Yarimada Silueti

5 Oca 2013

Deliorman: Ruhunu kaybetmiş bir milletiz!

Yazan: EDİTÖR

Türkyorum - Altan Deliorman 1

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Altan Deliorman; 1936, İstanbul doğumlu. Tarihçi, yazar ve gazeteci. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü mezunu. Türk Kültürü, Cultura Turcica, Kopuz, Millî Yol, Millî Işık, Türk Edebiyatı dergileriyle, Tan, Akşam, Ekonomi, Ocak, Son Havadis, Sabah, Son Havadis,  Ortadoğu ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlanan Deliorman, bir dönem Türk Dünyası dergisini yayımladı ve yönetti. Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Müdürü olarak görev yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Yüksek Basın Divanı üyesi olan Deliorman; Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin, Türkçüler Derneği’nin, Türk Kültür Ocağı’nın, Türk Edebiyatı Vakfı’nın, Orkun Vakfı’nın ve İLESAM’ın kurucu üyeliğinde bulundu.

Eserlerinden bazıları: Büyük Darbe, Tanıdığım Atsız, Üç Makale ve Tarık Bin Ziyat, Türk Yurdunun Bilgeleri, Osmanlı Padişahları, Kırık Kanatlı Jön ve Sessiz…

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com 

– A.Carrel, “Medeniyetin bir gayesi insanlara refah ve emniyet temin etmekse, diğer gayesi de büyük şahsiyetler yetiştirmektir” diyor. Şahsiyet, en büyük meselelerimizden biri olmalı? 

Şahsiyet her şeyden evvel iyiyi, güzeli ve doğruyu gönülden bir arzu ile ifade etmek ve savunmak kudretidir. Şahsiyetli insan maddeci değildir, maneviyatçıdır. Kabadayı değildir, yiğit alp veya şövalyedir. Diktacı değil, müsamahalıdır. Hürriyet tahripçisi değildir, saygılı ve medenî cesareti tam bir örnek insandır. Bir milletin medenî seviyesi, her yerde sevgi halesi ile çevrelenen şahsiyetli fertlerin çokluğu ile ölçülür. 

Ferdî şahsiyetin esasını, aile terbiyesi teşkil eder…

– Bu saydığınız vasıfları haiz insanların gitgide azaldığını görüyoruz?

Onların yerini dalkavuklar ve cesaretsiz, gününü gün etmeye çalışan, maddî menfaatlerine sımsıkı sarılmış, gürültücü kimseler kaplıyor. Düşünmeyi, doğru hükme varmayı, araştırmayı, karşılaştırmayı zahmet sayan, kendilerinin yerine başkalarının düşünmesinden haz duyan bir kalabalık…

Onun için de millî mefkûrenin güçlenmesi, ülkücülüğün son ferde kadar indirilmesi çalışmaları zorluklarla karşılaşıyor. Zira, insanda şahsiyet biri ferdî, öteki millî olmak üzere iki sahada meydana çıkar ve gelişir. Ferdî şahsiyetin çekirdeği ata ocağında meydana gelip şekillenir. Aile ahlâkı yönünde bir gelişme gösterir. Ferdî şahsiyetin esasını, aile terbiyesi teşkil eder. Millî şahsiyet ise, millî kültür yolu ile gelişip kuvvetlenir. Millî tarih, millî edebiyat, millî felsefe, millî sanat zevki, millî ahlâk ile beslenen ferdî şahsiyet, yavaş yavaş millî şahsiyet halini alır. Böylece millî terbiyenin ve millî davalarda sorumluluk duygusunun olgunluğa ulaşması hadisesiyle karşılaşırız. Millî şahsiyet ve milliyetçilik şuuru, aynı kültür kaynaklarından gıdalandıkları için, şahsiyet sahibi her insan millî duygularla donanmış olmak mevkiindedir. Başka bir deyişle de, her milliyetçi mutlaka millî şahsiyetini kazanmak zorundadır. Ülküler de bu yolla doğup gelişirler. Millî şahsiyet ile millî iradenin kaynaşmasından… Ülkü, bir millete mahsus tarih, edebiyat, felsefe, millî şuur ile gıdalanan varlığını millî şahsiyete borçlu, yüksek bir düşüncedir. Ülkü, milletçe ulaşılması gereken hedeftir. Millî şahsiyet, o hedefe varmak için hamle sağlayan güç merkezidir. Millî irade ise, bu güç merkezini harekete geçiren itici kuvvettir. Bir milletin siyasî, sosyal hayatında yenilikler getiren, ilminde, edebiyatında, felsefesinde yeni ufuklar açan mefkûreciler, millî şahsiyet ve millî iradeyi kendilerinde birleştirmiş kahramanlardır.

Bazen millet fertleri arasında, zararlı emellerini gerçekleştirmede düşman ile işbirliğinden çekinmeyen kimselere rastlanır. Bunlar aile terbiyesi ve millî kültürden uzak, şahsiyetsiz, aşağılık çıkarların esiri, beyinleri çalışmayan, her rüzgâr önünde savrulmaya müsait kimselerdir. Ferdî şahsiyetleri teşekkül etmemiştir. Aile kutsallığına, millet birliğine inançları yoktur. Ahlâk ve seciyeden mahrumdurlar. Bunun sonucu olarak da, maneviyata karşıdırlar. Böyleleri, beraber yaşadıkları namuslu, haysiyetli insanlar arasında kendilerini yadırgarlar. Yalnız kalma ıstırabı onları kin denilen aşağılık duyguya sürükler. Böylece, herkesi, kendi ruhî dengesizliklerine ortak etme gayretine kalkışırlar. Bunu sağlarlarsa, ruhî bir tatmin yolu bulmuş olacaklardır. Sonunda, bu gibileri, millî birliği teminat altında tutan değerlere saldırırken, bozucu, yıkıcı, bölücü, ayırıcı her düşünceyi memleket sathına yayarlarken suçüstü yakalarız. Böyle bir vasatta süratle artan bu tiplere karşı mücadele, varlığımızın ve bekamızın en zarurî meselesidir. Onun için de ruhî bir dinamizm gereklidir. Yılmadan, yorulmadan, ciddiyetle ve kararlılıkla mücadele edebilecek disiplinli bir ruhî dinamizm. Ekonomik, sosyal, siyasî başarısızlıklar bir yana, iktidarları beğenip beğenmemek bakımından asıl ölçümüz bu olmalıdır. Ekonomi düzelebilir, siyasî başarısızlıklar telafi edilebilir. Fakat şahsiyetsiz insanların kaplamakta devam ettiği bir vatan coğrafyası, sonunda, korkarım hepimize geniş bir mezar olur çıkar.

– Ayrıca toplu bir cinnet ile karşı karşıya olduğumuzdan bahsedilmekte? 

