Topkapi Sarayi

2 Nis 2013

Buralar hep tarla mıydı? Nasıl Türkiye oldu?

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Büyük Türk Muhaceretine Motivasyon Kaynakları Temelli Bir Bakış

Bitlis/Ahlat - Selçuklu Mezarlığı

Bitlis/Ahlat – Selçuklu Mezarlığı

Türkler gibi tarihi yolculukları boyunca dünyanın seyrini pek çok defa değiştirmiş, değiştiremediği demlerde de değiştirme azminde olmaya gayret etmiş bir milletin etki potansiyelinin kendine mahsus vasıflarla temayüz etmesi tabiidir. Bu tabiiliğin çoğu zaman bir ahenk ve harmoni şeklinde görüldüğünü ifade etmekte de bu manada bir beis olmasa gerektir. Bilinen tarihlerinin en başından itibaren Türklerin sosyal hayatlarında görülen intizamın diğer alanlarda da belirleyici olduğunu, anılan intizamın yalnız zorlu coğrafyalarda yaşamanın beraberinde getirdiği bir zaruret olarak izahının yeterli olamayacağını ifade edebiliriz. Büyük medeniyet havzaları vücuda getirmiş olan Türklerin sosyal hayatlarındaki intizamın varlığı ve intizamın maşeri iddia ile buluşmasının ortaya çıkardığı sinerji tarihe yön verebilen beşeri kudretin ana kaynağıdır. Şüphesiz bu beşeri kudrete şekil veren, muhteva kazandıran amillerin başında da kültürel kodlar gelmektedir. Kültürel kodlarda Türklerin binlerce yıllık yolculuğunun izleri bulunmaktadır. Kültürel kodlar bahsinde iki mesele hemhal olmuş ve milletin tarihin ana aktörlerinden olmasının temel belirleyenleri olarak tezahür etmiştir: “İntizam” ve “Maşeri iddia”. Bu iki noktayı dâhil etmeden Türklerin tarihi serüvenini izaha kalkışmak beyhude bir çaba olur. Bu kabulden hareketle biz dahi Anadolu’nun vatanlaşma sürecini, özelde XI. yy. ve XIII. yy. arasındaki devasa nüfus hareketlerini idrak etmeye çalışırken bu iki büyük motivasyon kaynağını, mücerret-müşahhas yönleriyle, göz önünde bulundurarak izaha gayret edeceğiz. Bu gayret esnasında tarihi hadiseleri ortaya koyarken “ne olmuştur?” sorusunun cevabı olabilecek nakilci aktarımların sınırlarını aşma cehdi göstermek ve “niçin olmuştur?” sualinin peşinden gitmek arzusundayız.

Türklerin Anadolu’ya ilk girişleri IV. asrın sonu ve V. asrın başlarında Hun ve Sibir Türklerinin akınları marifetiyledir. Sonrasında bunlara Kıpçaklarda katılmıştır. Abbasi halifelik ordusunun ana muharip gücünü Türklerin oluşturduğu IX. yüzyılda da Türkleri Anadolu’da görmekteyiz. XI. yy-XIII. yy. arası yoğun nüfus hareketleriyle Anadolu’ya girişi gerek mahiyeti gerekse küresel etkileri bakımından öncekilerden ayırt etmek elzemdir. Anılan yüzyıllarda proto Moğol bir kavim olan Kıtayların ve sonrasında da Moğolların etkisiyle Türkistan içlerinden Harezm ve Azerbaycan güzergâhıyla Anadolu’ya akan Türk nüfusu betimlemek için göl-nehir metaforu münasip olacaktır. Su seviyesi düşük vaziyetteki göle debisi hayli yüksek bir nehrin asırlarca akması olarak tarif edilebilir bu zaman diliminde Anadolu’da yaşananlar.

960 yılında Türkistan’da 200.000 çadırlık büyük bir Türk nüfusun topluca Müslüman olması ve bu vakıadan sonra kısa kabul edilebilecek bir sürede neredeyse bütün Türklerin müslümanlaşması milli tarihimizin dönüm noktalarından birisidir.1 Anadolu’yu vatanlaştıran devasa Türk muhaceretine liderlik ederek yeni yurdun banileri sıfatını kazanan Selçukluların atası Selçuk’un Müslüman olması da aynı döneme rastlar. Türklerdeki maşeri iddianın müslümanlaştıktan sonra İslami form kazanmasının ilk örneklerinden birisidir Selçuk Bey. Zira eski dinini bırakıp Müslüman olmasının hemen akabinde gazalara çıkmış ve kalan ömrünü bu gayret ile vakfetmiştir. Benzer bir durum Karahanlılar içinde söz konusudur. Onlar da İslamiyet’i kabul ettikten hemen sonra henüz müslümanlaşmamış Uygurlara karşı gazalara girişmişlerdi. Bilindiği üzere Türklerin sonraki bin yılı da dünya coğrafyasının dört bir yanında aynı gaye üzere mücadelelerle geçti. Anadolu’nun vatanlaşması derken kast edilen Türkleşmenin aynı zamanda İslamlaşma olduğu muhakkaktır. Bu aynilik durumunun Türklerin İslam ile gerçekleştirdikleri hızlı ve uyumlu hemhal olma halinden kaynakladığını söyleyebiliriz.

