Ayasofya Camii

26 Mar 2012

Bizim Yunus mu?

Yazan: AFŞİN SELİM

Rivayet odur ki, Sakarya nehri kıyısındaki bir köyde oturan çiftçi Yunus, yağmurun yağmaması, ekinin olmaması nedeniyle, tohumsuz kalır. Bir gün tohumluk buğday almak için, yollara düşer; belki de günlerce sürecek bir yolculuktur bu… Dağın birinde alıç(erik) görür, toplar, eşeğine yükler, karşılığında biraz tohumluk buğday alabileceğini düşünür. Nasip bu ya, dinlenmek için durduğu ilk yer, Hacı Bektaş dergâhıdır. Nihayet, dergâha gelir. Hacı Bektaş ile karşılaşır. Yunus’u gören Hacı Bektaş, üstün bir kişiliğe muhatap olduğunu hissettiğinden… Sorusunu yöneltir, Yunus’a: “Buğday yerine nefes versek olmaz mı?” Fakat bu soru karşısında, Yunus ille de buğday için geldiğini tekrarlar. Hacı Bektaş, bir kez daha, her alıca karşılık, dergâhın kendisine bir nefes verebileceğini teklif eder. Yunus, buğday isteğini yineler. Bunun üzerine Hacı Bektaş, daha fazla ısrar etmez ve Yunus’a dergâhtan götürebileceği kadar buğday verilmesini emreder. İhtiyacı kadar, gerekli buğday verilir, Yunus’a… Memnundur artık. Köyüne geri dönmek için yeniden yola koyulur. Öylesine rahatsız olmuştur ki, ne yapacağını bilemez. Çünkü Hacı Bektaş’ın ısrarı gelmiştir aklına… Pişmandır. Böylesi büyük bir velinin nefes teklifine, buğdayı tercih ederek, duyarsız kalmıştır: Ne yani, bir çuval buğday, daha mı kıymetlidir? Buğdayı almasına bile vesile olan Hacı Bektaş olmasına rağmen hem de…

Daha fazla dayanamaz, düşüne düşüne yarıladığı yoldan geri döner. Dergâha vardığında… Hiç gecikmeksizin, ilk kimi gördüyse seslenir: “Alın buğdayı, bana nefes verin… Nefes!” Fukara köylü Yunus’un bu serzenişi ve feryadı, Hacı Bektaş’a derhal iletilir. Hacı Bektaş, kendisiyle yüzyüze dahi gelmez bu defa… Cevaplandırır: “Onun kilidini Taptuk Emre’ye verdik, varsın oraya gitsin, kilidi orada açılacak.” Bu cevabı işiten Yunus, kilidinin burada kapandığını anlar ve hiç ısrar etmeden, buğdayını da alarak, behemehâl, Eskişehir civarındaki Taptuk Emre dergâhına gitmek için yola koyulur:

“Taptuğun tapusuna
Kul olduk kapısına
Yunus miskin çiğ idik
Piştik elhamdülillah…”

Kimi tarlada, kimi temizlikte, kimi inşaatta, kimi de başka bir işle meşguldür, bu dergâhta… Yunus’a verilen vazife ise, dağdan odun taşımaktır. Hiç gocunmaz, kabullenir, Taptuk Emre’ye intisap eder. Sabırla, kırk sene odun taşır dergâha… Her seferinde, düz odun getirdiğini görenler, şaşırırlar ve Yunus’a bunun sırrını sorarlar: “Dağda hiç eğri odun yok mu?” Yunus’un verdiği cevap, enteresan olmakla birlikte, mânidardır da: “Bu ocakta eğri insan yok ki, bende eğri odun getireyim…”

Hamdır, pişmiştir, yanmıştır. Dile kolay, kırk sene geçer aradan… O kadar özümsenmiştir ki varlığı, dergâhın adı, Yunus ile anılmaya başlar. Şiirleriyle herkesi mest eder. Hattâ o devirde, Molla Kâsım diye bir zatın yaşadığı bilinir. Yunus’un şiirlerine yazılı olarak ulaşır. Dine, yani şeriata aykırı bularak yaktığı her şiirin bir kısmını ateşe, bir diğer kısmını da suya atar. Bunu gören Yunus, şöyle ifadelendirir vaziyeti:

“Yunus Emre bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken
Bir Molla Kâsım gelir…”

Gelgelelim, aradan uzun zaman geçer ve artık Taptuk Emre de pek sevmektedir, Yunus’u… Yunus’a olan sevgisini, çok sevdiği kızını, Yunus Emre’ye nişanlayarak gösterir. Bu özel alâka karşısında, diğer dervişler kıskanırlar. Ne yapıp edip, Yunus’u dergâhtan uzaklaştırıverirler…

Günün birinde Yunus, gide gide, tanımadığı yedi ermiş kişiye yoldaş olur, sık sık dua ederler. Her gün ama… Sabah, öğlen, akşam.  Dervişlere henüz kimliğini, kim olduğunu açıklamamıştır. Dua esnasında, sıra kendisine gelir, heyecanlanmıştır, şöyle yalvarır: “Ya Rabbim, bu insanlar kimin için dua ettilerse, beni de o ulu kişinin yüzü suyu hürmetine bağışlayarak, mahcup etme…” Bir haller olur Yunus’a, erenler sorarlar: “Sen kimin için dua ettin böyle…” O da: “Siz kimin için dua ettinizse, ben de onun için dua ettim” der. Erenler, “Biz Taptuk’un dervişlerinden Yunus için dua ettik” derler. Bu hadiseden sonra Yunus, ermiş olduğunun ve dergâhı gizlice terketmekle pîrîne karşı büyük bir hata yaptığının farkına varır; yoldaşlarından gizlice ayrılıp, dergâhın yolunu tutar. Taptuk Emre’nin hanımı, Anabacı’ya sığınır. Anabacı’dan pîrî ile arasında arabulucu olmasını rica eder. Yunus’un yakarmalarına karşı koyamayan Anabacı, arabuluculuğu kabul ederek, der ki: “Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk, abdest almak için dışarı çıktığında, ayağı sana takılır, gözleri iyi görmediği için bana sorar, ben de ‘Yunus’ derim, ‘Hangi Yunus’ derse, çekil git. Yok şayet ‘Bizim Yunus mu’ derse, anla ki seni unutmamıştır, o vakit ayaklarına kapan, seni affeder.”

Yunus, ikinci günün sabahı, Anabacı’nın dediği şekilde, kapının eşiğine uzanarak yatar. Taptuk Emre, sabahleyin dışarı çıktığında, ayağı Yunus’a takılır. “Kim bu” deyince, Anabacı, “Yunus” der. Taptuk Emre, “Bizim Yunus mu” der demez, ayaklarına kapanır, Yunus… Ağlar. Af diler. Karşılığını alır: “Af dilemen kabul edilmiştir, biz seni sevdiğimiz için hiç unutmadık…”

Gözüken o ki, “bizim” olan kolay kolay unutulamaz. Günler sonra Yunus, nasıl affedildiğini, şu dörtlük ile izah eder:

“Hakkı nasıl bulursun
Hakka kul olmayınca
Erenler eşiğine
Yaslanıp yatmayınca…”

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.