Sultanahmet-Ayasofya

28 Şub 2012

Cumhuriyet’in Bayramları (3) : Muhafaza ve Tashih

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

“Hâlbuki gerçeklik zannettiği törenler; tiyatro, dans ya da karnavaldan başka bir şey değildi. Diğer bir deyişle hayaliydiler.”

Milan Kundera*

Cumhuriyetimizin en mühim endoktrinasyon aparatlarından olan resmi milli bayramlarımızı sorgulamaya başladığımız serinin ikinci yazısında bayram günlerinin Türk tarihinin neresinde durduğuna bakarak tarihimizdeki diğer ehemmiyetli günlerle kısa bir mukayesesini yaptık.  Şimdi ise deryada neden özellikle bu damlaların diğer hadiselere nazaran tercihe değer bulunduklarını idrak etmeye gayret edeceğiz.

Bu sorunun yanıtı esasen, Cumhuriyet’in devri sabık olarak yaratmak istediği Selçuklu/Osmanlı dönemini ekarte ederek bir ezeli millet miti inşa etme çabasının yol açtığı çelişkilerin sebepleri ile aynıdır diyebiliriz. Cumhuriyet bir yandan Türklerin ne yüce bir tarihe sahip olduğunu vurgulayarak, çağın gereklerine uygun olarak Türk’e övünmeyi salık verirken, öte yandan bu övünmeyi bir toplu ayin şeklinde gerçekleştirmesi planlanan milli bayramları itina ile sadece kendi kuruluş süreci içerisinden seçerek, aslında milletin kendisiyle değil, cumhuriyetiyle övünmesini sağlamayı hedeflemiştir. Bu yolla, fiili olarak övünülen de milletin bin yıllardır damıtarak getirdiği milli kültür değerleri değil Cumhuriyetin iktibas ettiği değerler ve onun öncü sınıfı olmaktadır.

Resmi milli bayramlara konu olan günlerden herhangi bir tanesi bile aslında tek başına Türk Milleti’nin bu bayramlarda vurgulanan hasletlerinin bayramların öne çıkardığı açılardan övülmesi için yeterlidir. Bu sebeple meri milli bayramlar bir birinin tekrarı gibi tat vermektedir. Bayramları birbirinden farklılaştıran herhalde birinin gençlere, bir diğerinin çocuklara ithaf edilmesidir. Bu farklılaşma da olmasa birebir kopya bayram kutlamaları elimizde kalacaktır. Bu kadar kısa bir zaman aralığından vurgulanacak çok çeşitli nitelikler çıkartılamayacağı gibi o günlerin sahibi olan bireylere kendiliğinden bir kutsiyet halesi sağlayacaktır. Bu vasıta ile cumhuriyeti kuran milletin tarihinin genelinde farklı zamanlarda ortaya çıkan değişik yönleri, önemli şahsiyetleri ve ideolojik kabulleri dışlanmış, sadece tarihsel bir dönemin tercihleri ve bireyleri, lüzumlu ve değerli bile olsalar, ezeli/ebedi doğrular ve söyledikleri bir kesimin nezdinde “ayet” ( kusursuz ve zaman/mekandan münezzeh ) mertebesine ulaşmış karakterler olarak buzdolabına kaldırılmaktadır.

Bunun yanında bu uygulamalar, uluslararası siyasi statükoyu muhafaza etmek, ve Türk milletinin Viyana kapılarında aslında ne aradığını unutturup var olan politik sınırlar içerisinde batılı-çağdaş ancak evrensel bir mefkure sahibi olmadan yaşamasını sağlamak adına işlevsel olmuştur. Mesela, 19 Mayıs’ı milli bayram olarak kutlarken 29 Mayıs’ı “Önemli günler ve haftalar” kategorisine mahkûm etmek, kabaca, “zar zor kurtardığın elindeki vatana şükret, başkasının işine de bir daha burnunu sokma” anlayışının belleklere ince ince işlenmesi demektir. Milliyetçilerin referans isimlerinin başında gelen rahmetli Dündar Taşer “ Biz ne geri kalmış milletlerden biri, ne de milli kurtuluş savaşı vermiş milletlerin birincisiyiz “ diyerek Türk gençliğini kaybettikleri medeniyetin yeniden ihyasına davet ederken anlatmak istediği şey “yeninin keyfi için” bir kısım evrensel-tarihsel iddiaların terk edilmemesidir. Muhalefetimiz, bayramların bir hedef doğrultusunda işlevsel olarak kullanılmasına değildir. Bilakis, milli bayramların bu biçimde vazife ifa etmesini günümüz için zaruri dahi sayabiliriz. Bizim eleştirilerimiz, bayramlara cumhuriyet tarafından gördürülen vazifeyedir.