Selçuk’un torunlarından Tuğrul ve Çağrı Bey’lerin çağı Türk muhaceretinin akışının planlanması ve bu planlamaya uygun ilk tatbik örneklerinin ortaya konulması bakımından büyük önem taşır. Kıtayların baskısıyla batıya savrulan Türk boy ve aşiretleri, Maveraünnehir bölgesine doğru birbirlerini iterek yoğun bir göç dalgası oluşturmuştu. Bu bölgede ilk Müslüman Türk devletleri sayılan Karahanlılar ve Gaznelilerin hâkimiyet sahasına girmekteydi. Kurdukları yerleşik düzen yoğun Türk göçleriyle sarsılan ve bu büyük nüfusa hâkim olmakta sıkıntı yaşayan bu devletler hareketli Türk nüfusu kontrol etme amacına yönelik müdahalelerde bulunmaktaydı. Çoğu zaman oldukça sert olan bu müdahaleler Türk göçebe nüfusu yeni arayışlara sürüklemekteydi. Esasen bu hareket halindeki kitlelere göçebe demek pek uygun olmayabilir. Belki de semi-nomadizm, yarı göçebelik kavramı daha münasiptir. Bu yeni arayışların en mühim gayreti Çağrı Bey’in üç bin atlıyla yeni bir yurt bulmak için keşif akınına çıkmasıydı. Çağrı Bey 1015 yılında emrindeki birlikle tarihin seyrini değiştirecek bir keşfe çıkarken Tuğrul Bey’de buyruğundaki halkıyla yerleşik Türk devletlerinin baskısından azade olabileceği Aral’ın kuzeyindeki çöllere çekilmişti. Çöllere çekilen nüfusun yoğunlundan olsa gerek bahsolunan coğrafya uzun yıllar Oğuz Çölleri namı ile anılacaktı. Çağrı Bey’in 1015-1021 arasında gerçekleşen akını, Azerbaycan üzerinden 1017-18 yıllarında Anadolu’ya uzanacaktı. Azerbaycan’dan geçişte Çağrı Bey’e bölgedeki Türk aşiretlerinden de katılım olacak ve tahminen 5-6 bin civarındaki Türk akıncısı Doğu Anadolu’ya giriş yapacaktı. İlk defa Türk akıncılarıyla karşılaşan Doğu Anadolulu Süryani ve Ermeni tarihçilerin Çağrı Bey ve akıncıları hakkındaki betimlemeleri hayli ilgi çekicidir.2

Keşif seferinin sonunda, 1021 yılında yoğun Gazneli takibinden sıyrılarak kardeşi Tuğrul Bey’e ulaşan Çağrı Bey’in Anadolu ile ilgili kanaatleri yeni yurdun bulunduğunu müjdeler nitelikteydi. Doğu’dan yoğun bir şekilde devam eden Türk göçlerinin değiştirici ve dönüştürücü etkisini her alanda görmek mümkündü. XI. yüzyılın ilk çeyreğinde Gazneli ve Karahanlı baskısından tam anlamıyla beka problemi yaşayan Selçuklular, yoğun Türk göçü neticesinde aynı yüzyılın ikinci çeyreğinde 1040 yılında kısa bir süre öncesine kadar karşısında varlık gösteremedikleri Gaznelilere karşı kesin bir zafer kazanacaklardı. Şüphesiz bu zaferin, Dandanakan’ın nedeni durmaksızın devam eden ve ileride yoğunluğu sebebiyle Selçukluyu da zorlayacak Türk göçleriydi. Bu noktada Türk nüfus hareketleriyle ilgili bir meseleyi izah lüzumu bulunmaktadır. Türkler’in anılan yüzyıllarda gerçekleştirdiği göçler, devamla Anadolu’ya girişleri yalnız bir askeri gücün sevki şeklinde değil bir milletin önemli bir kısmının topyekûn yer değiştirmesi olarak vuku bulmaktaydı. Kadınları, çocukları ve ağırlıklarıyla bir nüfus hareketi söz konusu idi. Osman Turan hoca merhum bu geniş kitleleri “seyyar devlet” olarak tanımlar ki; doğrusu pek isabetli bir tanımlamadır.

