istanbul yarimada

12 Mar 2012

Çin Hıristiyanlaşırsa ne olur?

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK


“Zengin sarayında otururken, fakirin onun kapısında beklediği sosyal düzenin onaylayıcısı olarak kullanıldığı için “Tanrı”, Marksist eleştiri karşısında savunmasızdır. Ancak bu durum bütün tek tanrılı dinler için geçerli değildir. Tanrı fikrini Marksist ideallere çok daha yakın bir şekilde kullanan Amos, İşaya veya Muhammed, sosyal adaletsizliği mazur gören bir Tanrı’yı şiddetle reddederlerdi.”

Karen Armstrong ( Tanrı’nın Tarihi )*

Bundan iki sene kadar önce sitemiz yazarlarından saygıdeğer Mehmet Akif Hocam, bana uluslararası ilişkiler açısından beyin jimnastiği olacak bir soru yöneltmişti. Soru şu idi; Eğer Çin Komünist Partisi bir karar alıp halkını Müslümanlaştırırsa ne olur?  Soru, kısa, orta ve hatta uzun vadede dahi tahakkuk etmesi pek de ihtimal dairesine alınmayacak bir hadise suretinde kafamda belirdiği için, bu derece dramatik bir değişikliğin ancak “Armagedon/Melhame-i Kübra” gibi dehşetengiz bir vaka ile neticelenebileceğini belirtmiştim. Ortaya çıkacak bu derece zinde bir Müslüman kuvvetin, dünyadaki siyasi muvazeneyi yerle bir edeceğini düşünmüştüm. Açıkça belirtmek gerekirse, Çin Hükümeti’nin toplumuna bir dini kabul ettirme ihtiyacı duyup, bu yönde hareket edebileceği pekte tasavvur edebildiğim bir şey değildi.

Bu soruyu ve cevabı hatırıma getiren ise geçtiğimiz günlerde ABD’nin en önemli dış politika dergilerinden olan “Foreign Policy” dergisinin internet sitesinde 15 Şubat günü yayınlanan bir yazı oldu. Yazının müellifi Eric Fish, “ Çin’in İsa’ya Gelme Zamanı: Pekin Nasıl Din Sahibi Olur?” başlığını verdiği yazısında, Çin Komünist Partisi’nin halkını Hıristiyanlaştırma politikası gütme olasılığını konu edinmiş. Ben ise bu makaleden hareketle, sayın hocamın sualinin aksi istikametinde Çin’in Hristiyanlaşma meselesinden bahsetmeye çalışacağım.

Eric Fish’in makalesine göre Çin Hükümeti halen daha resmi olarak dini Ortodoks Marksist algılarla olumsuz bir olgu olarak değerlendirme eğilimi gösterse bile, bir takım sebeplerle dini canlanmanın toplumun sosyo-psikolojik sağlığı açısından elzem olduğunu düşünmeye başlamış bulunuyor. Buna göre artan refah hiçbir metafizik sorumluluk taşımayan materyalist bir toplumda ciddi moral krizler meydana getiriyor. Geçenlerde Çin’de yaşanmış bir olay, Çin toplumundaki materyalist zihniyetin pejoratif kesifliğini gözler önüne sermiş. Kameralara yakalanan görüntülerde bir sürücü arabasıyla çarpıp yaraladığı kızı kısa bir süre tereddütten sonra bilerek ezip öldürüyor. Etraftan geçenlerde düşen kızı görmezden gelip yollarına devam ediyorlar. Şoförün sorguda söyledikleri kanları donduracak cinsten; ölü bir kızın kendisine maliyetinin yaralı olandan daha az olacağını söylüyor. İşte bu hadise Çin toplumunun içinde bulunduğu maddeci ahlaki çöküntünün boyutlarını işaret edip toplumda tartışma başlatıyor. Buna benzer olayların artması cemiyetin bir ahlaki değerler manzumesine ihtiyaç duyduğu fikrini Çin Komünist Partisi’nin bir kısmına düşündürtmekte.[1]

ÇKP yıktığı ahlaki sistemin yerine seküler bir yenisini ikame edememesinin sonucu olarak, toplumuna kendi çıkarlarına da zarar vermeyecek bir din arayışına girmiş bulunuyor. Kendi çıkarlarına uygun olması için İslam gibi sosyal/siyasal/ekonomik hayatın her yerine yayılma temayülü gösterebilen bir din yerine Sezar’ın hakkını ÇKP’ne vermesini beklediği Hristiyanlığı tercih ediyor. Üzerine birde Protestan/Püriten/Kalvinist Ahlak öğretisinin çalışmaya verdiği değeri de eklersek, nasıl da bir kaç ihtiyaç birden karşılanmış oluyor. Çin toplumu hem eskisi gibi sıkı çalışma temposundan bir şey yitirmeyecek hem de boyutları toplumsal kriz noktasına gelebilecek bir cinnet haline mani olunmuş olunacak.

