?”, “açılım” deyip duruyorsa.

Devlet kanun hâkimiyetidir

Bu açmazı kırmanın tek yolu, halkı sürekli koruyabilmek, teröristi de kanun sınırını en küçük zorlamasında durdurabilmek, cezalandırabilmektir. Sürekli olarak, istisnasız… Bunun için yeni güvenlik tedbirleri hattâ teşkilâtları, yeni kanunlar, yeni istihbarat metotları gerekebilir. Tek tek hırsızı veya kapkaççıyı yakalamak için kurulmuş polis, düşman ordusunu yenmek için teşkilâtlanmış ordu terörün üstesinden gelemez. Yukarıdaki ODTÜ misalindeki jandarma gibi onların arasından geçiliverir.

En başta saydığım “halkı korumak” stratejinin ruhudur. Zaten devletin de birinci görevi budur. Halkı teröriste karşı koruyamadığınız takdirde, “devlet mi, terörist mi?” ikileminin galibi her zaman terörist olacaktır. Halkı koruyabilmek ve teröristi, en küçük kanun çiğnemesinde hukuk içinde cezalandırabilmek. Bu da yetmez: Tutumunuzun tam da bu olduğunu, halka da teröriste de açıkça bildirmek ve bıkmadan tekrarlamak. Aslında devlet olan devletten yalnız terörde değil her konuda beklenen budur.

“Yumuşak mı hareket edelim, sert mi hareket edelim?” doğru soru değildir. Bu belki en sorulmayacak sorudur. Buna ne cevap verirseniz verin, cevabınız yanlıştır. Soru, “kanun hâkimiyetini sağlayabiliyor muyum?” sorusudur. Cevabınız hayır ise, kaybettiniz demektir. Çünkü il, yani devlet; töre, yani kanun demektir. İsterseniz, “Adalet, mülkün temelidir” diyebilirsiniz. Bugünkü Türkçe ile: Devlet, kanun hâkimiyetidir.

Halkı örgüte teslim etmek

Halkı koruyamadan, gerekli güvenlik teşkilâtlanmasını yapmadan başvurulacak sert hareket halkı terörün kucağına teslim etmek demektir. Bu, öğrenci -jandarma karşılaşmasında jandarmaya ateş ettirmeye benzer. Orada yapılacak jandarmanın değil, elindeki güvenlik imkânları piyade tüfeğinden ibaret olmayan polisin kanunu çiğneyen davranış sahiplerini yakalaması, delillerle birlikte adalete teslim etmesi, savcıların onları sorgulaması, mahkemelerin onları cezalandırması, fakat en önemlisi, o kanunsuzluğu organize edenlerin ve bu organizasyonun delillerinin etkin bir istihbaratla tek tek tespit edilip hukuka teslim edilmesiydi. Fakat o yıllarda polisin üniversitenin bahçe kapısından içeri girmesi bile yasaktı.

Peki, “yumuşak” davransanız? Terör örgütünün bazı taleplerini uygulasanız? Ellerinden silahlarını almış olmaz mısınız? İlle de kanun demek yerine elastik davransanız?

Yapılacak en büyük hata budur. Bu, “devlet mi, örgüt mü?” ikilemindeki halka “kesinlikle örgüt” mesajını vermek demektir. Örgüte bir nebze muhalefet hisseden, devlete bir nebze yakınlık duyanlara, “Bunlar da başa çıkamıyor. Ben mi başa çıkacağım?” dedirmektir.

Bu Türkiye’nin teslim olması ve Güneydoğu’daki halkı örgüte teslim etmek demektir. Çünkü sizin “yumuşak”lığınızın ardından, Abdullah Öcalan’ın yol haritasındaki “demokratik milis” teşkilâtının hâkimiyeti gelir ve sertliğin, yumuşaklığın ne demek olduğunu o zaman görürsünüz. O milisler şu anda Kandil denen yedek kulübesinde ısınmakla meşguller.

Tanrı Güneydoğu’yu öyle demokrasiden korusun.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.