Anadolu’ya dair Çağrı Bey’in Tuğrul Bey’e aktardıkları ile bir nesil sonra Afşin Bey’in Sultan Alparslan’a aktardıkları tam bir paralellik arz etmekteydi. Anadolu’ya hâkim olan Bizans İmparatorluğu Anadolu’nun doğusunda yoğunlaşan Ermeni ve Süryanilere siyasi ve dini baskı yapmakta, bu nedenle yerel halkta ciddi bir memnuniyetsizlik bulunmaktaydı.3 Bizans İmparatorluğu’nun yerel unsurlarının savaş kabiliyeti Türk akınlarına karşı durabilecek seviyede sayılmazdı. Ayrıca Anadolu coğrafya itibariyle diğer ülkelerin askeri baskı alanının uzağında yer almaktaydı. Dandanakan ile devlet kuruluşunu tamamlayan Selçuklular 1040’dan itibaren “seyyar devleti” hakiki devlete dönüştürmüş bulunuyorlardı. Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı kabul edilen Tuğrul Bey’in doğudan akan Türk nüfus selini Anadolu’ya kanalize etmek için gösterdiği gayreti şükranla yâd etmek gerekir. Kısa sayılabilecek bir süre öncesine kadar kendisi de boyunun başında yerleşik devletlerin baskılarından muzdarip bir Türkmen Beyi olan Tuğrul Bey, bu tecrübenin ve kendine mahsus ferasetinin de etkisiyle tarihe geçecek bir yapıcılıkla davranmıştır. Belki de bu şahsi arka planı olmasaydı, yoğun göçleri himayede ve onlara yol göstermede bu denli muvaffak olamayacaktı.

Bu yıllarda Büyük Selçuklu Devleti’nin mühim bir sınavı da başarıyla verdiğini görmekteyiz. Yoğun Türk göçünün Anadolu’ya bitişik İslam topraklarında da bir takım zararlara sebebiyet vermesi üzerine 1044’de Abbasi halifesinin Tuğrul Bey’e elçi göndermesi dikkat çekicidir. Elçinin talebi ve Tuğrul Bey’in cevabı Türk nüfus hareketinin büyüklüğünü göstermesi bakımından önemlidir.

Aynı şekilde Diyarbakır’daki Mervani emirinin Tuğrul Bey’e Oğuzları şikayeti ve Tuğrul Bey’in yanıtı da göçlerin yoğunluğu ve planlamasını gösterir mahiyettedir. Kendisine Türkmenlerden şikayet eden Diyarbakır emirine Tuğrul Bey: Türkmenlerin maksadının Anadolu olduğu, bir uç beyi olarak onlara yardım etmesi gerektiğini belirtmektedir.4

Bu vakıalar Selçukluların iki zaruret karşısında herhangi birini feda etmeden yollarına devam etiklerini göstermektedir. Selçuklular hem doğudan akan soydaşlarına yurt bulmak hem de dindaşları olan yerleşiklerin hukukunu korumak durumundaydılar. Soydaşlarını tercih edip dindaşlarını kaybedebilirler ya da dindaşlarından yana tavır benimseyip soydaşlarını yönlendirme kabiliyetinden yoksun kalabilirlerdi. Oysa Tuğrul Bey, bu iki sıkıntılı tercihe karşı yeni bir alternatif politika tasarlayarak hem yeni oldukları bu coğrafyada büyük Türk nüfus hareketi nazarında hem de sonrasında siyasi bayraktarlığını devralacağı İslam dünyası nazarında prestijini arttırdı. Türk nüfus selini İslam topraklarına zarar vermeden Anadolu’ya, gaza ruhu üfleyerek akıtmayı başardı. Bu akışın meydana getirdiği yol asırlarca kullanıldı. Bu akış esnasında merhum Ömer Lütfi Barkan hocanın “Kolonizatör Türk Dervişleri” adını verdiği ve meşhur makalesinde etraflıca izah ettiği sufilerin yapıcı etkileri pek önemlidir. Müslümanlaşmanın henüz çok yeni olması sebebiyle İslami yönlendirmeye, yeni yurt tutma zarureti nedeniyle de coğrafi yönlendirmeye çok açık olan hareketli Türk kitleleri kolonizatör dervişler marifetiyle bu iki önemli ihtiyacını giderme noktasında ciddi mesafeler kat etmiştir. Birçok yerde göçebe nüfusun konduğu yerler kendilerinden önce yeni bir tekkenin yapıldığı mahaller olmuştur. Kolonizatör dervişler öldükten sonra da mezarlarının dini ve milli mekân hüviyetine bürünmesiyle hizmetlerini devam ettirmişlerdir, esasen halende devam ettirmektedirler.

