Rumeli Hisari

19 Eyl 2011

Beklenen Günlerin Erken Doğum Sancısı Mı?

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

İsrail’in Gazze’ye yardım götürmek amacıyla uluslararası sularda seyreden bir Türk gemisine saldırmasının üzerinden akl-ı selim ile düşünecek ve yorumlayacak kadar zamanın geçtiği kanaatindeyim. Ülke olarak ilk andaki infiali kısmen de olsa atlatmış bulunuyoruz.

Malum ilk andan itibaren konu üzerinde yüzlerce makale hem yurt içinde hem de yurt dışında yazıldı ve elan yazılmaya devam ediyor. Bilhassa batıda Türkiye’nin politik ekseninde radikal değişiklikler olduğuna dair yorumlar ağırlık kazanıyor. İçerde ise yine iktidar “yandaşı” kabul edilen basın hükümete methiyeler düzerken “karşıt” kabul edilenler ise en ağır ifadelerle iktidara yükleniyor.

Maalesef ülkemiz siyasetinde fikirlere gem vuran ve ufkumuzu körelten bir tabulaşma eğilimi gözlemlemekteyiz. Bazıları iktidarı bir nevi “kutsanmış” yapı olarak kabul edip, eleştirilemez hale getirirken bazıları da hükümete muhalefeti dogmatik hale getirip neredeyse onlar “Allah bir” diyor acaba teslis doğru mu? Boyutunda hastalıklı bir protest ruh haline bürünmektedir. Şüphesiz her iki halde sağlıklı değildir.

Türkiye’nin son yıllarda değişen dış politikasını yukarıda bahsedilen iki hastalıklı yaklaşım tarzının girdabına hapsolmadan değerlendirmenin fevkalade önemli olduğunu düşünmekteyim.

Denilebilir ki; Biz Anadolu Türkleri Tanzimat’tan beri yüzümüzü batıya dönüp, en doğrularımızın sağlamasını bile garpta aramışızdır. 6 asırlık imparatorluğumuz çökerken de, yeni devletimizi kurarken de bu durum değişmemiştir. Lakin son birkaç asırda ifrat-tefrit dengesini ayarlamakta çokta başarılı olamadığımız aşikârdır. Batıya yönelişimiz tarihi ve kültürel bağlarımızın kuvvetli olduğu ve çağlar boyu doğal önderi olduğumuz bölgelere yaklaşımımızda bir takım ihmaller doğurdu denilebilir. İki asra yaklaşan bir süre “siz bizden değilsiniz” diyen batıya “hayır, biz sizdeniz” derken, “siz bizdensiniz” diyen doğuya da “hayır, biz sizden değiliz” dedik. Bazıları bunu bir reddi miras olarak algıladı, bazılarıysa sadece kafa karışıklığı…

Son iki asırdır küresel güçler yeryüzünün politik, ekonomik, sosyal dengelerini kurarken biz kurulan dengelerde hayatta kalmamızı sağlayacak tarafta yer almayı seçmekle meşguldük. Esasında pek haksız da sayılmazdık zira son iki asır şiddeti dönem dönem değişmekle birlikte Türk milletinin tarih yolculuğunda pek hazin hatıralar bırakan yıllar olarak milli hafızamıza kazındı. Kıtalara hükmeden imparatorluğumuzu kaybettik önce… Milyonlarca göçmen Türkü Anadolumuzun bakımsız ama münbit bağrına yerleştirdik… Büyük bir travmaydı kuşkusuz bizim için. Yokluklar içinde bir mucize olan Milli Mücadele sonunda elimizde kalan topraklarda yeni devletimizi kurduğumuzda bir avuçtuk. Gazi Mustafa Kemal’in kişisel dehası sayesinde yeni devletimiz gücüyle kıyas edilemeyecek bir prestije sahipti o yıllarda. Lakin bizdeki her gelişim gelişimin müsebbibinin ömrüyle sınırlı olduğundan uzun sürmedi yeni dönem… Birden imparatorluğumuzun son dönemlerine geri dönüverdik.

O dönem fasılalarla şimdiye değin süregeldi. 1959’dan beri Avrupa Birliği’nin kapısındayız. Ne eşikten içeri bir adım attık, ne de aksi istikamette.

Uzun yıllardır, batılı dostlarımızın bir lütufmuşçasına bizi diğer Ortadoğu ülkelerine örnek göstermelerine böbürleniyoruz, bu kadar küçüldük.

Lakin son yıllarda Türkiye’nin konumunda çok ciddi bir değişiklik olduğu ortadadır. Bazıları bu durumu değişen dünya şartlarına, bazıları başbakanın şahsına, bazıları ise küresel gücün yeni dünya düzeninde bize biçtiği role bağladı.

Bizdeki ciddi dış politika dönüşümünü sadece değişen dünya şartlarına bağlayamayız çünkü dünyanın yap-boz tahtasına döndüğü yıllarda bile Türk dış politikası bu denli bir dönüşüm yaşamamıştı. Sadece başbakan’ın şahsıyla ilgili bir değişim olsaydı olsa olsa Chavez tarzı bir kuru söylemle kalırdık. Dönüşümümüz yalnız küresel güç iradesiyle olsaydı son dönemde söz konusu güçle yaşadığımız ama henüz örtülü süren çıkar çatışmasına girmezdik. Peki nedir bu değişimin nedeni?