Öyle bir anne düşünün ki, kendi katilini doğuruyor. O zavallı kadının aklından hayalinden, günün birinde evladının elinde can vereceği geçer miydi? Öyle bir genç kız düşünün ki, âkıbetinin, babası ve ağabeyi tarafından bıçaklanmak olacağı tasavvur edilir miydi? Bütün bunları yaşıyor, görüyor ve bunalıyoruz. Utanması, sıkılması gerekenler varsa onların yerine de biz utanıyoruz.

Bu toplumda yaşayan fertler olarak, bu gidişin nasıl durdurulacağını şahsî meselemiz hâline getirmemiz gerekiyor… 

– Bu cinayet salgınına sebep ne, asıl suçlular nerede? 

Toplumu kuşatan etki alanlarının bu hazin durumdan sorumluluk duymalarını boşuna beklemeyelim. Onlar bildiklerini okumaya devam edeceklerdir. Ölüm telkin eden filimleri, dizileri reyting bahanesiyle ekranlarından kusmayı sürdüreceklerdir. Bilmem biliyor musunuz, liselerdeki erkek öğrencilerin yüzde 67’si bıçak veya çakı taşıyor. Sebep kendilerini korumakmış. Demek ki her an, her yerde bir saldırıya maruz kalacaklarını düşünüyorlar. Sonra da ufak bir tartışmada o çakı arkadaşının kalbini parçalayıveriyor. Dehşet…

Sosyal psikologlar, sosyologlar, ruh hekimleri ve yönetim sorumluları bu korkunç durum üzerinde niçin araştırmalar, tespitler, istatistikler, raporlar, tebliğler hazırlamıyorlar? Bu kadar vahim bir gelişme hakkında niçin topluma bilgi verilmiyor? Önlemek için neler yapıldığı veya yapılacağı neden açıklanmıyor? Her gün yurdun orasında burasında cenazelerin kaldırılması yürekleri hiç sızlatmıyor mu? Suskun seyirciler hâlinde kalışın hiçbir faydası yok, zararı ise hadsiz hesapsız.

Acaba eğitim sistemimiz hiç mi kabahatli değil? Pırıl pırıl çocukları avucuna alıp canavar hâline getiren başka bir sistem var mıdır? Liselerin sonuna kadar okutulan ahlâk bilgisi dersleri niçin bu kadar etkisiz kalıyor? Bunları derin derin düşünmemiz lâzım.
Hâsılı, bu toplumda yaşayan fertler olarak, kaygı verici bu gidişin nasıl durdurulacağını şahsî meselemiz hâline getirmemiz gerekiyor. Daha fazla gecikmeden. Bu kaygılar, şu veya bu siyasî çekişmeden, koltuk kavgasından, çıkar çatışmasından çok daha önemli ve çok daha mübarektir. Biz bu gibi küçük meselelerle uğraşırken toplumdaki cinnet dalgası her geçen gün daha da artıyor…

Kızıl Elma ve Evlâd-ı Fatihan deyimleri ne kadar ümitli ve ne kadar hazindir…

– Milletimiz için bir yazınızda, ruhunu arıyor demiştiniz? 

Türk tarihini başka milletlerin tarihleriyle kıyaslayanlar veya ona göre yorumlayanlar hep yanılıyorlar. Bizim tarihimiz eski, uzun ve maceralı bir tarihtir. Avrupa’da milliyetler şekillenmeden önce bizim en az altı yüz senelik belgeli tarihimiz vardı. Orta Asya bozkırlarında başlayan mazimiz önce güneye, sonra batıya, hep batıya doğru akıp gitti ve ancak Viyana kapılarında durdu. Sonra, işte bugünkü sınırlarımıza kadar geriledi. Ama arkamızda, yani Rumeli’de (silmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar) unutulmaz izler bıraktık. Kızıl Elma ve Evlâd-ı Fatihan deyimleri ne kadar ümitli ve ne kadar hazindir.
Sahi, bizim bir zamanlar Kızıl Elma’mız vardı. Anadolu (yani Rum, yani Doğu Roma), İstanbul (Konstantinopolis), Batı Roma, Beç (Macaristan, Buda-Peşte) ve nihayet Viyana. Bunlar, dillerinde dualarıyla, ellerinde kılıçlarıyla sel gibi akan alperenlerin hayallerini süslüyordu. Ve hepsi de öyle inanıyorlardı ki, bir gün bunların hepsi mutlaka gerçekleşecek. Bir kısma geçekleşti de.

Türkçülükle Kürtçülüğü, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini bir tutan zihniyetin millî ruhumuzla hiçbir alâkası kalmamıştır…

– Bugün için millî bir hedefimiz var mı?

Günlük hayatın sığ kalıplarına sıkışmış, ufku dar, hesabı küçük insanlar topluluğunun elbette ülküsü de ancak kendisi kadar olacaktır: Kıymık miktarı. Niye açıkça söylemiyoruz: Biz ülküsünü, yani ruhunu kaybetmiş bir milletiz. Millî ülkü denilen şeyin farkında bile değiliz. Türkçülükle Kürtçülüğü, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini bir tutan zihniyetin millî ruhumuzla hiçbir alâkası kalmamış gibidir. Türkçülük, ki Türk milletini yükseltmek ve büyütmek ülküsüdür, Türkiye’yi bölmek ve zayıflatmak peşinde koşan Kürtçülükle bir arada anılması bile millî haysiyetimizi rencide etmektedir. Milletini büyütmek isteyenler dünyanın hiçbir ülkesinde bizim kadar hırpalanmamıştır.

Unutulmamalı ki, 1944’te Millî Şef İnönü büyük ve birleşmiş bir Türkeli’nin hayâliyle yaşayanları vatan haini ilân etmişti. Cumhuriyetin en tepesindeki bir yetkili bunu söylerse daha küçükleri neler söylemez? O gün bugündür Türkçülük hep saldırıya maruz kaldı. Sade komünistlerin, dincilerin, cincilerin, solcuların, sonradan olma liberallerin değil, çok kere şuursuz orta sınıf kalemlerin de. Ne kadar metin ve ne kadar sağlammış ki hâlâ ayakta. Ayakta ama, açık söyleyelim ki, milletçe ve devletçe benimsenip kabul görmüş, hattâ meşru sayılmış bir büyük ülkü hâline gelemedi. Sayısız Türkçünün gayreti, ıstırabı, gözyaşı ve emeği sayesinde, âdeta tırnaklarıyla tutuna tutuna bugünlere ulaşabildi. Bütün hedefleri diploma ve konfor olan okumuşların nazarında kıymet bulamadı. Bulamadı, çünkü biz ruhumuzu kaybetmiştik. Onun içindir ki kendimiz olmaktan çıkmış, sanki başka bir millet olmuştuk. Musikimiz caz, raksımız hip hop, sanatımız fütürist, mimarîmiz taklit… Bize ne kalıyor ki?