1048’de  Selçuklu’nun  Pasinler  ovasında  Bizans  ordusunu  mağlup  etmesi  Anadolu’ya  akan Türkmenlerin Selçuklu ordusunun himayesinde ilerleyişinin önünü açmıştır. Bu savaştan sonra yapılan antlaşmada Bizans’a kabul ettirilen şartlardan birinin de İstanbul’da Emevilerin baskısıyla yaptırılan ve harap halde olan caminin onarımı ile hutbenin Fatimi halifesi adına değil Abbasi halifesi adına okunması olması dikkat çekicidir. Zira askeri başarı sonrası yapılan siyasi antlaşmada karşı tarafa kabul ettirilen bu şartlar Türklerin X. asırda zayıflayan İslam dünyasının yeni hamisi olduğunu gösterir nitelikyeydi. Çağrı Bey’in ilk Anadolu akınından 1071’e kadar olan süreç Bizans’ın direncinin kırıldığı, muhkem kalelerinin tahrip edildiği, ünlü generallerinin defalarca mağlup edildiği ve hızla ilerlenen bir zaman dilimidir. Kutalmış, İbrahim Yınal, Afşin, Porsuk, Artuk, Saltuk, Gümüştekin, Savtekin gibi ünlü Türk komutanları İstanbul önlerine kadar akınlar düzenlemiş, karşılarına çıkan Bizans ordularını kesin zaferlerle dize getirmiş ve fiilen Bizans hâkimiyetini büyük ölçüde örselemişlerdi. Ahlat ve Halep bölgesinin ana üs olarak kullanıldığı bu akınlar Bizans’ın direncini kırmış ve 1071’e zemin hazırlamıştır. 1048’de Erzurum, 1057’de Malatya, 1059’da Sivas, 1064’de Kars, 1067’de Kayseri ve Konya Türkler tarafından fethedilmişti. Bununla birlikte Anadolu Bizans ve Türk hâkimiyet alanlarının iç içe geçtiği iki taraf içinde güvenli olmayan bir coğrafya halinde idi.

Bu hal 1071’e kadar devam etti. İmparator Diyojen’in komutasında 200.000’den fazla askerden oluşan Bizans ordusunun Türkleri kat’i olarak Anadolu’dan uzaklaştırmak için çıktığı sefer Malazgirt ovasında nihayete erecekti. Esas konudan uzaklaşma endişesiyle ayrıntılarına temas etmekten çekindiğimiz meydan muharebesinde Sultan Alparslan meşhur ve malum Türk savaş taktiği ile Bizans ordusunu mağlup edince Bizans’ın bütün gayretiyle vücuda getirdiği gücü imha edilmiş oldu. Türkler bu tarihten sonra Haçlı seferleri başlayana kadar karşılarında bu çapta bir ordu görmeyeceklerdi. 1071’in açtığı yolun önemi için Sultan Alparslan’ın amcazadesi Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın 1075 tarihinde İznik’in fethettiğini, 1081 yılında Çaka Bey’in İzmir’de bir beylik kurduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. 1075’de İznik’te Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın kurduğu yeni Selçuklu devleti bugünkü Türkiye’nin devamı olduğu Anadolu merkezli Türk devlet geleneğinin de başlangıcıdır.

Süleyman Şah’ın artan siyasi ve askeri gücü 1078 yılında İstanbul’da vuku bulan taht kavgasına müdahil olması ve desteklediği ismin imparator olmasından anlaşılabilir.5

Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmaya başlanması da bu tarihlere rastlar. Bizans imparatorunun bir türlü engelleyemediği Türk yayılmasına karşı Papa’dan yardım istediği tarih 1074’dür. Başka bir deyişle Bizans’ın dini ihtilafları nedeniyle derin bir düşmanlık içerisinde olduğu Papalıktan yardım isteyecek kadar çaresiz kaldığı gerçeğini kabullendiği tarihtir 1074.

