Tarihi Yarimada Gece

18 Şub 2012

Cumhuriyet’in Bayramları (2): Mukayese ve Muhakeme

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

Bir önceki yazımızda tarihi atıfların ulus-inşa sürecinde üstlendiği rol ve milliyetçilerin politik dünyasındaki ehemmiyeti üzerinden şu soruyu sormuştuk: Neden ulus-devletler ve bizim misalimizdeki Türkiye Cumhuriyeti, milletinin sürekliliğine bu kadar önem verirken, milli bayramları, bu devamlılık içerisinde vuku bulmuş pek çok kritik günden değil de, yeni rejimin teşekkül vetiresinden seçmeyi tercih eder? Şimdi, aynı soruyu sormaya mukayeselerle devam edelim.

19 Mayıs 1919 düşmanın Anadolu’dan sürülmesinde kritik bir tarihtir. 1683’den beri sahip olduğu topraklardan tedricen ricat eden bir milletin, azim ve kararlılıkta bu duruma yeter diyeceği güne giden sürecin bir merhalesidir belki de. 19 Mayıs’ın Anadolu’daki varlığımız açısından çok mühim bir gün olduğuna dair kimsenin en ufak bir kuşkusu mevcut değildir. Gazi Paşa’nın deyimiyle “ahmak düşmanın 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasıyla gafletten uyanan millete” Anadolu’yu muhafaza için istikamet kazandırılmasının önemli bir adımıdır. Bütün bunlarla beraber insan şunu sormadan edemiyor; 19 Mayıs 1919 tarihini Türk tarihinin diğer mana yüklü günlerinden hiyerarşik olarak üstün kılan nedir? Çünkü verilen “Milli Bayram” sıfatı, bu sıfata haiz olmayan diğer olaylar karşısında Cumhuriyet’in nezdinde bu tarihe öncelik/üstünlük kazandırıyor. 19 Mayıs’a yukarıda belirttiğimizden daha farklı bir perspektifle bakacak olursak; bir devin, zaten kendisinin olanı, cüce bir gaspçının elinden kurtarma mücadelesine başlamayı geçmişindeki en büyük birkaç hadiseden biri olarak taltif etmesi biraz tuhaf değil mi? Eğer kendinizi, çok yaralar almış olsanız bile “hasta” bir dev olarak görüyorsanız tuhaf, ancak kendinizi o cüce ile denk tutuyorsanız tabi ki değildir.

Şimdi durup bir soralım; örneğin, tarih derslerinde dünya tarihinin tasnifinde çağ kapatıp açan bir olay olarak nitelediğimiz İstanbul’un fethi, 29 Mayıs, resmi müfredatta genel dünya tarihi açısından bu kadar önem arz ediyor da Türk tarihi açısından 19 Mayıs kadar bir anlam ifade etmiyor mu? Türk milletinin bir ferdi olarak çok naif bir mülahazayla bile ben 29 Mayıs tarihinin, milletin değerler ve öncelik çerçevesinde daha yukarılarda değerlendirildiğine kaniyim.  İşte bundan dolayıdır ki devletin resmi bayramı 19 Mayıs, devlet eliyle metazori kutlanırken, insanların o güne dair duydukları heyecan çocuklarını stadyumlarda veya diğer resmi geçitlerde görmekten öteye pek de geçemezken, 29 Mayıs gününün direkt olarak sivil toplum tarafından yani bizatihi milletin kendisi tarafından, belediyeler, dernekler, siyasi partiler vb. marifetiyle bayram gibi kutlanması milletin nezdinde de gayri-resmi bir hiyerarşinin mevcut olduğunun bilinç altı ihsaslarıdır. Bugünlerde vizyona girecek olan “Fetih 1453” filmi için 20 Milyon dolar civarı bir masrafın riske edilebilmesi, milletin bu tarihi hadiseye göstermesi varit olan teveccüh sebebiyledir. Bir de çekilecek ya da ancak devlet desteğiyle çekilebilmiş olan 19 Mayıs günü veya  “Milli Kurtuluş Savaşı”(Bu terimi de sorunlu bulduğumu belirtmeliyim. Başka bir yazıya bunu da açabiliriz.)  ile ilgili bir yapımı mukayese edin. Ne dersiniz, 19 Mayıs, devletin zorla ayakta tuttuğu bir mit görüntüsü sergilemiyor mu?