Millî ruhumuzu arıyoruz…

Millî eğitimimizin hali felâketmiş… Biz bunu en az kırk yıldan beri haykırıp duruyoruz, yaşadığımız sayısız tecrübelere dayanarak. Şimdi keşfedilmiş olması bile hayra alâmet. Böyle bir eğitim sisteminden ne beklenir ki? Havucun peşinden koşan tavşanlar gibi sadece ekmeğinin arkasına düşenler, yalnız kendilerini kurtarıp köşeyi dönenler için millî ülkü de neymiş! Eğitim hayatımız yıllardan beri böyle tavşanlar yetiştirmekle meşgul. Onların hayalleri de ancak üniversitenin çıkış kapısına kadar uzanıyor. Bir de Amerika’ya uçak biletine.

 

Türkler, devletlerarası andlaşmalarda bile söz vermekle yetinirlerdi ve bu sözü mutlaka tutarlardı…

Türk’ün ahlâkını, seciyesini, mânevî inançlarını ve maddî anlayışını nasıl tanımlıyorsunuz?

Türk, nizamcılığı dolayısiyle daima hakka ve hukuka riayetkârdır. Doğruyu aramak, birinci şiârıdır. Onun için de meşruiyete taraftar ve hürmetkârdır. Kargaşadan nefret eder, sükûneti sever. Bu hususiyetleri dolayısiyle, Türk, verdiği sözü namus sayar, bunu gerek şahsî hayatında, gerek devlet politikasında en büyük prensip telâkki eder. Unutulmamalı ki, Eski Çağ’da, Türkler, devletlerarası andlaşmalarda bile söz vermekle yetinirlerdi ve bu sözü mutlaka tutarlardı.

Türk töresi, en geçerli olduğu zamanlarda bile, yazıya geçirilmemiştir. Sözlü olması yeterliydi. Riayet edilmemesi ise, ağır cezaî müeyyideleri beraberinde getirmekteydi. Hatırlatmak lâzındır ki, gerek o zaman, gerek içinde yaşadığımız çağda birçok milletler yazılı taahhütlerini bile yerine getirmekten cayabilmektedirler.

Türkler, yalancılıktan nefret ederlerdi. Bunu en büyük âdilik olarak görürlerdi. Anarşiyi reddetmeleri ise, pek çok tarihî hâdiseyle ortaya çıkmıştır. Haklı idareye gönülden bağlanırlar, onun devamı ve istikrarı uğrunda hayatlarını seve seve feda ederlerdi. Türklerin teşkilâtçılığa hayran olmaları, bizzat teşkilatçı bir millet olmalarından ileri geliyordu.

Türkçe konuşmak için, önce düşünüp tasarlamak gibi bir zihnî disiplin gereklidir…

Türkçe bile, Türkler’in anarşiden, düzensizlikten, karışıklıktan nefretlerini, nizama ve teşkilâtçılığa bağlılıklarını gösteren en şaşmaz delildir. Türk dilinin düzeninde özne, nesne, fiil gibi haller bir tertip dahilinde sıralanır, yerleri değiştirilemez. Türkçe konuşmak için, önce düşünüp tasarlamak gibi bir zihnî disiplin gereklidir. Nizamcılık, Türkleri hukuk fikrine ve ona saygıya götürmüştür.

“Sınıf” kavramı Türkler’de asla mevcut olmamıştır…

– Peki, hukuk neyi gerektirir? 

Önce, adaleti ve eşitliği. Şu hâlde, Türk’ün bir başka vasfı adaletçi ve eşitlikçi olmasıdır. Tarih boyunca, bunun pek çok belirtileri görülmüştür. Türk toplumunda imtiyazlı kimse bulunmazdı. Kağandan basit bir yurttaşa kadar, herkesin eşit olması gerekirdi. Kölelik, bunun için Türkler arasında yer bulamamıştır. O çağlarda, düşünülmeli ki, Batı ve Doğu kavimlerinden çoğu asil-köle gibi ayırımlara tâbi tutulmaktaydı. Hindistan’da kast sistemi vardı. Avrupa’da derebeylik, toprakla alınıp satılan insanlar mevcuttu. Böyle özellikleri, Türk’ün, sınıf fikrine ve tatbikatına tamamiyle yabancı kalmasına sebep olmuştur. Dünyanın başını yemeye çalışan, uğruna yeni rejimler kurulan ve türlü karışıklıkların tohumu yapılan “sınıf” kavramı Türkler’de asla mevcut olmamıştır. Bugün, Türk toplumunu sınıflar hâlinde bölmeye, sınıf particiliği, sınıf sendikacılığı yapmaya kalkışan mihraklar, ya bu fikre yabancıdır veya kasıt sahibidir.

Türk toplumunda herkes vicdan hürriyetine sahip bulunmaktaydı. Onun içindir ki, Türkler, gittikleri her yerde kolayca devlet kurabilmişler, başka toplulukları da yönetimleri altında huzur, sükûn ve bolluğa kavuşturabilmişlerdir.

Türk’ün, şüphesiz başka vasıfları da vardı. Meselâ, insan sevgisi, maneviyatçılık, gerçekçilik… gibi. Bu özelliklere sahip olan Türklerin, dünyanın başka yerlerinde örnekleri görülen ve aynı cinsten insanların ortaklaşa malı olan rejimleri aynen benimseyip onları taklit etmesi gerekli midir? Hayır. Tarihin derinliklerinden gelen bu mümtaz özellikler, Türk’e, kendi rejimini ve yönetim tarzını seçme, onu tatbik etme imkânını ve zaruretini de getirmektedir.

Bu sebepledir ki, orada-burada, rejim kopyacılığı peşinde koşanların, kuzeyden-güneyden modeller arayanların bu gayretlerine şüpheyle ve biraz da hayretle bakıyoruz. Bu, çıkmaz bir yoldur. İflâsa mahkûmdur.

Türk milleti, kendisine refah ve saadet getirecek öz rejimini elbet bulacak ve onunla yönetildiği zaman asıl huzura kavuşacaktır. Arayış, şimdilik devam ediyor. Ama, bir gün, bunun mutlaka başarılacağına inanmamız lâzımdır.

– Türk kavramının siyasi anlamını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Cumhuriyet kurulduğu zaman Atatürk, milletin siyasî adının “Türk” olduğunu kavramış, kanunlara da bunu böyle dercetmiştir. Türkiye sınırları içinde yaşayan herkes Türk’tür. Bu, toplayıcı bir adlandırmadır. Yoksa Kürt, Çerkes, Boşnak, Arnavut, Gürcü vb. soylardan gelenleri kendi soylarını inkâra zorlayan bir uygulama değildir. Onlar yakın veya uzak geçmişin kalıntıları ile soylarının hatıralarını devam ettirebilirler. Bunu önlemenin gereği olmadığı gibi uygulama da kolay değildir. Esasen bu gibi topluluklar bir-iki nesil sonra kendilerini tamamen “Türk” hissedeceklerdir. Devlet bu gelişmeyi sağlayacak tedbirleri almakla yükümlüdür.

