Ayasofya Camii

28 Mar 2012

Bigâne Filozof-Krallar Diyarı

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

“Yabancılaşma” sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinde muhtelif manalarda kullanılan bir kavram. Müphemliği bu mefhumu kullanışlı bir esneklik kazandırıyor. Kelimelerle düşündüğümüzden, “Yabancılaşma” metaforu düşünce sürecimizi hızlandıran bir özelliğe de sahip. Hangi sosyal konu olursa olsun bir veya birkaç cümle ile düşüneceğimiz ya da ifade edeceğimiz soyutluğu sindirerek kolay idrak edilebilir hale getiriyor. Örnekleme işlemine dokunmadan direkt olarak konumuza girersek, bana bu kavramı tekrar hatırlatan yine Abant Platformu toplantıları oldu. Her yıl bu toplantıları izledikçe zihnimde aynı mefhum canlanıyor: Yabancılaşma.

Peki, ne tür bir yabancılaşma? Bu sualin cevabı Abant Platformunda bahsi açılan konuların veya yapılan konuşmaların ayrı ayrı her birisi ile ilgili olmaktan ziyade, konuşmacıların bir kısmının kendileri ile ilintili. Bildiğiniz gibi Abant Platformu her sene Türkiye’nin farklı düşünce geleneklerini temsil eden ya da gelenek takipçisi olmasa bile muhtelif fikirlere haiz aydın/entelektüel zevatı bir araya getiriyor. Bu toplantılarda ortaya çıkan manzara Türkiye toplumunun yüzyıllardır süren kronik aydın problemini bana hatırlatıyor. Bu sorun; aydının yaşadığı topluma yabancılaşması. Türkiye’de bu sıkıntının ortaya çıkmasında anlaşılabilir sebepler mevcut. İmparatorluk döneminin, ecnebi memleketlerde ihtisas yapmış ve oradan etkilenmiş münevver tayfasının ahlaki sayabileceğimiz saiklerle, dışarıda gördükleri zenginlikleri kendi ülkelerine taşıma arzularından kaynaklanan gayretleri bu sorunun temelini oluşturmakta. Dışarıdaki ihtişamın sırrını çözdüğü yanılgısına kapılıp, taklidin köhnemiş sisteme bir çıkış yolu olabileceği mülahazasının, doğru bulunmasa bile art niyetli olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindeyim.

Her ne kadar eleştirsek bile Osmanlı münevverinin çıkış noktası, imparatorluğu muhafaza etmek adına bir tür pragmatizm ihtiva etmekte idi. Abant Platformu’nda ise farklı bir tablo söz konusu. Tartışılan anayasa konusunda, toplumun kültürel ve politik kodları kasten ihmal edilerek veyahut toplum okumasının yabancılaşmanın bir sonucu olarak baştan çarpık olmasından ötürü, uluslararası normlar olarak kabul edilen bir takım kanunların topluma “Jakobence dayatılması” gerektiği fikri, metot olarak katılımcıların genel uzlaşı görüntüsü içerisinde yer aldı. ( “Jakobence halka dayatacağız” sözü geçen seneki Abant Platformunda Eser Karakaş tarafından söylenmiştir. ) “Türk” kelimesinin anayasadan çıkarılması gibi sandıktan asla çıkamayacak öneriler, üzerinde tartışılmaya bile gerek görülmeyecek zaruretler olarak değerlendirildi. Eğer bu katılımcılar entelektüel tatminden öte, ciddi bir çerçeve ortaya koyma güdüsü ile bu teklifleri öne sürüyorlarsa, kendi toplumlarının reflekslerine bu kadar yabancılaşmış olmaları elem verici. Bırakınız referandumu, içerisinde “Türk Milleti” ibaresi geçmeyen bir taslağı, bünyelerinde onaylayabilecek istisnalar çıksa bile, BDP haricinde meclisteki hiçbir siyasi parti kabul etmeyecektir.

