Cini Deseni

3 Oca 2012

Başer: Türklüğün tarihî rolü, insanlığın vicdanı olmaktır!

Yazan: EDİTÖR

Sait Başer, 1957 Isparta doğumlu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu olan Başer, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın neşriyat müdürlüğünü ve yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Doğu Türkistan’ın Sesi, Kültür Dünyası gibi çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Genellikle, Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Halen kadrosu Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümünde olup, misafir öğretim üyesi olarak Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görevine devam ediyor.

Eserleri: Türk Münevverinin Müşterek Fikir ve İman Zemini, Gök Tanrı, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, Toplumsal Aklı Anlamak, Türk İnanma ve Anlama Modeline Dâir, Düştüğü Yerden Kalkmak, Yitik Yurdun İçinde, Simurgun Kanadında…

Afşin SELİM / afsinselim@gmail.com

– Eserleriniz İrfan Yayınları tarafından toplu halde tekrar yayınlandı. Hayırlara vesile olmasını diliyoruz. 

Teşekkür ederim.

– Çağımızı, katıldığınız bir TRT TV programında, “imaj çağı” olarak adlandırmış “Muhtevalar değil, görüntüler konuşuluyor” demiştiniz. Sonrasında İstiklal Marşı üzerinden çerçevelemiştiniz meseleyi, İstiklal Marşı’na yeterince muhatap olabiliyor muyuz hocam?

Türkiye’de ideolojik çarpıtmalar üst üste yığıldıkça meselelerin köklerini görmek, doğru analizler yapmak da güçleşiyor. Türk kültürü sahip olduğu derinlik sebebiyle zengin unsurlarını önemli ölçüde sembollere bağlamış bir kültürdür. Kültürün yapısındaki azametin hakkından gelemedikçe, Cumhûriyet’in sığ eğitiminden geçen aydınlar, karşılarındaki muazzam sistemi anlayamadıkça ya basitleştirme çabasına düşüyor yahut reddetme kolaycılığını tercih ediyorlar. İstiklâl Marşı, şairi merhum Âkif’in duyuş keskinliklerini ve kültürün sembollerini kullanış ustalığını yansıtan bir şiirdir. Medeniyetimizin ana değerlerini, dönemin çaresizliği içinde bile en üst perdeden dile getirmiştir. Bu metinde dikkatli bir analizle bakılacak olursa yüzlerce yıllık tevhid toplumunu ve hak duygusunu eğilip bükülmeden ifade eden ve rakipler karşısında komplekse düşmeyen bir sentez vardır.

Keşke layıkıyla anladığımızı ve bunun üzerinde anlaştığımızı söyleyebilseydik. Ne yazık ki, İstiklâl Marşı çoğunlukla ruhsuz merasimlerin aksesuarına dönüştürülmektedir. Bizim yeniden anlama konusunda ciddi bir toplumsal zaaf içinde bulunduğumuz maalesef bir vakıa. 

– Kültürel güncellenmeyi önemsiyorsunuz sanırım? 

Elbette. Güncelleme olmaksızın hem değerler hem de problemler hayatın realitesiyle temasını kaybederler. Toplum bir fasit daireye mahkûm hale gelir. Ya tarihi bir varlık alanı vehmine dönüştürüp bu vehme kendisini hapsediyor veya realitesini kaybetmiş içi boş kutsallarla bir toplumsal hipnoza teslim oluyoruz. Güncelleme değerleri “yeniden anlama” yani “yeniden yaratma ve kendi gerçekliğimiz ile buluşturmak” demektir. Güncelleştiremediğiniz kültür, istediğiniz kadar tabulaştırın güncel kültürler karşısında mağlup ve esas itibariyle müzeliktir. 

Bir Allah’ın kulu da çıkıp Töre’nin gerçek anlamı nedir diye merak etmedi! 

– Kut ve töre kavramlarıyla özellikle alakalı olduğunuz biliniyor, Kutadgu Bilig’in sizdeki karşılığı ne acaba? 