Görülen odur ki, Türk devlet anlayışı nesillerden nesillere, belki de bilinçaltı dürtülerle asırlar boyunca sürüp gelmiştir. Bunu milletimiz için bir talih saymak gerekir. Ancak, Türkiye’de yaşayan herkesin de bu şuura ermesi lâzımdır. “Türk” sözünden gocunup birliği, bütünlüğü bozacak davranış ve eylemlere başvuranlar, bunun sonuçlarına da katlanacaklardır. Siyasî iktidarlar bu gibi hareketleri sindirmek ve söndürmek hususunda irade sahibi olmalıdır.

Türkler, çok kere iddia edildiği gibi göçebe değillerdi…

– Türkler, gittikleri her yerde kolayca devlet kurabilmişler, başka toplulukları da yönetimleri altında huzur, sükûn ve bolluğa kavuşturabilmişlerdir diyorsunuz. Eski ve köklü bir devlet geleneğimiz var?

Evet, doğrudur, devlet geleneğimiz hakikaten çok eskidir. Fakat, onu 11. yüzyıldan başlamış göstermek, bu geleneğin eski olduğu iddiasıyla çelişmekte, ondan önceki asırları tamamen inkâr mânâsına gelmektedir.

Türkler, tarihin bilinen en eski dönemlerinden biri derli-toplu disiplinli ve gelenekli yaşamayı esas kabul etmişlerdir. Tabiatın ve jeopolitiğin acımasız şartlarına da ancak bu şekilde karşı koyabilmişlerdir. Türkler, çok kere iddia edildiği gibi göçebe değillerdi. Atı ehlileştirmişler ve demiri işlemişlerdi. İktisadî bakımdan da hayvancılıkla geçinirlerdi. At üzerine binerek sürat kazanmaları, onlara dinamizm getirmiş; aynı zamanda, diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmalarına yol açacak özellikler kazandırmıştı. Demiri işleyerek silâh yapmak suretiyle de, askerî bakımdan başarılı olmuşlardı. Hayvanları ve sürüleri sevketmek, korumak, sulama yerleri için diğer kavimlerle anlaşmalar yapmak, bu anlaşmalara riayet gibi hususlar da Türkler’de yöneticiliği, hukuk fikrini ve adalet anlayışını gelenek haline getirmişti. Bütün bu saydıklarımız, en az 3 bin yıllık hadiselerdir, dokuzyüz senelik değil.

– Sınıf mücadelesi esasına dayanan Marksizm’in, Türk halkına bir şey söylememesinin sebebi geleneğimizden mi kaynaklanıyor? 

Türk devlet geleneğinde, Avrupa’da görüldüğü gibi, insanın insanı istismarı yoktur. Çünkü devlet tipi, daha ziyade hayvan gücüne dayanmakta, böyle bir istismara ihtiyaç bırakmamakta idi. Onun için, Türk siyasî kuruluşu, imtiyazlı sınıflar ve kölelik müessesesi tanımaz. Avrupa’daki gibi feodalite, sınıf kavramları Türklerde olmamıştır. Marksizm’in, Türk halkına bir şey söylememesinin sebebi bu geleneğimiz ve vasfımızdır.

11. yüzyıldan önce kurulan devletlerimizi şöyle bir hatırlayalım lütfen: Büyük Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun Devleti, Akhun (Eftalit) Devleti, Tabgaç Devleti, Göktürk Hâkanlıkları, Uygur Hâkanlığı, Doğu Türkistan Uygur Devleti, Sabar Devleti, Hazar Hakanlığı, Avar Hakanlığı, Slavlaşmadan önceki Bulgar devletleri, Oğuzların kurdukları devletler, vb. Oğuzların kurdukları devletler vb. 

Türk devlet geleneğinde en önemli unsurlar istiklâl, hür ve müstakil yaşanan toprak (vatan), insan hak ve hürriyetleri, kanun ve nizam (töre) idi…

Eğer Türkler’in, Müslüman olduktan sonra yeni bir telakkiye kavuştukları söylenmek isteniyorsa, o başka bahistir. Türk-İslâm devletlerinin karakterinde, öncekilere göre vaki değişiklikler, ondan evvel Türk devlet geleneği bulunmadığını göstermez. Eski Türk devleti, bir devlet başkanının sorumluluğu altında, boyların işbirliğinden oluşmuş, arazisi ile, birleşmiş halkı ile, müşterek idarî ve hukukî nizamı ile yurdu koruyan, milleti refah, huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasî kuruluştu. Türk devlet geleneğinde en önemli unsurlar istiklâl, hür ve müstakil yaşanan toprak (vatan), insan hak ve hürriyetleri, kanun ve nizam (töre) idi. Bugün dahi, devletimizin aynı esaslar üzerinde ahenkli bir işleyişe kavuşmasını özlüyor değil miyiz?

M.Ö. 55’te, Hun Devlet Meclisi’nde yapılan şu konuşma ilgi çekicidir: “Cesarete karşı hayranlık duymak ve tâbiyeti yüz kızartıcı sayma bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız devletimizi feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız.”

Bu geleneklerin yürürlükte bulunduğu, Türk-İslâm devresindeki devletlerin de felsefe olarak temelini teşkil eden en az binbeşyüz yıllık bir maziyi silip atıcı beyanlar, bize bir şey kazandırmaz.

 

–  Devlet konusundaki temel yaklaşımınızı özetlemeniz mümkün mü?

Türkyorum - Altan Deliorman 2Şu şekilde özetlemek mümkündür:

–  Devlet, millî bağımsızlığın teminatıdır, ilelebet yaşatılması esastır.

–  Devlet, sağlam temeller üzerinde yükselmeli, bunun için yeniden yapılanmalıdır

– Yurt içinden ve yurt dışından devletin bölünmezliğine yönelen tehditlere karşı gayet dikkatli ve tedbirli olunmalıdır.

– Devletin aslî görev alanları savunma, güvenlik, adalet, maliye, dış politika ve bayındırlıktır. Eğitim, kültür, ulaştırma ve ekonomi alanlarında ise paylaşımcı ve sınırlı bir faaliyet göstermelidir. Ancak, devletin bu alanlarda düzenleyici ve -son derece ciddî- denetleyici bir role sahip olması gerekir.

– Devlet, kendi varlığını korumak ve sürdürmek için her türlü kanunî tedbiri almak zorundadır. Devlete karşı yöneltilen bütün faaliyetlerin ve saldırıların kesinlikle önlenmesi gerekmektedir.

– Vatandaşın karşısında devlet temsilcisi olarak görünen bürokrasi sür’atle ıslah edilmeli, standardı ve seviyesi yükseltilmeli, millî serveti pervasızca israf eden konumdan kurtarılmalıdır.

