istanbul yarimada

21 Mar 2014

Demircisini yitiren ülke

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - demircisini yitiren ülke“Hiç unutmam henüz tahsilde iken, bir tatil esnasında İstanbul’a gelmiştim. Bir iyi tesadüf sayesinde, Yusuf Akçura Bey’i tanımaya muvaffak olmuştum. Bana hem sert, hem sevimli olan tavriyle: ‘Ne tahsil ediyorsunuz?’ dedi. ‘Felsefe’ cevabını alınca, hükmünü kesin olarak ifade etti. ‘Bize filozof değil, demirci lazım’.” (Mehmet İzzet, Hayat Mecmuası, sayı: 34)

Etrafı dağlarla çevrili dar ve sarp bir vadideyiz adeta. Düşman taarruzu neticesinde ulaştık buraya, ulaştık ve çoğaldık, çoğaldık ve toparlandık. Fakat bir müddet sonra sığmadık, sıkıştık ve sormaya başladık: Nasıl arınacağız, nasıl kurtulacağız, nasıl çıkacağız buradan?

Muhakkak olmalıydı bir çıkış yolu. Demir madenli dağlar aşılmalıydı, erimeliydi, yol verilmeliydi kervana. Umut, dipdiri saklı tutmalıydı kendisini, umudumuz yani demircimiz, seslenmeliydi sonra: “Bir ateş yakalım, onu körükleyip büyütelim, dağ demir erisin, yolumuzu açmış olalım.” Çünkü o, ete kemiğe bürünmüş bir meslek erbabı değildi yalnızca, yetişmeliydi imdadımıza, tarih sahnesinden silinmemeliydik böylece…

Demircimizi bekliyorduk, gelecek miydi? “Bize gerekir ki, bir kara yüzlü demirci olsun; kolları kavi, gönlü büyük; alnı ak olsun. O’nu, açıkoturumlardan değil, bilgeliğinden tanıyalım. Bizi kömür eyleyip bir nefes üflesin. Her şey tutuşsun ve buradan çıkalım.” (Süleyman Çobanoğlu, ‘Demirciler Aranıyor’, Yobazlığa Övgü, 1997)

O geldiğinde, ateşler harlanacaktı, eriyen dağları bırakacaktık ardımızdan. Sonra ve çok sonra, nesillerimiz, “nerede” olduklarını soracaklardı. Coğrafyamızın, mukadderatımız olduğunu söyleyecektik onlara: “Anadolu dağlarının zirvesi efkarlı, doruğu poyrazlı, düzlüğü serindir.” (Zeki Sofuoğlu, Afşın’ın Ardından, Toprak dergisi, sayı: 73)

Bu dar ve sarp vadide, çürümeden çoğalabilmeyi öğrenebilecek miydik? Esasında, neyi yitirdiğimizi hatırladığımız an, kavganın göbeğinde yer bulacaktı nesillerimiz. “Bir biz vardık cihanda, bir de küffar.”(Cemil Meriç, Bu Ülke) Razı olabilmek, meselelerin meselesiydi.

Üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar, menfiye himayekâr, müspete garazkâr olmadan aşılmalıydı bu dar ve sarp vadi.Fitneden ve fesattan, bozgunculuktan ve koğuculuktanda arınacak, kurtulacak, çıkacaktık. Gerekeni gerektiği yerde gerçekleştirerek; güce karşı güç, zora karşı zor kullanarak ve ama düşmanın düşük ahlakını özümsemeden…

Kimdi onlar? Gökten zembille inmemişlerdi elbette, dünden süzülerek erişmişlerdi bugünlerine. Elçilere ve seyyahlara konu oluyorlardı. Sözlerinin eriydiler, leyleklerin damlarına yuva yaptığı evleri vardı, misafirperverlikleriyle şöhretlilerdi, mağdurlara karşı merhametli ve şefkatli, zalimlere karşı onurlu ve zorluydular, iş hayatında hilekâr değildiler, gayri meşru kazançtan tiksinirlerdi. İşte bu dar ve sarp vadide her geçen gün hükümsüzleşiyor olmaları, güzel sıfatları yitirmeleriyle başladı. Demirci, bir an önce gelmeliydi.