Bu bayram meselesinin ülkemizdeki var oluş şekli sadece bize has bir durum değildir elbette. Pek çok yeni milli rejim, bayramlar vasıtasıyla bir yandan milletini kutsamak muradındayken öte yandan büyük oranda rejimin millet tarafından kutsanmasını temin etme amacı gütmüştür. Bu kasti tercih, kendiliğinden, rejimin erdemlerini, milletin faziletlerinin önüne geçirmiş ve millet o rejime tetabuk sağladığı müddetçe övgüye mazhar konumu hak etmiştir. Kuruluş aşamasındaki politik düzenler adına gayet anlaşılabilir ve zamanın ruhuna uygun olan bu bayram tercihleri, siyasi nizamın devamlılığını sağlamak adına süreklileştirilmiştir. Ancak,  bizim sorduğumuz soru şudur ki; madem bu bayramlar fonksiyonel olarak tasavvur ediliyor neden yeni durumlara göre revize edilemiyor? Türkiye Cumhuriyeti’nin yürürlükteki resmi milli bayramlarının var olan milli/beynelmilel statükoyu korumacı karakteri bugününün Türkiye’sinde ve Dünya’sında pekte bir anlam ifade etmiyor. O zaman neden tarihimizden, zamanın ruhuna daha uygun, milli vicdanlarda ve geleneklerde daha yer etmiş tarihi hadiseleri eski resmi milli bayramların yerine ikame etmeyelim?

Bu kadar devletin işleyişinde ve milletin günlük pratiklerinde, iradeci bir müdahale ile dahi olsa, yerleşmiş olan icat edilmiş gelenekleri değiştirmekten böyle kıyafet değiştirmek gibi kolayca bahsetmek ne kadar doğru peki? Sorduğumuz suale cevabı kendimiz vermek adına 1 Mayıs’ın resmi bayram günü olarak ilanını ve 27 Mayıs’ın uzun yıllar milli bayram olarak kutlandığını hatırlatalım. Bayram günlerinde değişiklik yapılabilmesi için ilan edilecek günün enternasyonal bir karakter taşıması veyahut darbe olması(27 Mayıs Bayramı, 12 Eylül darbesi ile yürürlükten kaldırılmıştır) mı gerekir? Zaten yapılabilecek olası absürt bir bayram değişikliğine, sivil toplumun geliştiği ve demokrasinin sorunsuz işlediği bir ortamda milletin kendisi dur diyecektir.

Günümüzün milliyetçileri bana göre bu bayram meselesine bakışlarını biçimsellikten sıyırıp içeriğe yöneltmelidirler. En azından zamanında Nihal Atsız’ın tarihin sürekliliği bağlamında Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihine itirazını seslendirdiği “Türk Kara Ordusunun Kuruluşu Meselesi” isimli yazısına bir göz derip, bu meseleye aynı bağlamda yaklaşmayı deneyebilirler. Milliyetçiler, cumhuriyet rejiminin kendisine değil ancak öğretilerine, Mustafa Kemal sonrası dönemde ilk sivil-aydın kıyamını gerçekleştirenler(1944 Olayları) olarak, bu milletten kopuk ve milleti rejimin devamı adına değersizleştiren bayram uygulamalarına seslerini yükseltebilirler.

Madem artık Post-Kemalist dönemin inşasından söz açılmaya başlandı, “Milli Bayram” amentümüzü de masaya koymak gerekli değil mi? Nevruz gibi başlangıcı dahi belli olmayacak kadar kadim, medeniyet mirasımızla doğrudan ilintili ve Türk-İslam coğrafyasında yaygın olan bir kutlamayı neden “Milli Bayram” olarak düşünmeyelim örneğin? Post-Kemalist dönem içerisindeysek Kemalizm ayinlerinin halen daha bu derece kutsanması ne diye? Eski simgeleri yıkmadan, bir resmi ideoloji değişikliği kabil midir? Bu bayram meselesi hemen değişebilir/değişmelidir gibi ivedi bir öneri sunmuyorum. Bu dondurulmuş sınai adetlerin, politik muhafazakârlığın kalesi haline gelmiş milliyetçiler tarafından/arasında tartışılmaya açılması gerektiği kanaatindeyim. Sadece milli değerler söylemi üzerinden değil, modernizm eleştirisi bağlamında da bu bayramlar ameliyat masasına yatırılabilirler. Eğer bunun öncülüğünü milliyetçiler yaparsa, devlete evrensel mefkûresini yeniden kazandıracak değişimin önünde birilerinin durabilmesini pek muhtemel görmüyorum.

*Milan Kundera, The Unbearable Lightness of Being, HarperPerennial, New York, 1999, s.100

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. Ne yaptığını, neyi savunduğunu, neyi kutsadığını bilmeyen bir tek biz ( Ülkücüler, milliyetçiler) varız! Kemalistler zaten kendi düşüncelerine göre ilan edilmiş olan bayramları kutluyorlar. Karşı grup desen zaten bayram filan dinlemiyor, elinden gelse… Bizler ise her zaman ki gibi muğlaktayız! Neyimiz tastamam belli ki? Bize ait ki? Mesela şair konusuna değinmişti bir yazar, Hüseyin Nihal Atsız ve Necip Fazıl Kısakürek misallerini vermişti…

     

    yorumcu