– Devlet, lekesiz, şaibesiz, ihtirassız, dürüst, faziletli, çalışkan ve becerikli kadrolara teslim edilmelidir. Türk kültürüne, anlayışına, millî çıkarlara ve hedeflere aykırı eğilimlerdeki kimseler, devlet görevlerinde istihdam edilmemelidir.

Yukarda saydıklarımız gerçekleştiği takdirde devlete güven duygusu yeniden sağlam hâle gelebilir. Bu, uzun bir süre alacaktır. Ama unutulmamalı ki, güven duygusunun kaybı da kısa zamanda ortaya çıkmamıştır. Sonuca ulaşmak için, ilk adımların mutlak kararlılıkla ve en kısa zamanda atılması gerekiyor.

Dilimiz, inancımız, aile hayatımız, ahlâk telâkkimiz, örflerimiz, âdetlerimiz, geleneklerimiz, hukuk ve sanat anlayışımız millî kültürümüzü meydana getiriyor… 

– Fikriyatınız açısından, geleceği ne gibi esaslara dayandırıyorsunuz? 

Türklüğün geleceğini değerlendirirken birinci hareket noktamız tarihtir. Binlerce yıllık tarihimizde zaferler, sevinçler, hüzünler, ıstıraplar, bozgunlar, felâketler, büyük hamleler, zengin bir kültür birikimi ve medeniyet eserleri yatıyor. Bütün bunlar bizimdir, bize aittir. İyi ve kötü, bütün bu hâtıralar, yolumuzu aydınlatacak değerdedir. Onlardan alacağımız dersler, çıkaracağımız ibretler bize ışık tutacaktır. Tarih, sadece geçmişe ait bir bilgi yığını değildir. Onun isabetle yorumlanması gerekir. Tarih şuuru dediğimiz, işte budur. Bu şuur, geleceğin değerlendirilmesinde büyük öneme sahiptir.

Türk milletinin geleceğine bakarken ikinci rehberimiz millî kültür olacaktır. Millî kültürümüz demek, Türk milletinin sahip olduğu bütün kıymetler, millî hayat tecrübesi ve birikimi demektir. Bütün bunlar, binlerce senenin alın teriyle ve göz nuruyla yoğrula yoğrula günümüze ulaşmıştır. Dilimiz, inancımız, aile hayatımız, ahlâk telâkkimiz, örflerimiz, âdetlerimiz, geleneklerimiz, hukuk ve sanat anlayışımız millî kültürümüzü meydana getiriyor. Böylesine ışıltılı bir hazinenin, yolumuza aydınlıklar getireceğine inanmalıyız.

Geleceğimizin değerlendirilmesinde üçüncü unsur, millî çıkarlarımız olacaktır. Milletimizin geleceği hakkında projeler üretirken, onun çıkarlarını asla göz ardı edemeyiz. Günümüzde her millet kendi çıkarını kıskançlıkla koruyor. Türk milletinin de böyle yapması olağandır ve zarurîdir. Bir milletin ayakta kalabilmesi ve sonsuza kadar yaşaması biraz da buna bağlıdır. Birtakım çıkar çevrelerinin, sözde dost ve müttefiklerimizin hatırları için millî çıkarlarımızdan fedakârlık yapmamız kesinlikle beklenmemelidir. Böyle bir şeyin hatırdan geçirilmesi bile düşünülemez.

Yabancı hâkimiyeti, kültür birliğimizi zayıflatmış, âdeta parçalamıştır…

– Türklüğün birleşmesini dilemek halen daha yadırganıyor? 

Türk birliği tarihte defalarca gerçekleşmişti. Evvelce gerçek olan birliğin yeniden olmaması için hiçbir sebep yoktur. Türkler, ilk olarak Büyük Hun hükümdarı Mete döneminde bir bayrak altında birleşmişlerdi. Bu birlik, sonra dağıldı ve ancak Göktürkler zamanında bir kere daha gerçekleşti. Aradan 7-8 asır geçtikten sonra. Derinlemesine baktığımız zaman, milletlerin hayatında 7-8 asır çok uzun bir süre değildir. Şu hâlde, “uzun asırlar geçmiş, artık mümkün değil” demenin bir anlamı yoktur.

Bugün önümüzde eşsiz bir fırsat var. Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra birçok Türk boyu bağımsızlığına kavuştu. Şimdi yedi Türk cumhuriyeti, birçok özerk bölge ve adacıklar hâlinde Türk toplulukları mevcut. Onlar, kültürlerini kaybetmemek, hattâ yeniden öğrenmek için gayret gösteriyorlar. Tarihin cilvesi olan bu beklenmedik imkânı değerlendirmemiz gerekiyor. Türkçüler hep bunun hayâliyle yaşadılar. Şimdi hayâlle gerçek arasındaki ince çizgi aşılmıştır. Karanlık dağılmış, gün ışımıştır. Türk birliğinin önündeki çetin engeller birer birer aşılacaktır.

Elbette biliyoruz ki, önümüzde daha uzun ve zorlu bir yol var. Yabancı hâkimiyeti, kültür birliğimizi zayıflatmış, âdeta parçalamıştır. Bunun hızla takviye edilmesi gerekiyor. Dil birliği büyük ölçüde korunmuştur ama lehçe farklılıkları devam ediyor. Bunun asgarîye indirilmesi lâzımdır. Hayatî bir konu olan alfabe birliği, ne şekilde olursa olsun sağlanmalıdır. Bir milletin ayrı ayrı alfabeler kullandığı nerede görülmüş? Bunlara paralel olarak, ekonomik iş birliği güçlendirilmelidir. Meselâ, doğalgazımızı Türkmenistan’dan daha ucuza almak varken Rusya’dan daha pahalıya almak gibi ekonomik dalâletlere düşülmemelidir. Daha sonra siyasî ittifaklar, federasyonlar ve askerî paktlar gelecektir. Bütün bunlar, büyük Türk devleti yolunda aşılması gereken merhalelerdir. Aşılması için de devlet yönetiminde ciddiyet, irade sürekliliği ve kararlılık gerekiyor.

Petrolu, doğalgazı, madenleri, tarım havzaları, hayvancılık alanları, gelişmiş bir sanayinin varlığı büyük bir potansiyeldir…

Tasavvur ediniz, bugün 300 milyonluk, yakın gelecekte 400 milyonluk bir Türk devleti ne büyük güçtür. Devletimizin güçlü olmasını istemek hepimizin hakkıdır. Kaldı ki, büyük Türk devletinin ekonomik imkânları çok geniş olacaktır. Petrolu, doğalgazı, madenleri, tarım havzaları, hayvancılık alanları, gelişmiş bir sanayinin varlığı büyük bir potansiyeldir. Coğrafî konumumuz itibariyle doğuya, batıya, dünyanın her yerine ihracat imkânlarımız sınırsızdır. Yetişmiş insan gücümüz de, bütün bu atılımların dinamiğini oluşturacaktır.
Tek eksiğimiz vardır, o da millî politikadır.

