Tarihi Yarimada Gece

17 Haz 2013

Bir Entelektüel Olarak Atsız’ın Siyâsete Yaklaşımı: Hocaoğlu İle Bir Mukâyese -1

Yazan: HALİL İBRAHİM KOÇ

Aydın (Münevver) ve Entelektüel; “Kelimeleri târif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkûm.”

Cemil Meriç

türkyorum-bir entelektüel olarak atsızın siyasete bakışıGenel-geçer bir tanım ile aydın için ‘aydınlanmış / tenevvür etmiş’ kimse diyebiliriz. TDK, bu ad, -yâhut ön-ad için, “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver1  tanımını yapar. Daha geniş bir târif ise şu şekildedir: “Genellikle öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli, kendisi aydınlanmış olduğu için çevresini de aydınlatabilecek nitelikte olan kişi; entelektüel, münevver.”2 ‘Entelektüel’ ve ‘münevver’ ise bu kelimenin anlamdaşıdır; -her ne kadar ‘aydın’ ile ‘entelektüel’ arasında bir nüans bulunsa da. Osmanlı’nın ‘münevver’leri var iken; Cumhuriyet’in ‘aydınları’ vardır. ‘Entelektüel’ ise Fransızca kökenlidir; özgün hâli ‘intelect’.

Aydın

18. asır, uygarlık tarihinde ‘aydınlanma çağı’ olarak adlandırılır. Başka dillerde de hep aydınlanma ve ışık kavramlarıyla ifâde edilir: “Das Zeitalter der Aufklärung, le Siècle des Lumières, el Siglo de la Luz, the Age of Enlightenment.” Buna göre aydınlar, çağının en doğru bilgileriyle ‘aydınlatılmış’ kimse demek.3 En önemli özellikleri ise birbirleriyle nâdir şekilde paralel düşünmeleri4 ve bu yönleriyle de bir ‘heterojen’ nitelik taşımalarıdır.

Kemiyet bakımından devrinin hakîkatiyle yüzleşmiş, çağın gerektirdiği bilgilerin mündemiç olduğu aydın; keyfiyet bakımından da çevresindekileri aydınlatabilecek yeteneğe sahiptir. Ancak bu iki özellik, aydını ‘aydın’ yapmaya kâfî gelmemekte, üstüne bir de sorumluluk ve vazîfe yüklemektedir: “(…) Evet, düşünce adamı [: ‘Aydın’ kastediliyor. -HİK] bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden tâlimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir; kucağında yaşadığı topluma angajedir. Yâni vatandaş olarak vazîfeleri vardır. Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lâzımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başka vazifesi: Bütün hakîkatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bâzen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bâzen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asâletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihânettir.”5 Ve kezâlik Atsız Beğ de aydına benzer bir sorumluluk yüklemektedir: “Her şeyi hükümetten beklemek doğru değildir. Biz, bu memleketin sırtında münevveriz diye geçinenler fazileti, şuuru anlayabildiğimiz kadar etrafımızdakilere anlatmak ve onları tenvir etmek mecburiyetindeyiz.”6

Birbiriyle geçirgenliği bulunan bu iktibaslar nazarında aydını, içinde bulunduğu topluma karşı ‘sorumluluk’ taşıyan ve bilgisi ile tecessüsünü ‘vazifesi’ için kullanan [: Kullanması gereken!] eşhasa verilen ad olarak okuyabiliriz.

Entelektüel 

Özgün hâli ‘intelect’ olan kelimenin anavatanı Fransa’dır. Entelektüel mefhumunu ortaya çıkaran olay, Fransız siyâsî tarihine damga vuran Dreyfus Davası’dır. Bu dava sürecinde Fransa’nın bir ‘statüko/gelenek’ ile bir ‘kalemler’ [: Sanatçılar, şairler, yazarlar] mücâdelesine sahne olması, entelektüel gibi bir kavramı doğurmuştur. Antisemitizm’in başgöstermesi neticesinde toplumda yaygınlaşma ihtimâli olan ‘bağnazlık’ ve ‘ırkçılık’ gibi olgulara, başını Emile Zola’nın7 çektiği, intelijansiyanın [: Entelektüel zümre!] savaşımı, doğru bildiği ve haklı olduğunu düşündüğü yolda asla yılmayan bir ‘Ne'(y)den öte bir ‘Kim’i8 -yâni entelektüeli- yaratmıştır.

Lügât anlamı: “Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş kimse, aydın, münevver.” Fakat kelimenin tekâbül ettiği lûğâvî anlam [: Hakîki, gerçek mânâ!] -yukarda belirtildiği üzere- ‘aydın’ ile arasındaki nüansı ortaya çıkaracağından, daha mühimdir. Nitekim, Cemil Meriç’in deyimiyle, “Kendi kafasıyla düşünen” ve dolayısıyla propagandanın çok az te’sir ettiği zümreyi târif eden9 entelektüel, aydınların çok kolay yakalanabildiği “yabancılaşma” ve “ihânet”10 hastalıklarına da yakalanmamıştır; -zâten entelektüeli aydından ayıran nokta da burasıdır.