Kutadgu Bilig’in bendeki karşılığı Türk hikmet geleneğinin kendi özgün sistematiği içinde ifadesini bulmuş muhteşem bir eser olduğudur. Ama burada da İstiklâl Marşı için söylediğimi tekrar ederim: Kutsayarak anlamsızlaştırma. Bu felaket Kutadgu Bilig’in de başına gelmiştir. Ortalama bir Türk aydınına sorarsanız Kutadgu Bilig kültürümüzün en muhteşem kaynaklarından biridir. Ama anlamamak kaydıyla! Bize anlamayı teklif etmeyin. Ben Kut ve Töre kavramlarını merkeze alarak yaptığım Kutadgu Bilig incelemesini bundan 22 yıl önce yayınladım. Medya gün geçmez ki Töre’den nefret söylemiyle bahsetmesin. Ama bir Allah’ın kulu da çıkıp Töre’nin gerçek anlamı nedir diye merak etmedi.

– Töreyi muhafaza eden İslami bir anlayış mı söz konusu? 

Evet. Türkler Müslüman olmakla Törelerini terk etmemişler. Törenin onlara kazandırdığı devlet ve örgütlenme geleneği, İslâmiyet’in kabulünden sonra da hatta Cumhûriyet’e kadar devam etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Türklük kavramını belirleyen Töre ile İslâm’ın buluşması her iki sistemin de hayrına olmuştur.

Medyamız toplumun değerlerine peşinen olumsuz yaklaşmakta… 

– Töre demişken, günümüzde “cinayet” üzerinden zihinlere yerleşmiş durumda ama; töre cinayeti, töre kurbanı vs. gibi? 

Bu tutum kesinlikle toplumu tarihi ve kültürü tanımayan bir medya cehaletidir. Medyamız toplumun değerlerine peşinen olumsuz yaklaşmakta. Gene aynı şeyi söyleyeceğim, anlama zahmetine katlanmaktansa bir büyük sistemi gözünü kırpmadan kurban etmekte fütur göstermemektedir. Kurban ettiği sistem toplumsal kimliğimizin belirleyicisi bile olsa cahil aydın için önem taşımıyor. Bu cehalet çok can acıtıcı bir cehalettir. Doğu’daki cahil halkın kötü geleneklerinin sebep oluğu cinayetlere mi üzülelim, bu cinayetleri bahane ederek câhil aydınların eliyle bir hikmet geleneğinin imha edilmesine mi, kendi kimliğimizin öldürülmesine mi?

– Türklük neyi çağrıştırıyor zihninizde, Türk’ün tarihî bir misyona sahip olduğunu düşünüyor musunuz? 

Evet düşünüyorum. Türklüğün tarihî misyonu, sınıflı toplumların yarattığı yeryüzü cehenneminde “evrensel adalet devleti”ni kurmaktır. Tarih boyunca bütün Türk sultanları, tahta oturdukları gün, ilk emir olarak “Adaletname” denilen fermanlar yayınlarlardı. Mazlumların sözcüsü olduklarını ilan ederlerdi. Topkapı Saray’ında Divân-ı Hümâyûn’un toplanığı mekan “Adalet Kulesi”nin altıydı. Adalet kavramına insanlığın ihtiyacı bugün de aynı şiddette devam etmektedir. Türklüğün tarihî rolü, insanlığın vicdanı olmaktır.

Adı Türk olan herhangi bir boy yoktur 

– Günümüzde etnisite kavramının bu denli anılıyor olması karşısında nasıl bir anlayış geliştirmeliyiz? 