Töre’nin değişmez ilkeleri; adalet, faydalılık, eşitlik ve insanlıktı… 

– Millî politika demişken, Orkun’da bir ara, Türk demokrasi’sine de değinmiştiniz? 

Eski Türklerde karizmatik egemenlik anlayışı hâkimdi. Yani, yürütme gücünün hükümdara Tanrı tarafından verildiğine inanılıyordu. Tanrı’nın kut ile donatmadığı hükümdarın meşruluğu bulunmuyordu. Büyük Hun Devleti’nde hükümdarın unvanı “Gök Tanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut’u Tanhu” ydu (kısaca Tanrıkut). Orhun Yazıtlarında “Tanrı irade ettiği için, kut’um olduğu için kagan oldum” denmektedir. Meşruluğunu Tanrı’dan almış olan hükümdarın yetkileri elbette çok genişti, fakat sınırsız değildi. Hükümdar, töreye uymak zorundaydı. Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kuralların bütünüydü ve kanun niteliğindeydi. Değişmez ilkeleri adalet, faydalılık, eşitlik ve insanlıktı. Bu açıdan bakılınca, töre, halkın hak ve hürriyet isteklerini belirtmesine imkân veren, hükümdarın görevlerini belirleyen hukukî normlardı. Öyle olunca da, karizmatik ve hukukî egemenliğin birbiriyle kaynaşmış olduğu anlaşılmaktadır.

Demokraside danışmanın, tartışmanın önemini ve bunların siyasî zemini olarak meclislerin varlığını dikkate alırsak, eski Türk toplumunda da bu yolda uygulamaların bulunduğunu belirtmeliyiz. Büyük Hun Devleti’nde, her yıl üç genel toplantı yapılırdı. Buna toy denilirdi. Toyların biri dinî nitelikliydi. Diğerleri ilkbahar ve sonbaharda yapılırdı. En önemlisi ilkbaharda (haziran ayında) yapılanıydı. Bu toyda ülkenin bütün meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Hükümdarlıklar tasdik edilir veya gerekirse yeni hükümdar seçilirdi. Yönetime geniş yetkiler verilmesi de toy’un kararlarına bağlıydı.

Avrupa Hun Devleti’nde, Tabgaçlarda, Hazar Hakanlığı’nda, Peçeneklerde, Kumanlarda ve Oğuzlarda da meclisler bulunduğu ve bunların, değişik adlarla toy’un işlevini gördüğü anlaşılmıştır. Oğuzlarda millet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı meclislere Tirnek (dernek) deniliyordu. Göktürk ve Uygur hakanlıklarında da meclisler bulunuyordu. Bu meclislerin yetkileri çok genişti. Hükümdarın istekleri her zaman kabul edilmeyebiliyordu. Bilge Kağan, Göktürk şehirlerinin surlarla çevrilmesini, Budizm ve Taoizm propagandasının serbest bırakılmasını ileri sürdüğü zaman, toy, bu istekleri reddetmişti. Aynı şekilde, toy’un kağan adayını da, gerekçe göstererek kabul etmeme yetkisi vardı. Toy, Uygur Hakanlığı’nda, güçlü kumandanlardan veya devlet adamlarından birini kağan ilân edecek ölçüde yetkilerle donatılmıştı. Sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan “Kurultay” sözü, zamanla toy’un yerini almıştır.

İslâm medeniyeti çerçevesine girdikten sonra toy geleneği zamanla terk edilmiştir. Yönetim mekanizmasında yer almaya başlayan divan, bir halk meclisi değil, üst görevlilerin meydana getirdiği yetkili bir kuruldu. Hükümdarın meşruiyeti ise, artık Tanrı’nın verdiği kut ile değil, halifenin tanıması ile gerçekleşiyordu. Karahanlılar iktidarı, bir geçiş dönemi sayılabilir. Karahanlılarda, eski Türk geleneklerinin devam ettiği, kut’un önemini taşıdığı görülmektedir. Ancak, Büyük Selçuklu Devleti, yerli Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu bölgelerde kurulduğu ve hüküm sürdüğü için, yönetim anlayışında değişmeler meydana gelmiştir. Devlet teşkilâtında ve yönetiminde Büyük Selçuklu Devleti’ni örnek almış olan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de -değişiklikler olmakla beraber- aynı uygulama devam etmiştir. Ancak, Abbasî Halifeliğinin yıkılışından sonra, hükümdarın meşruiyetini Halifenin tanıması şartı kaybolmuştur. Yavuz Sultan Selim’den itibaren hükümdarlıkla halifelik tek şahısta birleştiği için, esasen böyle bir ihtiyaca yer de kalmamıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa’daki gelişmelerin de etkisiyle, devlet yönetiminde değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Bunun ilk örneği Sened-i İttifak’tır. Bu belge, demokrasiye geçişte ilk adım olarak kabul edilir. Padişahla âyân arasında yapılan bir anlaşma niteliğindedir. Padişahın bazı yetkilerini sınırlandırmaktadır. Bu özelliği ile Magna Carta’ya benzediği düşünülebilir. Ancak millî irade belirtisi taşıyan bir siyasî belge değildir.

Tanzimat ve Islahat fermanları, demokrasi yolunda atılan daha önemli adımlardır. Bunlarda halkı ilgilendiren, onun hak ve hürriyetlerini genişleten hükümler bulunmaktadır. Parlâmenter rejimin kurulduğu I. Meşrutiyet ise daha belirli çizgiler taşır. Tanzimat ve Islahat fermanlarının, çoğunluğu oluşturan Müslüman tebaa tarafından benimsenmediğini, yabancı dayatmaların sonucu olduğunu; I. Meşrutiyet parlâmentosunun ise, hakların kötüye kullanılması sonucunda fazla ömürlü olamadığını hatırlamamız lâzımdır. 1908 Meşrutiyetinden sonraki kısa dönem, hem parlâmentonun yeniden açılışı hem de kişi hak ve hürriyetlerinin genişlemesi açısından önem taşımaktadır. Ancak, bu dönem de uzun sürmemiş, yerini tek parti iktidarı ve oligarşik bir siyasî yapı almıştır.

Millî Mücadele, yeni bir anayasa yapılması ve “Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millette” olduğunun kabul edilmesi bakımından demokratik bir anlayış içinde sürdürülmüştür. Cumhuriyetin ilânından sonraki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri başarısız kalınca tek parti yönetimi, II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiştir. Ancak ondan sonra siyasî partilerin kurulmasına, serbest seçimlerin yapılmasına, iktidarın değişmesine imkân bulunabilmiştir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi gayretleri, 1945’ten bu yana sürdürülmektedir.

İnsanlık, geçirdiği uzun deneyimlerin sonunda, eksiklikleri ve zaafları en az olan siyasî rejimi demokrasi olarak belirlemiştir… 

– Toplumların nasıl ve kimler tarafından yönetileceği, insanları tarih boyunca çok yakından ilgilendirmiş olan bir mesele olarak gözükmekte?