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın dış politika dergilerinden Foreign Policy’nin de isabetle belirttiği üzere dış politikamızda ki dönüşümün mimarı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’dur. 9 Mayıs 2009’da bakan olmadan önce başbakan’ın dış politika başdanışmanlığını yapan Davutoğlu’nun son bir yılda 100’ün üzerinde yurt dışı seyahati yaparak Türkiye’nin Asya, Afrika ve Orta doğu derinliğinde var olmasını sağlamaya yönelik çabaları çok dikkat çekicidir. Davutoğlu döneminde Türkiye, Kah adını bile duymadığımız Afrika ülkelerinin devlet başkanlarını Türkiye’de toplantıya çağırmakta, kah Sırbistan-Bosna ya da Suriye-İsrail görüşmelerinde arabuluculuk üstlenmektedir. Küresel gücün dış işleri bakanının dediği üzere “nereye gitsem, sizden az önce Davutoğlu buradaydı, diyorlar” durumu söz konusudur.

Davutoğlu’nun Türk dış politikasına vermeye çalıştığı yeni istikameti anlamak için bakanın 2001 yılında kaleme aldığı “Stratejik Derinlik” isimli kitabını incelemek çok faydalı olacaktır. Davutoğlu’na göre Türkiye tek yönlü bir dış politikaya hapsedilemez. Zira Türkiye’nin aynı anda pek çok bölgede yaşamsal çıkarları söz konusudur. Akdeniz, Orta doğu, Balkanlar, Kafkasya, Hazar, Orta Asya Türkiye’nin yaşam alanıdır. Hatta Davutoğlu Türkiye için Asya’nın önemini anlatırken; “Gerilen bir ok gibi Asya’nın derinlikleri ne kadar ilerlersek batıya o kadar hızlı gideriz.” demektedir.

Açıkçası milletimizin imparatorluk özlemi ile Davutoğlu’nun yeni dış politika paradigması pek bir uyumludur. Bu uyum bakanın sıradan bir Yörük ailesinden temiz ve azimlice yükselmesiyle birleşince oldukça etkileyici bir hal almaktadır. Denilebilir ki; şahsi parasıyla Lübnan’daki bir Türkmen köyüne annesinin hayratı olarak çeşme yaptıran bir dış işleri bakanı milletimizin ciddi manada desteğini almaktadır.

Lakin iyi niyetli ve içinden çıktığı milleti gibi eski kudretli günlere özlem duyan bir dış işleri bakanı “kurtlar sofrası”ndan pay almak için yeterlimidir? İşte bu soru üzerinde durulması gereken bir nokta olarak karşımızdadır.

Ümit Özdağ Hocanın isabetle belirttiği üzere Türk dışişlerinde iyi Arapça ya da Farsça bilen kimse yoktur. Yani Türkiye kurumsal olarak büyük oyuna doğrudan bir müdahale için maalesef henüz yetişmiş personelden yoksundur. Şüphesiz geçtiğimiz günlerde açılması kararlaştırılan “Diplomasi Akademisi” bu boşluğu doldurmak için düşünülmüştür. Ama zaman alacağı açıktır.

Yine maalesef gelecek için umut vaat eden ekonomimiz şu an için dış etkiye çok açık bir haldedir. Bölgemizdeki yeni rakibimiz olan İsrail’le kıyaslandığında nükleer caydırıcılığı olmayan askeri gücümüzün yeterli olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyemeyiz.

İşte bu ve benzeri sıkıntılar nedeniyle İsrail’in Türk gemisinde yaptığı katliamdan sonra kamuoyunu tatmin edecek yaptırımlar uygulayamadık. Dikkat buyurunuz uygulamadık demiyorum, UYGULAYAMADIK. Denilebilir ki; 10 sene önce bu kadarını da uygulayamazdık. Doğrudur. 10 sene sonra çok daha aktif ve etkin olacağımıza olan inanca bendeniz de katılmaktayım. Fakat mevcut hal budur.

Hala imparatorluk rüyaları taptaze bir millet olarak biz Türklere, Arapların Türk bayraklarıyla sokaklara dökülmesi, büyük ülkelerle girdiğimiz atışmalar fevkalade sevindirici gelmektedir. Ama maalesef bunlar reel politikte henüz sevindiğimiz boyutta yansımasını bulmamıştır.

Merkezinde bulunduğumuz sancıdan ümit ettiğimiz büyük Türkiye henüz doğacak boyuta ulaşmamıştır. Şüphesiz tarihi etki alanımızda oluşturmaya başladığımız birlikler Türkiye’yi daha güçlü kılmakta, tarihi etki alanımızdaki milletlerin bize bakışında müspet yönde büyük değişimler yaşanmaktadır. Ama tüm bunlar siyasi uyarılarımızın hala yeterince caydırıcı olmadığı gerçeğini değiştirmemektedir. Vel hasıl biraz daha zaman…Azimli çalışmayla geçecek biraz daha zaman…

Hüseyin Raşit YILMAZ

Etiketler: , , , ,

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.