Tabi mesele sadece 19 Mayıs tarihi ile de sınırlı değildir. 23 Nisan tarihinde Ankara’da açılan meclis sadece fiili olarak değil resmi olarak da İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın devamı iken meclisimizin açılışını, I. Meşrutiyet’in ilanı olan 23 Aralık 1876 yerine 23 Nisan 1920’de kutlamamız bir fonksiyonel nisyan örneğidir. Bazı devlet kurumlarının cumhuriyetin ilanından daha eski kuruluş tarihlerini ilk fark ettiğimdeki şaşkınlığım, sanki her şey cumhuriyetle başlamış algısının yarattığı tahribatın bir sonucu. Meclisimizin de diğer pek çok devlet kurumu gibi ihdas edilme tarihi imparatorluk çağına dayanır. Eğer mesele, imparatorluk döneminde meclis mevcut bile olsa millet iradesinin saltanatın vesayeti altında olduğu iddiası ise, pekâlâ ilk mecliste başlangıçta saltanatın egemenliğini tanımıştır. Bu şart altında da, “Milli Egemenlik” bayramı için, saltanatın ilgası veyahut cumhuriyetin ilanı daha münasip birer gün olmaz mı? Hatta daha ileri gidersek, çok partili siyasal pratik, milli egemenliğin daha gerçekçi bir biçimde hayata geçişini ima etmez mi? Veyahut şöyle soralım, çok partili yapıya sahip Meclis-i Mebusan mi yoksa ikinci grubun cebren ve hile ile dağıtılmasından sonraki tek partili Büyük Millet Meclisi mi milletin egemenliği perspektifinden daha çok temsil meşruiyetine haizdir? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.

Resmi milli bayramlar arasından varlığıma en tuhaf geleni ise 30 Ağustos “Zafer Bayramı” dır. Bu bayramın kutlamalarının diğerlerine nazaran daha sönük geçmesinin nedenini bir düşünelim örneğin. Çok derinlerde bir şey aramaya ihtiyaç yok, cevap vazıh; okulların tatil olması. Bu bile tek başına bayram kutlamalarının esasında ne kadar zorlama olduklarına delil. “Ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacak olan Türk çocuğuna” aşağı yukarı dört yüzyıllık bir millet-i mahkumenin denize dökülmesini en büyük zafermiş gibi yutturmaya çalışmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Ki nitekim Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, 30 Ağustos tarihinin deryada bir damla olduğunu idrak etmekte ve ahval ve şerait ne kadar çetin olmuş olsa da, Yunan’ı memleket topraklarından çıkarılmasıyla gururlanmanın, bu büyük tarih karşısında ancak zillet olacağını görmekte gecikmemektedir.

Şimdi, bu misallerimiz ve mukayeselerimiz pek mümkündür ki anakronizm tenkitlerine uğrayabilir. Bu kritikler bizim hesabımıza muteberdir. Ancak, bu durumda dahi şu soru masamızda durmaya devam etmektedir: Çağın gereklerine ve ulus /rejim inşa süreçlerindeki işlevselliğine atfen vacip faaliyetler olarak mülahaza etsek bile bu bayramlar, bugün cumhuriyetimizin ve dünya düzeninin ulaşmış bulunduğu noktada gözden geçirilmeye muhtaç değil midir? Zihinlerde yakmaya çalıştığımız ışık, tevarüs ettiğimiz icat edilmiş geleneklerin meşruiyetini sorgulatabilmektir. Vahye dayandığı kabul edilmedikçe meşruiyet, zamana ve mekâna mahpustur. O zaman biz yine ısrarla sualimizi sorup,  bir sonraki yazımızda yanıtımızı aramaya devam edelim: Hangi sebeplerle “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız “ diyen bir Cumhuriyet, bağrından çıktığını iddia ettiği milletinin tarihinin en önemli günlerini sadece beş yıllık bir zaman aralığından seçer?…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.