Hatta bir ara Bekir Berat Özipek, yeni anayasanın, Kürt kökenli vatandaşlarımıza iade edilmesi öngörülen “hakların” olası kötü sonuçlarından azade düşünülmesi lazım geldiğini vurguladı. Yani, bazı pozitif hakların neticesi ayrışma olsa dahi iadesi kaçınılmazdır. Buradan anlayabileceğimiz ise, Osmanlı münevverinin, kendini yeri geldiğinde hata yapmaya da iten, toplumun muhafazasına dair olan sorumluluk kaygısı, Abant sahnesindeki pek çok aydında göremediğimizdir.  Türkiye’nin etnik çeşitliliğine hayat sahası açmanın toplumun bütünlüğe yapabileceği katkılar üzerinden yürüyen bir tartışma, meşruiyet çerçevesini daha sağlıklı bir zemine oturtabilir. Bu minvalde yapılacak bir müzakereyle, hem toplumun ekseriyetinin politik önceliklerini göz önüne alırken, hem de Kürt kökenli vatandaşların bir kısmı gibi, mevcut durumdan rahatsız olan bazı halk kitlelerinin sorunlarını da ucu bucağı tanımlanamayan “özgürlük“ retoriğinin çapraşık, ayrıştırıcı ve müstebit dilinden sıyırarak çözmenin yollarını arayabiliriz.

Bir çeşit ahlaki söylem üzerine kurulu “insan hakları” tezleri, kendini masumane ve muğlak bir retorik üzerine temellendirilerek, “analar ağlamasın” gibi aslında kimsenin karşısında duramayacağı yüksek perdeden, insani ve vicdani sorumluluk hissine atfen hareket ettiği şeklinde sunmaya çalışıyor. Gelin görün ki, ahlaki olanın örneğin “ana dilde eğitim” mi olduğu yoksa ”bir arada yaşamak” mı olduğu sorusu olanca heybetiyle karşımızda duruyor. İşin enteresan tarafı, milliyetçilik kuramlarına en azından bir göz gezdirmiş olduğuna emin olduğum koca koca ünvanlı akademisyenler, “ana dilde eğitim” meselesinin uluslaşma sürecinde hangi istasyona tekabül ettiğini ya bilmiyorlar ya da onu da kasten görmezden geliyorlar. Çünkü, “anadilde eğitim-bir arada yaşama” olarak ortaya çıkması muhtemel çelişkinin sadece suizan olduğunu iddia ediyorlar. Bireyin modern dünyada en önemli ve hatta metropollerde neredeyse tek sosyalleşme mekanı olan okulları/sınıfları ayırmanın aslında toplumun birliğini güçlendireceğini varsayabiliyorlar. Bundan daha da vahimi, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu değişikliklerin memleketi tek parça tutma gibi bir sorumlulukla sınanamayacağını, ahlaki söylem içerisinde, hem de despotik bir eda ile öne sürebiliyorlar. Bu noktada, sayın hocam Mümtaz’er Tüköne’nin her ne kadar çözüme dair söylediklerine katılmasam bile, salondaki havayı “akademik-entelektüel tahakküm” olarak nitelendirmesi, benim de izlerken hissettiğim ve rahatsız olduğum o kibirli atmosferi ifade etmiş oldu.