Entelektüel için, “Bif fikir işçisi” de diyebiliriz. Hattâ ve hattâ, “Bir fikir mücâhidi” demek de kâbildir. Zira, entelektüel’i aydından ayıran çizgi, bu ‘mücâhid’ teşbihinde rengini bulmaktadır. Entelektüel, bir mücâhid gibi inandığı fikirlerle çıktığı yolun sonunda kaybedeceğini bilse dahi, o yoldan dönmez. Yağmur Atsız’ın da dediği üzere: “Ama her aydının illâ ‘entelektüel’ olması gerekmez, zira o ayrı bir şeydir. (…) Siz tutar adamı/kadını en iyi okullarda okutur, çağının en doğru bilgileriyle donanmasını sağlarsınız ama o sonunda tutar, ne bileyim, eroin kaçakçısı olur, kalpazan olur, kısaca uğursuzun biri olur. Yâhut yabancı bir ülke hesâbına câsus olur. Peki, entellektüel yabancı bir ülke hesâbına hiç câsusluk yapmaz mı? Yapabilir elbet! Ama aydın, yaparsa, bu işi para için yapar, entellektüelse -ister doğru ister yanlış- inandığı bir fikir uğruna yapar.”11

Filhakika aydını maddî olarak satın alabilirsiniz; ama entelektüeli asla!

Aydın ile entelektüel arasındaki bir diğer farkı şöyle izah edebiliriz: aydın söyleyen, entelektüel ise yapan-îfâ edendir; aydın zâhiridir, entelektüel ise sahih… Yâni; iktidarın yaptıklarının yanlış olduğunu bilip bunu söylemekten imtinâ eden kişi aydındır, tam tersi bir hasiyete sâhip kişi ise entelektüel.

Ve dahi entelektüelin bir diğer meziyeti, ‘vicdan’ sâhibi olmasıdır. Bu nitelik, entelektüelin -zımnen- bütün insanlığa karşı uhde taşıma duygusu barındırdığını da gösterir: “Eğer entelektüelseniz Darfur’da ırzına geçilen bir kızın acısıyla da kıvranırsınız! (…) İşte entelektüel budur! Bir tür meczub!”12

Entelektüel Sınıflaması: Gramsci Tasnifi

İmdi; etraflıca bir ‘entelektüel’ -nosyonu- açımlamasının ardından, bir de ‘Ne(y)’den öte bir ‘Kim’ olan entelektüel’e dâir bir sınıflamayı kritize etmek elzem olacaktır. Kişiliklerine ve işlevlerine göre entelektüeli iki sınıfa ayırmak mümkündür: “Organik entelektüel” ve “Geleneksel entelektüel.” Bu tasnifi Gramsci yapar: “Gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin iki tipe ayrılabileceğini göstermeye çalışır: Bunlardan birincisi nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idâreciler gibi geleneksel entelektüller; ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüeller.”13 Bu tasnifleme noktasından düşünerek; propagandadan etkilenmeyen entelektüelin, ‘etkileyen’ olabildiği ve bunu yaparken de kimi zaman nefsine münhasır bir hassa taşıdığı ya da ‘evet-diyimcilik’ ile prezantble (presentable) çabaları sâyesinde, ‘doğru bildiği yoldan şaşmayan’ umdesine ihânet ederek bağlı olduğu ve/ya bir kurum ya da kuruluşun [: ‘Muayyen bir erk’in de diyebiliriz!] uzvû işlevi gördüğü kabûlünü yapabiliriz. Tabi bu kabûlü yapar iken, Hocaoğlu’nun üzerinde durduğu ve vurgu yaptığı, ‘entelektüel haysiyeti’nin de çiğnendiği gerçeğini dikkate almak gerekir. Çünkü düşünürün ‘entelektüel haysiyeti’ anahatları içerisinde, ‘(…) hâkikati nasıl gördüğüne inanmakta ise o şekilde ifâde etmek’, ‘(…) yanılmaz kanâat önderi rolüne soyunmamak’ ve ‘(…) doğru ve/ya yanlışı bizâtihî doğru ve/ya yanlış olduğu için ifâde etmektir; başka hiçbir şey için değil’ şemaları yer alır.14 Bu şemalardan birincisine dayanarak organik entelektüelin, bağlı olduğu kurum, kuruluş veya erk’in çıkarları için ya da kendi faydası söz konusu olduğundan dolayı, hakîkati çarpıtabileceğini; ikincisine dayanarak ‘etkileyen’ olmak gâyesi ve bu gâyenin muvaffak olabilmesi ereğiyle ‘yanılmaz kanaât önderi’ iddiâsı taşıyabileceğini ve sonuncusuna da dayanarak devinimlerinin pragmatist -ve hattâ oportünist- mâhiyet taşımasından mütevellit doğruyu ve/ya yanlışı, doğru ve/ya yanlış olduğu için değil, başka bir şey için ifâde edebileceğini rahatlıkla öne sürebiliriz.