İnsanların refah içinde, rahat, güvenli ve huzurlu yaşayabilmeleri siyasî rejimle yakından ilgilidir. Bu yakın ilişki, egemenlik kavramını daima ön plâna çıkarmıştır. Egemenliğin tecellî ettiği yüksek sosyal düzene devlet diyoruz. Devlet, emretme yetkisine sahiptir. Ancak, bu yeterli değildir. Emirlerini uygulama gücünün de bulunması gereklidir. Eğer yönetilenler, devletin emretme gücünü ve bu gücü kullanmasını meşru saymıyorlarsa, orada devletten değil, ancak zorba bir yönetimden söz edilebilir.

Her toplulukta değişik egemenlik anlayışları görülmüştür. Bu anlayışlar zamanla değişme gösterebilmiş, yeni şekiller almışlardır. Ama, ortak nitelikleri dikkate alırsak gelenekçi, karizmatik ve hukukî olmak üzere başlıca üç tip egemenlik anlayışı belirleyebiliriz. Gelenekçi egemenliğine göre, tarihî karakteri bulunan sosyal ve siyasî düzen kutsaldır. Eskiden beri süre gelmektedir ve değişmeyeceğine inanılmaktadır. Yönetim erkinin kimde bulunacağına gelenekler karar verir. Karizmatik egemenlikte ise, yönetme gücünün hükümdara doğrudan doğruya Tanrı tarafından verildiğine inanılır. Üçüncü tip egemenlik anlayışı hukukî temele dayanır. Egemenliğin nasıl kullanılacağı, kanunlar tarafından belirlenir. Hükümdar veya yönetici kadrosu bu kanunlara ve kanunlarla getirilmiş kurallara uymak zorundadır. Aksi hâlde, meşruluğunu kaybeder.

Demokrasi, sonuncu egemenlik anlayışının ürünüdür. Bu sistemde hukukun üstünlüğü ve önceliği, genel kabullerinin başında gelir. Demokrasi, bu yönüyle, tek kişi yönetiminden (mutlakıyet), az sayıdaki seçkin aydınların yönetiminden (aristokrasi) ve azınlık yönetiminden (oligarşi) kesin çizgilerle ayrılır.

Halkın iradesi her şeyin üstündedir…

Demokraside egemenliğin kaynağı halktır. Yönetim şeklini ve yönetici kadroyu halk belirler. Halkın iradesi her şeyin üstündedir. Siyasî rejimin iskeletini meydana getiren kanunları dahi bu irade yapar veya değiştirir. İnsanlık, geçirdiği uzun deneyimlerin sonunda, eksiklikleri ve zaafları en az olan siyasî rejimi demokrasi olarak belirlemiştir.

Demokrasinin değişmez, evrensel ilkeleri vardır: İnsanların doğuştan eşit ve hür olduklarının kabulü bu ilkelerin başında gelir. Ancak bu yetmez; yönetilenlerin, eşitliği ve hürriyeti koruyabilmeleri de gerekir. Bunun için de, demokratik ilkelere saygılı bir iktidar çevresinde azamî bağlılıkla birleşmeleri lâzımdır. Toplumu yönetecek otorite, o topluluğu oluşturan bütün fertlere dayanmalıdır. Böylece yönetenlerle yönetilenler özdeşleşeceklerdir. Bu noktada toplumla özel hayat arasındaki farklılıklar devreye girer ve bu da demokrasinin farklı özellikler kazanmasına yol açar.

– Mesele çerçevesinde, klasik bir soru olacak ama, demokrasi sizce amaç mı, araç mı? 

Siyasî hayatta demokrasinin alternatifi dikta rejimidir. Yani, bir kişinin veya küçük bir zümrenin keyfî idaresi demektir. Böyle bir rejimde ferdî haklar her an gasp edilebilir, itiraz hakkı tanınmaz, kimse yarınından emin olamaz. Hâkim olan, hukuk değil, silâhtır. Çünkü, ülke yönetiminde silâhlı güce dayanmayan hiçbir dikta rejimi ayakta duramaz. Ancak, demokrasiden en çok bahsedenler, nedense örtülü dikta tehlikesine hiç temas etmiyorlar. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz bu gerçeği yok sayıyorlar. Kısacası “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini dikta heveslerini gidermek için suistimal ediyorlar, Millet Meclisi’nde çoğunluğu sağladıkları zaman, kafalarındaki düşünceleri ve yüreklerindeki inançları millete kabul ettirme yoluna sapıyorlar. İktidar milletvekilleri, kendilerini aday listelerine koyan tek seçici durumundaki parti liderine itaatsizlik yapmayı akıllarından bile geçirmiyorlar. Böyle davrananlar parti dışına çıkarılıp nimetlerden mahrum kılınıyor. Bu suretle, parti lideri bütün gücü elinde toplamış bulunuyor. Bu durumun ise örtülü dikta rejiminden başka bir adla anılması mümkün değildir. Seçmene, vekilini değil, partiyi seçme tercihinden başka yol bırakmayan sistem bir garabetten ibarettir. Türkiye, diktayla yönetilmeyi hak eden bir ülke değildir. Öyle bir rejimin başına hangi eğilimde kimselerin geçeceği daima meçhuldür. Her iş kapalı kapılar ardında, gizli kapaklı görülürse milletin iyiyle kötüyü ayırt etme imkânı ortadan kalkar. Küçük bir grubun –şefin ve çevresinin- menfaatleri ön plâna çıkar ve millî menfaatmiş gibi takdim edilir. Denetim yolları ise kapalıdır.

Tarihin belkemiği, millettir… 

Son olarak, Türkyorum okuyucuları da hatırlayacaklardır, Türk tarih yazımında farklı bir metodun uygulanması gerektiğini belirtmiştiniz?

Üç bin yıllık Türk tarihinin devrelere ayrılması, tarihçilerimizi hayli meşgul eden bir hâdisedir. Tabiî ki, bu ayırım, tarihi olayların daha sistemli incelenebilmesi için yapılan bir tasniften ibarettir. Yoksa, akıp giden zaman içinde, tarihi, kesin hatlarla birbirinden ayrılmış çok farklı dönemler halinde düşünmek yanlış olur.
Batı dünyasında tarih-bizde de öğretilen şekliyle- ilk, orta, yeni ve yakın çağlar olarak tasnif edilmektedir. Bu sınıflandırma, Avrupa’nın kendi tarihi seyrine göre, tutarlı olabilir. Ama, aynı şablonu bizim tarihimize uygulamaya kalkışınca hatalı birtakım neticelere vardığımız görülüyor. Sormak lazım: Orta çağımız, niye M.S. 395’te başlasın? Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölündüğü tarihle, bizim o dönemdeki millî hayatımızın ilgisi ne?