Şunu belirtmeliyiz ki, toplumların aydın sınıfının(sınırları muğlak bir tasnif olduğunun ben de farkındayım), kitlenin genelinden “farklılaşması” kaçınılmazdır. Ancak ben burada “farklılaşma” ve “yabancılaşma” arasındaki ayrıma dikkat çekmek istiyorum. “Farklılaşma”, Erol Güngör Hoca’nın da üzerinde durduğu gibi bir mahiyet farkı değildir. Üzerine bireysel kimliğimizi inşa ettiğimiz temel kıymetlerimiz sabit kalmak üzere eğitim seviyemiz gibi, tamamen maddi şartlar üzerinden, kendimizi toplumdan farklılaştıracak bir estetik kavrayışa ulaşabiliriz örneğin. Hatta, bir entelektüel olarak kendi kültürümüzün dışında karşılaştığımız pek çok yabancı unsuru, kültürel süzgecimizden geçirip, harmanlayarak temellük de edebiliriz.  Ancak bu zihinsel kodifikasyon, anlam dünyamızın yapı taşlarını değiştirmez. Maalesef, Abant Platformu’nda tekrar şahit olduk ki, aydınların önemli bir kısmı her ne kadar sabah, akşam Kemalizm’e küfür etseler de, onun bir meyvesi olarak “yabancı bir yerli” ya da Yakup Kadri’nin ifadesiyle “sınai-kimyevi” bir şekilde hayatlarına devam etmekteler. Toplum için birinci öncelik olarak değerlendirilebilecek milletin ve memleketin birliği fikri, yabancılaşmış dimağlarında pekte aksetmemekte.

Ben burada “Kürt” aydınlarının tavrını daha tutarlı bulduğumu belirtmek istiyorum. Tartışmalar boyunca, hiç meseleyi sağa sola çekmeden, açıkça ve bazen de üstü kapalı savaş tehditleriyle uluslaşmaları gerektiğini hakkıyla savundular. Ortamdaki isimlerin pek çoğu insan hakları söylemi üzerinde dönüp dursunlar, örneğin Vahap Coşkun bölgeye Kürdistan denmesi gerektiğini hiçte çekinmeden samimi bir şekilde dile getirdi. Diğer konuşmacılarda açık bir şekilde egemenlik devri talep ettiklerini belirttiler. Tuhaftır ki, onlar bunları açık yüreklilikle söylerken salonun geri kalan kısmının büyük bir bölümü, yine üç maymunu oynamaya devam etti. Ahlaki olan “birlikte yaşamak” olarak tanımlanmadığı için, bu tarz ekstremist talepler meşruiyet zemini içerisinde kaldı ve ciddi bir karşı tez ileri sürülemedi. Oysa, toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenen egemenliğin birliği, meşruiyet çerçevesinin dışına itildi.

Burada bize nefes aldıran hadise ise, filozof-kralların bizi yönettiği bir düzende değil demokratik bir sistem içerisinde yaşıyor olmamız. Allah’a hamd edelim ki işleyen bir demokrasimiz var ve kimse bize bunlar uluslararası normlardır veyahut herhangi bir etnik aidiyete sahip grubun belli bir kısmı bunları talep ediyor diye bir şey dayatamaz. Eğer bizi kaygılandıran bir takım yasalar toplumun onayı ile geçecek olursa, değişiklerin olası ceremesini de yine rey sahipleri çekeceğinden bizim nazarımızda yanlış olmakla beraber meşru olmaya devam edecektir.

Filozof-kral, epistemeyi kendi inhisarında gördüğü için kökten bir ahlaki üstlüğü olduğuna hükmeder. Doğru bilgi ondaysa, doğru olanı yapacak olan da odur. Meşruiyeti toplumsal olana değil, kerameti kendinden menkul hakikatin hâkimiyeti iddiasına dayandığı için herhangi bir hesap verebilirlik baskısı altında kalmadan hareket edebilir. Ancak, modern dünyanın ve demokrasinin siyasetçisi her eyleminin sonucunu gözetmekle mükelleftir. Hesap verecek olması, tabi ki onu uzun vadede zararlı olabilecek bir takım popülist politikalara itebilir. Bununla beraber yeni anayasa gibi köklü bir değişikte, toplumun referandumla vasıtasız belirleyici olma şansı, onun hilafına hareket edilebilmesi olasılığını kısıtlar. Bundan dolayıdır ki, küresel aydınlarımızın uluslararası norm fantezilerinin, “dağdaki çobanın” çarığına takılması kuvvetle muhtemeldir.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.