Doğudan büyük bir yoğunlukla gelmeye devam eden Türk göçlerini Anadolu’ya sevk etme noktasında önemli görevler üstlenen Büyük Selçuklu Devleti’nin Sultan Alparslan’ın şahadeti sonrası iç karışıklıklar nedeniyle Anadolu’ya odaklanamaması durumu söz konusu olmuştur. Bu dönemde Anadolu’nun Türkleşmesi sürecini Türkmen beyleri gerçekleştirmiş, zaman zaman Artuk Bey gibi büyük komutanlar Anadolu fethinde iken payitahttaki karışıklık nedeniyle geri çağrılmışlardır. Bununla birlikte bilhassa İznik’te kurulan yeni Selçuklu Devleti ve bu devletin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın büyük gayreti sayesinde Anadolu’nun hemen hemen tamamı Türk topraklarına katılmıştır. Burada Süleyman Şah’ın gayretinin nedenleri üzerinde durulmalıdır. Onu İznik’ten Antakya’ya gündüz dinlenip gece at koşturarak 12 günde ulaştıran motivasyon pek mühimdir. Onun şahsında ortaya çıkan bu kendini aşma cehdi, “seyyar devlet” olarak Anadolu’ya akan bir milletin hakiki devlet olma sürecindeki liderlerinin bugünkü kavrayışla algılanması zor bir ruhi yüksekliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bu hal aynı zamanda Doğu’dan batıya akan Türk enerjisinin yüksek bir planlama ve tatbik gücüyle, İslami hassasiyet ve gayret ile bir toprağı vatan yapma azmidir.

Bu noktada Anadolu’ya akan Türk nehrinin niceliği ve niteliğine de temas etmek yerinde olacaktır. Yukarıda kısmen ifade etmeye çalıştığımız gibi, Türkistan’dan batıya doğru hareket halinde olan büyük nüfus dalgaları içerisinde bütün bir toplumu barındırmaktaydı. Zaten aksi olsa idi Anadolu’da bu denli hızla bir intizam vücuda getirilemezdi. Bazı batılı tarihçilerin yerli nüfusun İslamlaşması ve Türkleşmesine dair tezleri de mümkün görünmemektedir. Zira iddia edildiği gibi bir toplu müslümanlaşmaya evvela ihtiyaç yoktur, çünkü Süryani tarihçi Mihael’in“Dünya Türkleri taşımaya yetmiyordu.”6Ve İmadeddin İsfahani’nin “ Türkler her ülkeye girdiler, her beldeyi aldılar…Öyle ki içmedikleri su ve ateşlemedikleri ocak kalmadı… vardıkları bütün ülkeleri ve şehirleri doldurdular.”7 İfadeleri ve çağdaşı diğer sahih kaynakların belirttiği üzere Türkler Anadolu’da nüfus üstünlüğü sağlama konusunda sıkıntı yaşamamışlardır. Bununla birlikte merhum Faruk Sümer hocanın belirttiği üzere bahse konu tarihlerde Anadolu’da toplu Müslümanlaşma yaşansaydı; daha sonraki tarihlerde görüleceği üzere Pomaklar, Arnavutlar ya da Girit’teki müslümanların bir kısmı gibi ana dillerini muhafaza etmeleri gerekirdi. Sümer’in bu görüşüne Barkan ve Köprülü’nün de iştirak ettiğini ilave etmeliyiz.

Bizans imparatorunun Papalık’tan yardım talebinden 22 yıl sonra 1096’da tarihe Haçlı seferleri adıyla geçecek olan büyük işgal hareketinin ilk dalgası vuku buldu. I. Haçlı seferinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik’in düşmesine rağmen sultan I. Kılıçarslan’ın dahice stratejisi ile Haçlı ordusu büyük ölçüde imha edilmiş, Anadolu’nun güneyine ulaşıp bazı şehir devletleri kurduklarında mevcutları Türkler için ciddi bir tehdit oluşturmayacak bir seviyeye inmişti. Haçlıların Anadolu’ya girişleri, Türkleri bazı önemli kıyı kentlerinden ayrılmaya ve orta Anadolu’da toplanmaya zorlasa da hem doğudan göçün hız kesmeden devamı hem de devlet teşkilatının dirliğinin devamı sayesinde mühim sıkıntılar vücuda getirmemiştir. Odak noktasına Anadolu’nun dahil olduğu son Haçlı seferi olan ve 1147’de başlayan II. Haçlı seferinde de Sultan I. Mesud’un önderliğinde Haçlı birlikleri ağır yenilgilere uğratılmış, bu seferde Anadolu’daki Türk varlığını ortadan kaldıramamıştır. Anadolu’nun ilk defa Türkiye adıyla anılmaya başlaması da bu döneme rastlar. XIII. yüzyılın sonlarına doğruda Tuna boyundan Türkistan’a kadar uzanan coğrafyaya “Magna Turkia”(Büyük Türkiye) adı verilecekti. Bu noktada odaklandığımız müslüman Türk muhaceretinin yanında gayrı müslim Türklerin muhaceretine de kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Çünkü Karadeniz’in kuzeyinden doğu Avrupa’ya ve Balkanlar üzerinden Anadolu’ya uzanan etkili Peçenek, Oğuz(Uz) ve Kıpçak nüfus hareketinin zaman içerisinde müslümanlaşarak diyar-ı Rum’un Türkiyeleşme sürecine katkı sunduğunu bilmekteyiz. Askeri akınlarla Bizans’ı batı cenahından baskı altına alan bu Türk boyları zamanla Bizans imparatorluk ordusunda ücretli asker olarak görev almaya başlamışlardı. Müslüman olmayan Oğuzlar yaygın olarak Uz adıyla anılmaktaydı. Hatta askeri başarıları nedeniyle bu Türklerden Bizans generalleri de çıkmıştır. Anadolu’nun vatanlaşma sürecinde, Bizans günden güne Anadolu’dan çekilirken, anılan bu gayrı Müslim Türklerde müslümanlaşmışlardı. Makalemize konu olan doğudan akan büyük Türk muhaceretinin yanında batıdan akan bu Türk muhaceretinin de belki ilk büyük fetihlerde değil ama sonrasında Türk nüfusun artışında dikkate değer etkisi olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