Şahsiyetler topluluğunun şahsiyeti olamadıktan sonra, şu ya da bu olmak… Mühim miydi? Çoğalmak, kulağa hoş gelse de mahiyeti sorgulanmalıydı. Maddeten kalkınmak yetmiyordu, manen gelişebiliyor muyduk? Dar ve sarp bir vadiydi, çünkü iş ehline verilmez olmuştu, liyakat endişesi güdülmüyordu. En son ocak, sönmeden nasıl tütecekti?

Bu dar ve sarp vadide cepheleşme, çekişme ve çatışma kıyasıya sürüyordu. Herkes, yükü nispetinde yaşıyordu kendisine bahşedilen hayatı. İnsanın, nefsine taşıyamayacağından fazlasının yüklenmemiş olması, onun kötücül eğilimlerine karşı başkaldırabileceği anlamına da geliyordu. Fakat başkaldırının da bir ahlakı vardı; adabı ve edebi. Nüfus itibariyle çoğalanlar, en güzel surette yaratıldıklarının bilincinde miydiler? Maharet sayısal çoğunlukta olmamalıydı. En güzel surette yaratılmış olmanın hakkını verebilen, nitelikli şahsiyetler yetiştirebilmekti mesele…

“Kötü arzular, uyuyan köpekler gibi” yuvalanıyorlardı kalabalıklara, sıkça uyandırılıyorlardı bu dar ve sarp vadide. Fakat kahramanlık çağı bitemezdi, bitmemeliydi. Uzun ömürlü, sağlıklı, bereketli, huzurlu ve ayrıcalıklı bir hayatın en temel ihtiyacı, özeleştiriydi. Kahramanlığın da gereğiydi.  Bu dar ve sarp vadi, mümkün kılıyor muydu özeleştiriyi? Kovulmuşluktan, uzaklaşmışlıktan, yabancılaşmışlıktan arınmak, kurtulmak, çıkmak için…

Behemehal, meselemizin nasılı ve niçini idrak acısında ve ıstırap hâldaşlığında aranmalıydı. Demirci, bu dar ve sarp vadiden arınmanın, kurtulmanın ve çıkmanın yolunu biliyordu; aşk ile mümkündü bu. “Ben ol da bil” diyenlere, aşkın tarifi yapılabilir miydi? Bu darp ve sarp vadiden, birbirinin kurdu olanlar değil, birbirinin umudu, birbirinin yurdu olabilenler arınacak, kurtulacak, çıkacaktı. Gökleri, yeri ve dağları korkutan emanetin yükümlülüğüne talipti çünkü “bir damla kan ve binlerce endişe” sahipleri…

Bu dar ve sarp vadide sustukça büyüyordu itirazımız; bir çığ gibi, yine ve yeniden. Görmek, duymak ve bilmek istediklerimizle: “Birinci Dünyâ Harbi’ni tâkibeden o hazin Mütâreke’den sonra, ‘Dikkat ettim, maznunların ön safında fikir ve kalem sâhipleri görünüyordu. Felâketin asıl mesulleri diye onlar gösteriliyordu’ diyen Yahyâ Kemal, sözüne şöyle devam ediyordu: ‘O günlerde vatanperver bir zâta yolda tesadüf ettim. Beni tuttu, karşısına aldı. Çatık kaşlarla, kıvılcımlı gözlerle baktı, dedi ki: ‘Gözünün önünde bu kadar insan astılar, niye sustun?’ Dedim ki: ‘Gözümün önünde astılar da işte onun için sustum’.” (Nihat Sami Banarlı, Bir Dağdan Bir Dağa: Yahya Kemal)

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.