Bunlarında ötesinde Çin’in aslına bakarsanız Marx’ın öğretisinden de pek uzaklaştığı söylenemez. Marx’ın meşhur “Din kitlelerin afyonudur” cümlesinden mülhem, yine onun öngördüğü şekilde din partinin toplumu kontrolünü sağlaması amacıyla Marx’ın gösterdiği hedefin(dini ortadan kaldırmak) tam tersi istikametinde işlevselleştiriliyor. Belli bir kısmında refah ve zenginlik inanılmaz seviyelere ulaşırken halen daha karın tokluğuna çalışan çocuk işçilerin ciddi rakamlarda bulunduğu bir toplumda sosyal huzursuzluğu pasifize edecek enstrümanlara ihtiyaç vardır elbette. Son zamanlarda ÇKP’nin köylülerin topraklarını keyfi kamulaştırmalarına karşı yer yer yükselen cılız seslerin büyüme ihtimali, kitlelere afyon ithalatına olan zaruret mülahazasını daha da arttırmakta. Arap Baharı ile başlayan otoriter rejimlere karşı yükselen öfkenin kendisine sıçraması kaygısı da toplumun acılarını Hıristiyanlık ile dindirme arzusunun nedenlerinden biri olabilir. Komünist Parti, kendisi tokat attıkça öteki yanağını dönecek bir toplum arayışında. Yükselen orta /üst sınıfın olası değişim taleplerinin nasıl konsolide edileceği de ciddi bir soru olarak sırasını beklemekte.

Çin’deki bu durum bana Marx’ın üretimi büyütmenin gereği vurgusuna binaen ÇKP’nin kapılarını kapitalist sermayeye açmasını hatırlattı. Bir komünist partinin, Ekonomik Büyüme Teorisi’nden bu şekilde istifade ederek, din ile ilgili sözlerinden de aksi yönde faydalanarak sömürünün seviyesini nasıl yükselttiğini görme imkânı olsa, Marx’ın dilini ısıracağına eminim. Bahsi geçen komünist rejimin batıda değil de Çin’de olması da herhalde o da bir başka gurur tablosunu oluştururdu. Tabi muhtemel karşılık; “Asya tipi üretim tarzından çıkacak komünizm ancak bu kadar”

Hıristiyanlık meselesinin Çin’de geldiği boyutu kavramak için bazı tahmini rakamlara bakmak yeterli. Eric Fish’in yazısına göre; 1949’da Çin’deki Hıristiyan sayısı bir milyonun altında. Şu anda resmi rakamlara göre 21, bağımsız tahminlere göre 130 milyon Hıristiyan Çinli bulunmakta. 30 yıl içerisinde ulaşılması öngörülen rakam ise 400 Milyon.[2] Çin’in yanı sıra şu an bulunduğum Amerika’da şahit olduğum başka bir durum ise diğer Doğu Asyalı milletlerin arasında da Hıristiyan dinine geçmenin ciddi bir trend olduğu. Geleneksel felsefelerinin kapitalist yaşam tarzına intibakta yarattığı sıkıntılar sebebiyle ateist şekilde yetişen ekonomik olarak büyümekte olan Doğu Asya milletlerinin yeni nesilleri, manevi boşluğu “Oğul İsa” aşkıyla doldurma eğilimdeler. Peki, neden İslam aşkı değil? Yeni Hıristiyan olmuş Koreli bir arkadaşımın sözleriyle “İslam’da sevgi yok(!)” da ondan. “Terörist Müslüman” figürünün politik olarak gördüğü vazife ötesinde, Doğu Asya’da böyle kullanılabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim açıkçası. Şu anda benim gördüğüm ahval ve şerait; “Batı Doğu Asya’ya, Doğu Asya Hıristiyanlığa gebe” maalesef.

Mehmet Akif Hocamın sorduğu soruya atfen bir kez daha soralım, peki öngörülen gerçekleşir ve Çin Hıristiyan olursa ne olur? Bence şu aşamada bir şey kestirmek zor. Uluslararası politikada dinin belirleyiciliği, uzun vadede bu sorunun yanıtını billurlaştırmaya başlayacaktır. Ancak, kestirmeden şunu söyleyebiliriz ki; İslam Âlemi ve onun zinde kuvveti Türkiye için pekte iyi olmayacağı kesindir. Bu sebeple ileriki dönemin en önemli meselelerinden olacak Çin ve Doğu Asya’ya Türkiye’nin de yavaştan eğilmeye başlama mecburiyeti dağlar kadar uluslararası problemin yanı başında durmaktadır.

*Karen Armstorng, A History of God, Ballantine Books, New York, 1994,s.355

[1] Eric Fish, China’s ‘Come to Jesus’ Moment, http://www.foreignpolicy.com/articles/2012/02/15/china_christian_awakening?

[2] Eric Fish, China’s ‘Come to Jesus’ Moment, http://www.foreignpolicy.com/articles/2012/02/15/china_christian_awakening?

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.