Anadolu’dan Türkleri çıkarma umudunun Bizans açısından eridiği yıl 1176 olsa gerektir. Zira bu tarihte Denizli’de cereyan eden Miryokefalon savaşında Konya üzerine yürümek maksadıyla İstanbul’dan ayrılan Bizans İmparatorluk ordusu, başlarında imparatorları ile dar bir geçitte II. Kılıçarslan komutasındaki Selçuklu ordusu tarafından sıkıştırılmış ve önemli bir kısmı imha edilmişti. 1071’in üzerinden bir asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra Bizans’ın ancak gerçekleştirilebildiği bu büyük saldırı harekâtı, aynı zamanda ilk büyük Türk ilerleyişinin ne denli etkili olduğunu ve Bizans’ın savaş kabiliyetini ne oranda kısıtladığını göstermektedir. Haçlı seferlerinin ve 1176’daki son büyük Bizans ordusunun Türkleri Anadolu’dan çıkaramaması mühim bir hakikate işaret etmekteydi. 1176’da anlaşılmıştır ki; Türklerin Anadolu’yu fetihleri sadece askeri bir fetih değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, demografik ve ekonomik bir fetihtir.Yurt bulma cehdinin, gaza ruhuyla birleştiği, Anadolu’ya akan Türk enerjisinin maharetli ellerde yeni bir medeniyet inşasına kanalize edildiği fevkalade bir vakıadır büyük Türk muhacereti.

İznik’in düşmesinden sonra payitaht yapılan Konya’nın ekonomik ve kültürel gelişimi Anadolu’nun vatanlaşma sürecinin aynası olabilecek mahiyettedir. XI. asrın sonunda başkent olan Konya’nın kısa sayılabilecek bir süre içerisinde kat ettiği sosyo-ekonomik mesafe hayli dikkat çekicidir. Bilhassa 1220’de tahta çıkan I. Alaeddin Keykubad’ın sultanlığı her bakımdan tam bir inşa sürecidir. Anadolu Selçukluların kısa süre içerisinde Konya başta olmak üzere oluşturdukları medeniyet havzası, göçmen Türk enerjisinin yerleşik hayata kanalize edilmesinin nasıl bir mucize meydana getirdiğini ortaya koymaktadır.

XIII. asrın ikinci yarısı fasılalarla devam eden büyük Türk muhaceretinin son büyük dalgasını teşkil etmektedir. Sonraki yıllarda Anadolu’ya ulaşacak olan tahripkâr Moğol baskısının önünden savrulan geniş Türk kütleleri zaten iki asrı aşkın bir süredir devam eden muhaceret yolunu izleyerek Anadolu’ya akacaktı. Bilindiği üzere bu son büyük dalga da uzunca bir süre devam edecek ve Türk tarihinin en muazzam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini atacak olan Kayı boyunun Karakeçili aşireti de bu süreçte Bilecik yöresine yerleşecekti.

Moğolların Anadolu üzerine yürümesi ve Selçukluların hakimiyetlerinin gitgide sınırlanması XIII. yüzyılın sonuna kadar devam etti. Anadolu Selçukluların Konya merkezli meydana getirdikleri medeniyet havzası ve bu sosyo-ekonomik tekâmülün üzerine bütün yıkıcılığıyla gelen Moğolları, Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” inde “Hakikatte Selçuk rönesansı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren baharlara benzer.”8 şeklinde tasvir etmektedir.