Bunun gibi, tarihçilerimizi meşgul eden bir başka mesele de, maceralı ve dağdağalı mazimiz boyunca kurduğumuz devletlerin sayısı. Bazı tarihçiler Doğu’da ve Batı’da iki Türk devletinin sürüp gittiğini, buna bir de Cumhuriyet döneminin eklenebileceğini ileri sürüyorlar. Böylece, çok devlet kurmuş sayılamıyacağımızı iddia ediyorlar. Onlara göre, çok devlet kurmuş olmanın iftihar edilecek bir yanı yoktur. Çünkü, böyle bir gelişme, çok sayıda devleti de sürdüremediğimiz manasına gelecektir. Bir kısım tarihçiler ise, devlet olmanın şartlarını (İstiklâl, belli bir toprak, hutbe, sikke basımı, bayrak vb. gibi) tespit ediyor ve bu özellikleri taşıyan teşkilâtlı toplulukları “devle t” olarak vasıflandırıyor. O takdirde, tarih boyunca, çeşitli zamanlarda ve çeşitli bölgelerde, 70’ten, hatta 110’dan fazla devlet kurduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Bir de 16 Türk Devleti meselesi var. Âdeta resmîleşmiş görünen bu tesbit, her iki telâkkinin orta yerinde kalmakta, fakat hangi temel anlayışa dayandığı pek kestirilememektedir. Neden böyle oluyor? Tarihimizin devreleri ve millî devletlerimizin sayısı üzerinde dahi anlaşamazsak, daha az önemli diğer meselelerde fikir birliğine nasıl varabiliriz? Dikkat edilirse, anlaşmazlık konusunun temelinde, tarihin “devletler” mihveri etrafında incelenmesi temayülü bulunmaktadır. Gerçekten, bizim tarihimiz, Büyük Hun Devleti’nden başlayıp Cumhuriyet döneminde bitirilmekte, bütün tarihî hadiseler, ortaya çıkan veya kaybolan devletler ve hanedanlar esas alınarak nakledilmektedir. O dönemin sanat, kültür, ticaret, sanayi, edebiyat, ilim vb. gibi gelişmeleri ise –ister istemez- devlete ve onun hayatına bağlı kalınarak parça parça verilmektedir. Halbuki, meseleye bir başka açıdan bakılması da pekâlâ mümkündür. Devletler, teb’a, yani millet veya halk olmadan “devlet” olabilir mi? Bir siyasî teşekkülü, milletsiz düşünmek mümkün mü? Demek ki, tarihin belkemiği, aslında millettir. Tarih de, o milletin başından geçenleri yazılı olarak tespitten ibarettir. Devletler ise, milletlerin değişik zaman dilimlerinde kurdukları siyasî teşkilâtlardır. Bazı milletler, bazı dönemlerde istiklallerini kaybetmiş, bir zaman sonra yine kazanmışlardır. Böyle fasıla sırasında, bu milletler yok olmuş değildir. Ama, devlet esasına göre yapılan değerlendirmeler bu fâsılalar sebebiyle eksiklik arzetmektedir.

Milletleri meydana getiren en kuvvetli âmil ise “kültür”dür. Millet, kültürü ile var olur, onunla yaşar ve gelişir. Kültürünü kaybettiği zamanda da, artık millet olmaktan çıkar. (Meselâ, Tuna Bulgarları, soy itibariyle Türk oldukları halde, dillerinin, yaşayış tarzlarının değişmesiyle slavlaşmış; din değişikliği ile hıristiyan olmuş, böylece Türklük dairesinden çıkmışlardır). Denilebilir ki, millî tarih, siyaseti de içine alan, kültür tarihidir.
Devletler kurulabilir veya kaybedilebilir. Nitekim, tarihimiz boyunca bunun çeşitli örnekleri görülmüştür. Buna rağmen, milletimiz, varlığını sürdüregelmiştir. Tabiî ki, ideal olan, bağımsız bir siyasî kuruluş çerçevesinde yaşanmasıdır. Ama, böyle olmadığı zaman, millî tarihin kesintiye uğradığını kabul etmek pek isabetli görünmüyor.

Değişmeyen, kaybolmayan, hayatiyet ve dinamizm gösteren aslî unsur kültür’dür…

O halde yapılması gereken nedir?

Hem, devlet sayıları üzerindeki tartışmaları sona erdirmek, hem de daha sağlam bir temele dayanmak gibi önemli faydaları sağlamak üzere, tarihimizi, “millet-kültür” esasına göre değerlendirmek isabetli olacaktır. Çünkü değişmeyen, kaybolmayan, hayatiyet ve dinamizm gösteren aslî unsur kültür’dür.

Bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sinin, Büyük Hun Devleti ile, Avrupa (Batı) Hunları ile, Uygur Devleti ile büyük benzerlikleri bulunmayabilir. Ama, (Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümen vb.) bir takım tabir ve sıfatlar aynıdır. Bu aynîlik, aile, ahlâk telâkkisi, vatan sevgisi, fedakârlık, disiplin vb. gibi çeşitli kültür unsurlarında da görülebilir. İslâm medeniyeti çerçevesine girmemiz, kültür hazinemizi nasıl genişletmiş, fakat temel unsurların muhafazasını nasıl engellememişse, Batı medeniyeti dairesine girişimiz de aslî kültür unsurlarında büyük değişiklikler meydana getiremiyeceğe benzemektedir.

Aynı kültür temeline dayalı değişik siyasî teşekküllerin (devletlerin) var olduğu zamanlarda, pek çok âlim, sanatkâr, mutasavvıf şu veya bu Türk devletinin tâbiiyetinde bulunmaktan veya tâbiiyet değiştirmekten hiç rahatsızlık duymamışlardır. Safevî, Osmanlı, Akkoyunlu, Karakoyunlu dönemlerinde bunun sayısız örnekleri görülür. Doğu-Batı Kök-Türk Hâkanlıkları zamanında da saf değiştirmeler, aynı mânevî atmosfer içinde cereyan ettiğinden tedirginlik uyandırmayabiliyordu. Buna karşılık Cem Sultan’ın talihsiz misafirlik yılları, tamamiyle yabancısı olduğu bir muhitte geçtiğinden onu bedbaht ve harap etmiştir.

Kültür esasına dayalı millî hayat, bütün bir tarih hâlinde yazılırken, şüphesiz devlet gerçeğine göz kapatılmayacaktır. Bu da, milletin belli dönemlerdeki teşkilâtlanması olarak önemle ele alınacaktır. Böyle bir sistem, sanırız, kurduğumuz devletlerin sayısı üzerindeki tartışmanın önemini azaltacak, bize, tarihimizi yeni bir tasnife tâbi tutma imkânını da verecektir.

___________________________

Bu “kurgu söyleşi”, merhum Altan Deliorman’ın  “Orkun” dergisinde yayımlanan yazılarından derlenmiştir.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.