Türk kelimesi Töreye mensubiyet ifade eden bir dünya görüşünün insanı demektir. Bu asıl anlam, zamanla soyadı imiş gibi kullanılır da olmuş. Soy isimleri daha ziyade boy adlarında aranmalıdır. Dikkat ederseniz adı Türk olan herhangi bir boy yoktur. Ama çeşitli soy adlarıyla tanıdığımız sayısız boyun ortak sıfatı “Türk”tür. Benim kanaatime göre, Türk kimliği Töreyi benimseyen muhtelif toplumların üst kimlik adı olagelmiştir. Buna birçok örnek bulunabilir. Bir Sırbın, soyca kendi kanından olduğu halde Müslüman olan soydaşlarını Türk diye katletmesi size ibretli gelmiyor mu? Kendimize bir düşmanın fark ediş dikkatiyle bile bakmıyoruz.

– Hakimiyet yerine hizmet ve adalet kavramları üzerinden alıyorsunuz pozisyonunuzu, öyle mi? 

Evet, doğru tespit etmişsiniz. “Hakimiyet” kelimesi (rahmetli Osman Turan’dan kalmıştır) bir emperyal(sömürgeci) ideal çağrıştırmaktadır, bu doğru değil. Törede insânî yükselişin ana mekanizması “hizmet” kavramına bağlanmaktadır. İdeal insan olarak “kutlu kişi” hedefi konulmuş, kutlu kişiden de henüz seyrini tamamlamamış insanlığın, insanlıkta tekâmülünü sağlayabilmesi için evrensel bir adalet devleti kurması istenmiştir. “Türk Devlet Geleneği” adıyla meşhur olan geleneğin amacı, “cihanın kut kuşağı bağlaması”nı sağlamaktır.  Bu ise ancak adaletle mümkündür.

– Oryantalizm’in üç kuşağı var diyorsunuz. Birinci kuşak; fiilen sömürgeciliğin keşif kolu olan kuşak; oryantalizmin sömürüyü kurumlaştırma kastına bina ettiği ikinci kuşak ve ikinci merhalede elde edilen imkanlarla yeni bir strateji oluşturan üçüncü kuşak… Biraz değinebilir miyiz bu meseleye? 

Bu başlı başına bir sohbet konusu olmalı. Ama bir cümleyle söyleyelim; üçüncü kuşaktan kasıt, emperyal merkezlere ayarlı yerli aydın tabakasıdır. Töreyi cinayet sebebi sayan kitle, tipik örneğimiz sayılabilir.

Türklüğü bir milliyet tercihi esaslı milliyetçilik olarak değerlendirmeye kalkarsanız, ona tarihin kazandırdığı temel niteliği daha baştan yok etmiş olursunuz… 

– Sadreddin Konevî’den aktardığınız üzere, “Tenzih ile teşbih arasında durup, kesrette vahdeti tahakkuk ettirmek” evrensel iddiamızın temel ilkesi mi olmalı? 

Evet. Tenzih ile teşbih arasında olmak, Türk medeniyetinin belirgin niteliğidir. Adalet kavramının doğduğu yer de orasıdır. Ne mutlak bir kesrette kayboluş, yani kaosa teslimiyet, ne de homojen bir yeknesaklık söz konusudur. Ne vahdet için kesretten, ne de kesret için vahdetten vaz geçilmez. Homojen bir vahdet alemi, “anlam”ın anlamsızlaştığı, aklın hükmünü yitirdiği bir vehim aleminden ibarettir. Sırf kesret ise, mutlak kaosa götürür. Oysa insan ve varlığın gerçeği, vahdet ve kesretin birlikteliğinde ortaya çıkar. Adalet de bu iki yapı arasındaki dengeyi kurma sanatıdır. Farklılıkları tevhidin vazgeçilmez değerleri olarak göremezseniz, adalet hayalden ibaret kalır. Türklüğü bir milliyet tercihi esaslı milliyetçilik olarak değerlendirmeye kalkarsanız, ona tarihin kazandırdığı temel niteliği daha baştan yok etmiş olursunuz. Türk kavramı temelli milliyetçilik adaletin öldüğü yerdir. Adalete hizmetle elde edilen Türklük, adaleti öldürmek için kullanılamaz, kullanılmamalıdır.