XI. asırdan başlayarak Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar dağılan ve gittikleri yerlerde beylikler kuran, eski hâkimlerin hükümranlığına son vererek yeni bir medeniyetin nüvesini oluşturan Türkmenler kısa süre içerisinde doğudan akan nüfusun gücüyle yerleştikleri yörelerde çoğunluk haline gelmeye başlamışlardı. Anadolu Selçuklu Devleti’nin ve dahi diğer Türk beyliklerinin egemenlik alanı içerisinde bulunan şehirler hızla Türk nüfusla dolarken, şehrin ana ihtiyaç maddelerinden olan hayvansal gıdalar şehrin etrafında büyük kitleler halinde göçebe olarak bulunan Türkmenlerden temin edilmekteydi.

Konar-göçer hayattan yerleşik hayata geçişin uzunca bir sürede tesis edildiğini söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılın sonlarında orta Anadolu’da bulunan yabancı seyyahların ifadelerinden Konya ovasının anılan tarihlerde hala göçebe Türkmenlerle dolu olduğunu görmekteyiz. Bugün dahi sayısı çok azalmakla birlikte Toroslar’da eski konar-göçer Türk hayatını sürdüren yörükler bulunmaktadır. Ve dahi başta Karadeniz ve Akdeniz olmak üzere bütün bölgelerimizde yaylak-kışlak yaşamı devam edegelmektedir.

Anadolu’ya akan Türk nüfusun devamlılığı ve çokluğu şehirlerin barındırma kapasitesinin çok üzerinde idi. Mükrimin Halil Yınanç hoca ilk fetih yıllarında Anadolu’ya gelen Türk sayısının bir milyondan fazla olduğunu belirtmektedir.9 Ağırlıkla Oğuz Türklerinden oluşan bu yoğun nüfus girişinin Anadolu’nun her yerinde iz bırakmış olması pek doğaldır. Dağ, nehir, ova isimleri hızla Türkleşmiş, pek çok harap, ören yerleşim birimleri tekrar imar edilmiştir. Türk varlığının doğudan batıya dünyanın dört bir yanında bıraktığı en önemli silinmez izlerden olan türbeleri Anadolu’nun her tarafında görmek mümkündür. Türk muhaceretinin Karadeniz’e giriş yollarından olan Harşit vadisi dolaylarındaki köy isimleri bu manada Anadolu’da ki Türk izlerinin örnek bir numunesini oluşturmaktadır. Giresun ili, Tirebolu ilçesinden Gümüşhane içlerine uzanan bu vadinin sahile yakın kesiminde dar sayılabilecek bir alanda İregür(Üregir), Eymür, Çepni, Boynuyoğun gibi Oğuz boy isimleri ile, Halaçlı, Çeğel (Çiğil) gibi başka Türk boylarının isimlerini taşıyan köylerin bulunduğunu görmekteyiz. Yine bugünkü adı Giresun dağları olan dağ silsilesinin eski adının Çepni dağları olduğunu belirtelim. Anadolu’nun son derece dar bir bölgesinde bulunan ama bahsedilen mesele ile ilgili temsil kabiliyetinin yüksekliği bakımından önemli olan bu hal bütün Anadolu’da mevcuttur.

Anadolu’nun vatanlaşması “seyyar devlet” in hakiki devlete tekâmülü sürecidir. Bu sürecin hızı Türk nüfus hareketlerinin büyüklüğü ile ilgili olduğu kadar bu büyük potansiyeli akıllıca yönlendiren siyasi iradeyle de alakalıdır. Karahanlılar’da Türkmen göçlerini yapıcı bir şekilde Anadolu’ya yönlendirebilirdi ya da Gazneliler yeni fethettikleri Hindistan’a sevk edebilirlerdi. Lakin bu büyük enerjiyi yeni bir yurt inşasına kanalize etmek yerine kendi topraklarından herhangi bir şekilde uzaklaştırmaya çalışma yolunu tercih ettiler. Elbette bu bakımdan başta Tuğrul Bey olmak üzere bilhassa ilk üç Büyük Selçuklu sultanının büyük hizmetleri bulunmaktadır. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde Türkmenlerin çokluğu ve sultanla akrabalıkları meselesini belirtmesi de gelen nüfusun büyüklüğünü ve sultanların himayesini işaret etmektedir.

Bu babda Türklerin ve hükümdarlarının X. asırdan sonra İslami form kazanan maşeri iddialarının bilinen tarihlerinin başından itibaren hâkimiyet ile ilahi takdiri mezceden bir yapıda olduğunu da ifade etmeliyiz.

Eski Türkler kadir-i mutlak bir Allah’a ve O’nun cihan hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine derin bir imanla ve samimiyetle inanıyorlardı. Bilge Kağan: “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” derken dindarlığını ve hâkimiyetin semavi menşeini belirtiyordu.10 Bu algının ve kabulün tarihi süreklilik arz ederek kesintisiz devam ettiğini görmekteyiz.