Entelektüel haysiyetini çiğneyen/çiğneten bu vahâmetler üzerine, -Gramsci’nin- ‘organik entelektüel’ sınıfına girenleri ‘ihânet’ ve ‘yabancılaşma’ hastalıklarına kolay yakalanabilen ‘aydın’15 rotasına oturtabilir ve böylece ‘entelektüel’i, salt ölçekte ele alma imkânını elde edebiliriz.

Devam edecek…

 


 

1- http://tdkterim.gov.tr/bts/ (Erişim: 29 Ağustos 2012)

2- Büyük Türkçe Sözlük, Hazırlayan: Erdal Çakıcıoğlu, Akvaryum Yayınevi, 2010.

3- Yağmur Atsız, “Aydın ve Entellektüel”, Star, 20 Aralık 2011.

4- İskender Öksüz, “Prof. Dr. İskender Öksüz’le Söyleşi”, TÖRE Dergisi, Sayı 2, Mart 2012, s. 69.

5- Cemil Meriç, “Gerçek Entelektüel”, Bu Ülke, İletişim Yayınları, 2010, s. 56.

6- H. Nihâl Atsız, “Bize Bir Gençlik Lâzımdır”, Makaleler – III, Baysan Yayınları, İstanbul – 1992, s. 179.

7- “Casuslukla suçlanan Yüzbaşı Dreyfus yaşam boyu hapis cezasını çekmek üzere 1895’te Şeytan Adası’na gönderilmiştir. Mahkumun Fransa’da yaygınlaşan Yahudi düşmanlığının kurbanı olduğunu anlayan Emile Zola, davanın yeniden görülmesi için savaşır. La Verite en Marche (Gerçek Yürüyor) adlı kitapta topladığı yazılarıyla insanlık ve yurttaşlık görevini yerine getiren Zola aynı zamanda değerli bir yazınsal yapıt bırakmıştır.” [Ayrıntılı bilgi için bk: Gül Tekay Baysan, “Dreyfus Davası: Gerçek ve Adalet Savaşçısı Zola”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 19, 1. Sayı, s. 181 (181 – 195)]

8- Evet, bir ‘ne(y)’den öte, bir ‘kim’dir entelektüel; çünkü ‘edilgen’ değil, etkendir.

9- Durmuş Hocaoğlu., “Bir Seçkin İdeoloji Olarak Siyâsî Milliyetçilik ve İktidar Problemi”., Çağatay Özdemir (Ed.)., Ayvaz Gökdemir’e Armağan, Cilt 2., Ötüken Neşriyat, Istanbul – 2009, s. 736.

10- Durmuş Hocaoğlu, “Aydın Üzerine Bir Potpuri”, Yeniçağ,  28 Aralık 2008.

11- Yağmur Atsız, “Aydın ve Entellektüel”, Star,  20 Aralık 2011.

12- Yağmur Atsız, “Yararlı Bilgiler”, Star, 22 Ağustos 2012.

13- Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, 4. Baskı, Ayrıntı Yayınları – 2011, s.22.

14- Filozofumuz ‘entelektüel haysiyeti’ konusunda şu üç anahatı çizer:

“Birincisi, hâkikati nasıl gördüğüne inanmakta ise o şekilde ifâde etmektir. Fakat bu ifâde bâzı hallerde mahzur taşıyabilir; onun içindir ki entellektüelin hakîkati ifâdesi kaba bir ‘delikanlılık raconu’ndan farklıdır. Bir entellektüelin yapması câiz olan tek siyâset de budur: Tatbîk edilemeyeni temhîl etmek. Bu ise ‘sükût’tur; yâni mahz hakîkatin ifâdesinin mahzurlu görüldüğü hâllerde ketûmiyeti tercîh etmek; ama sâdece ‘ketûmiyet’i; ‘takıyye’yi değil. Zira, bâzı haller vardır ki hakîkat üzerinde konuşmanın yeri değildir; çünkü hakîkate zarar verir. Bu durumda, Wittgenstein gibi söylersek: ‘Üzerine konuşulamayan şey hakkında susmak gerektir.’ İkincisi, yanılmaz kanâat önderi rolüne soyunmamak ve Doğru’yu, Hakîkat’i asla tekeline almamaktır. Birincisi “Mâsûm İmam” fikrinin, ikincisi de Hakîkat İnhisarcılığı’nın reddidir.

Ve üçüncüsü de, doğru ve/ya yanlışı bizâtihî doğru ve/ya yanlış olduğu için ifâde etmektir; başka hiçbir şey için değil.” [Bk: Durmuş Hocaoğlu, “Entelektüel ve Entelektüel Haysiyeti”, Muhalif Gazetesi, Sayı: 28, 28.07.2000-03.08.2000]

15- Durmuş Hocaoğlu, “Aydın Üzerine Bir Potpuri”, Yeniçağ,  28 Aralık 2008.

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.