– Türkiye’nin en mühim sorunu sizce nedir? 

Kendi geleneğinden habersiz oluşu…

– Bir yazınızı, Batı’ya karşı Batılılaşarak korunmak bir hayat memat mücadelesi diyerek bitiriyorsunuz. Batı’ya karşı Batılılaşmak, trajikomik bir durum değil mi? 

Doğru, trajikomik bir durum… Batı’yı onun değerleriyle yensek bile bu galibiyet bizim geleneğimizin kâr hanesine yazılmaz. Zulüm ve sömürge medeniyetinin patronajı değişir o kadar. Bu tür bir galibiyet, Türk adalet sisteminin intiharı anlamına gelir.

– Bir müddet evvel, yine sitemizde, genç akademisyenlerimizden Mehmet Akif Okur Bey ile yaptığımız bir söyleşi de vurgulamıştı kendisi: Batıdan doğuya doğru hızlı bir güç kayması yaşanıyor, Batının mutlak üstünlüğü sona eriyor… Sizce de öyle mi?

Evet. 

Yahya Kemal’in şâirliği mütefekkirliğinin yardımcı bir unsurudur 

– Bu arada, Yahya Kemal’i yalnızca bir şair olarak değil, kurucu akıl olarak kabul ediyorsunuz? 

Yahya Kemal, son devir aydınlarımız arasında yanılmayan tek adamdır. Onu gene aynı sığ bakış hastalığı ile değerlendiregeldik. Halbuki Yahya Kemal, yekpâre bir bakışla mütalaa edildiğinde, sırf düşünce ve duyuşlarının gücüyle bütün bir sisteme karşı alternatif teşkil etmiştir. Tam bir denge adamıdır. Ve bana göre şâirliği mütefekkirliğinin yardımcı bir unsurudur. Onu Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı adlı çalışmamda her görüşten Cumhûriyet aydınının şehadetiyle değerlendirdiğimi düşünüyorum. Evet, o kurucu bir akıl olmuştur.


– “Türk Müslümanlığı” kavramını, genel hatlarıyla, nasıl algılamamız gerekiyor?
 

Burada anlatmak uzun sürer. Sorunuz yanlış değil ama, bunun cevabını okuyucu kitaplarımızdan etraflıca öğrenmelidir. Şimdiye kadar kitaplar ve makaleler dağınıktı, bulunamıyordu. Şimdi İrfan Yayınevi’nin himmetiyle temin edilebilir kılındıklarına göre, bu göndermeyi anlayışla karşılarsınız umarım.   

– Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? 

Bu tür sorulara yüzlerce cevap verilebilir. Ama benim en çok önemsediğim kavram “anlama” kavramıdır. Bu kavram etrafında çok düşündüm. Düşündüklerimi de Toplumsal Aklı Anlamak adlı kitapla ortaya koydum.

 – Son olarak, kurucusu olduğunuz Seyran Kitabevi’ne dair bir hatıranızı okuyucularımızla paylaşmanızı istesek?

Hay hay. Merhum Ahmet Yüksel Özemre, eski Beşiktaş Müftüsü Hayati Kâmil Aydın, merhum Necati Âsım Uslu, tarihçi İsmet Bozdağ gibi isimlerin bulunduğu bir sohbette, Cumhûriyet’in temel yanlışlarını dile getirirken, bir imparatorluk çocuğu olarak tarihçi İsmet Bozdağ hoca gülerek bana demişti ki, “sen bu itirazları söylüyorsun ama, eğer Mustafa Kemal Paşa sağ olsaydı sen onun aradığı adam olurdun” paradoksal gibi görünecek ama bizi hem güldürmüş, hem düşündürmüştü. Hâlâ düşünürüm.

– Türkyorum’a kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz… 

Gayretiniz için asıl ben teşekkür ederim.

Etiketler: , , , , , ,

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.