Bozkır Türk devlet başkanının vazifelerinden sayılan “cihanı idare etme” düşüncesi Türk-İslam devletlerinde de yaşamakta idi. Oğuz Kağan Destanı’ndan ve Uygur hükümdar ailesinin menşei efsanesinden başka, Batı Hun imparatoru Attila, Hun başbuğu Uldız, Gök-Türk sınır kumandanı Türk-şad haklarındaki tarihi vesikalarda ve Orhun kitabelerinde görülen ve “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” dünyanın, töreye göre Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi ülküsü olan eski Türk cihan hakimiyeti düşüncesi Selçuklu çevresinde bütün canlılığını muhafaza ediyordu.11

Şüphesiz Türk devlet anlayışında ve sosyal hayatında tarihi referansları çok derinlerde bulunan algıların siyasi sonuçlara tesiri oldukça yüksektir. Anadolu’nun vatanlaşma sürecinde de bu durumun temel belirleyiciler arasında yer aldığını söyleyebiliriz.

Nihai olarak denilebilir ki; Türkiye’nin kurucuları yoğun ve etki potansiyeli yüksek Türk enerjisini doğru hedefe sevk edenler ve sevk edilen coğrafyada yeni bir vatan kurma iddiasını hakikate dönüştürenlerdir. Bu manada fert fert büyük muharecete dahil olanların ve dahi Al’i Selçuk’un milli iddia ile intizamı cem eden başarılarını hakkıyla ifade etmek fazlaca mübağalalı bir kalkışma olur. Biz de hadsiz bir kalkışmadan uzaklık iddiasındaki makalemizde sosyal motivasyonun kitleleri mobilize etmede ve bu tip bir mobilizasyonun nasıl bir mucize gerçekleştirebileceği meselesi üzerinde durmaya gayret ettik.

______________________________

1- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, 8. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2004, s. 20

2- Oğuz Ünal, Horasan’dan Anadolu’ya, 1. Baskı, Töre Devlet Yayınevi, Ankara, 1980, s. 84

3- Osman Turan, a.g.e, s. 49

4- Oğuz Ünal, a.g.e, s.80

5- Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi/Selçuklular Dönemi, 1. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988, s.81-82

6- Michel le Syrien, Chronique, III, s. 149-158’den nakleden Osman Turan, a.g.e, s.44

7- İmadeddin İsfahani, Zubdet un Nusre, Nşr., Houtsma, s.9’dan nakleden Osman Turan, a.g.e, s.44

8- Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 29.baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 2011, s.83

9- Mükrimin Halil Yınanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I. Anadolu’nun Fethi, İst. Üniv. Edebiyat Fak. Yay., İstanbul, 1944, s.176’dan nakleden Oğuz Ünal, a.g.e s.195

10- Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, 14. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003, s.113

11- İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, 24. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003, s.363

______________________________

Kaynakça

Agacanov, Sergey Grigoreviç, Selçuklular, 1. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2006

Baykara, Tuncer, Türkiye Selçukluların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, 1. Baskı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2004

Burgu, Yavuz Selim, Anadolu Selçukluları, 1. Baskı, Selenge Yayınları, İstanbul, 2011

Fazlullah, Reşidü’d-din, Selçuklu  Devleti/Cami’ü’t  Tevarih, 1.Baskı, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010

Kalafat, Yaşar, Türk Kültürlü Halklarda Orta Asya’dan Orta Doğu’ya İnanç Göçü, 1. Baskı, Berikan Yayınları, Ankara, 2011

Köprülü, Mehmet Fuat, Türkiye Tarihi, 1. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005

Niyazi, Mehmet, Türk Devlet Felsefesi,  2. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1995

Öğel, Semra, Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, 1. Baskı, Akbank Kültür Yayınları, İstanbul, 1994

Sevim, Ali, Anadolu’nun Fethi/Selçuklular Devri, 1. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988

Sümer, Faruk, Oğuzlar/Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, 5.Baskı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999

Şeker, Fatih M., Selçuklu Türklerinin İslam Tasavvuru, , 1.Baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 2011

Tanpınar, Ahmet Hamdi, Beş Şehir, 29. Baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 2011

Turan, Osman, Selçuklular ve İslamiyet, 1. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005

Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, 8. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2004

Turan,  Osman,  Türk  Cihan  Hakimiyeti  Mefkuresi  Tarihi,  14.  Baskı,  Ötüken  Neşriyat,  İstanbul, 2003

Ünal, Oğuz, Horasan’dan Anadolu’ya, 1. Baskı, Töre Devlet Yayınevi, Ankara, 1980

Üremiş, Ali, Türkiye  Selçukluların Doğu  Anadolu Politikası, 1. Baskı, Ebabil Yayıncılık, Ankara, 2005

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.