Topkapi Sarayi

13 Haz 2013

Bardakçı: Hükmü tarih verir…

Yazan: EDİTÖR

türkyorum - ilhan bardakçı

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

“Türkyorum” için İlhan Bardakçı ile gerçekleştirdiğimiz bu kurgu söyleşi, Bardakçı’nın 1982 yılı içinde Tercüman gazetesinde günlük fıkralar halinde yayımlanan yazılardan nakledilmiştir.

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com 

–         Edouard Malet, “Tarih içinde Türkler gibi çağdan çağa, aşiretten imparatorluğa ve ölüm noktasından dirilişe sıçramasını bilen bir başka millete rastlamak güç ve imkânsızdır” diyor? 

Geniş hatları ile bir milletin dünya üzerinde kendisinden başkasını inkârı demek olan şovenlik duygusu budalalıktır, bu doğru. Ama bizi inkâr etmek isteyenlerin tenkidlerine uğrayacağız ve şovenlikle suçlanacağız korkusuna kapılıp, millî vasıflarımız ile maddî ve manevî müktesebatımızı reddetmek, sadece züppelik değil, ihanettir. Bir millet, tarihini bilmek istiyorsa, ona kim anlatacaktır, kim olup, nereden gelip, nereye gitmekte olduğunu? Türkiye Cumhuriyetini 1923 tarihinde gökten zembille indirilmiş, yeni bir devlet diye tarif eden gaflet batağındaki eğitim felaketimiz mi? Kendi lanetli yorumlarını tarih şeklinde şırıngalamak hırsına kapılmış tarih eğiticileri mi? Geçmişte nasıl bir büyük olduğumuzu, çöküş sebeplerine çengelleyerek hikâye etmek gerek, gerek ki, bugün de, büyük olmanın sırrına erebilelim. 

–         Söz konusu büyüklüğün kaynağı, devlet olarak yaşama şuuruna sahip oluşumuz mu?

Dünya siyasî tarihine bakınız. Devletler edebî değillerdir ama devlet olarak yaşama şuuru, bu damga ile mühürlenenler vardır. Hiç şüphesiz ve tartışmasız, bizim gibi. Selçuklu Devleti iniş yolundadır. Ama daha batmadan Osmanlı Devleti ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti tarihî vazifesini tamamlamıştır. Ama yıkılmadan evvel yerini, bir zaferden doğan Türkiye Cumhuriyetine bırakmıştır. Başka bir deyimle millet, devletsiz kalmamıştır. Devlet dehasına sahip olduğu için.

Her yeni devlet, kahramanlarını ve dalkavuklarını da beraberinde getirir…

–         Tercüman’daki bir yazınızda, Frak ve smokin giymekle cumhuriyetçi olunamayacağına değinmiştiniz?

İmparatorluk bir devlet şeklinin ismidir. Aslolan devletin kendisi. Dikkat ediniz, biz, ikibin yıldan bu tarafa hiç devletsiz kalmamışızdır. Selçuklu yıkılırken, Osmanlı, tarihteki nöbete geçer. Osmanlı devlet binasını terkederken kapıyı cumhuriyet çalar. Bu, dünya siyasî tarihinde sadece bize has bir vasıftır ki, kıyamete kadar iftiharımızdır, şüphe yok.

Her yeni devlet, kahramanlarını ve dalkavuklarını da beraberinde getirir. Biz veya yabancılar. Tarih bu şaşmaz kaidenin misalleri ile dolu. İstisnası yoktur. Cumhuriyet ki, bir meşakkat ve mihnet kahramanlarının ve hele hele milletin eseridir. Bir de bakılır ki, zaman içinde kürsülerde ve iktidar yakınlarında birtakım adamlar, kraldan fazla kralcı denilenler yani, gözükmeye başlarlar. Ne zaman ki, devlet kan ister, çile ister, kurban ister, kaybolurlar ortadan. Daha ilerideki bir çıkar fırsatında deliklerden başlarını uzatmak için.

–         Alparslan’ın Malazgirt’ten ve Osmanlı’nın da Edirne’den öteye Batı’ya yönelmesi emperyalizmle de ilişkilendirilmekte? 

Şimdi bakınız, Avrupalı namuslu tarihçinin dediğine:

“Osmanlılar Budapeşte’nin fethi ile Avrupa’da nice uzun süre kalabilme sırrını bulmuşlardır. Viyana, Osmanlı’nın doğusunu teminat altına almak için, fethi faydalı sayılan bir noktaydı. Osmanlı Devleti Viyana’ya ulaşmakta, Avrupa’dan çekilişini tam iki asır geciktirmenin stratejisini ispatlamıştır.”

Peki ama, fetih sırası tesadüfi midir? Önce ayıplı taraftan, yani bizimkilerden başlayalım isterseniz…

Bizim Tanzimat kafa yapılı tarihçilere göre, Osmanlı Devleti nerede yağmalanacak bir ganimet kokusu varsa, orayı fethetmiştir. Utanmadan derler ki kadın, köle, delikanlı, altın ve saray eşyalı ile vergi yağması yapılır. Hani biraz daha utanmasalar, saraydaki Defteri Hakanîleri inceleyip o zaman ki harp ganimetlerinin Avrupalılara bugün tazmin edilmesini isteyeceklerdir.

Şimdi geliniz bir başka Frengistan tarihçisinin ne dediğine birlikte eğilelim, bakınız ne diyor adam:

“Osmanlıların fütuhat sırası son derece zekice bir program içinde planlanmıştır. Gereksiz bir şehir, gerekli olan bir kaleden önce asla zabt ve fethedilmemiştir. İstanbul’un fethedilmesi için öncelikle Niğbolu, Varna ve Kosova noktalarında tampon güvenlik noktaları tesis edildiğini, Avrupalılar ancak 17.asrın ortasına doğru anlayabilmişlerdir. Buralar zabtedildikten sonra İstanbul ele geçirilmiş ve bir merkez etrafında dönen pergel gibi, Osmanlı, sağlam adımlarla Afrika’ya, Güney Rusya’ya, Akdeniz’e ve Avrupa’ya hâkim olabilmiştir.”

–         Mesele çerçevesinde sıkça dile getirilen bir diğer iddia ise, kadının sosyal hayatın dışına itilmesi?

Sultan Alparslan’ın verdiği hükümlerin geçerli olabilmesi için, Sultan Hanım’ın “evet” demesi şart. Kadına verdiğimiz değer ve yer böyle. Bu zihniyetteki bir toplum, harem-selam uygulaması ile kadını sosyal hayatın dışına itebilir mi? Gülerler adama. Fakat, aman Ya Rabbi, geliniz görünüz ki, Tanzimat züppeliğine müptela oluşumuzdan sonra, batılılar, Türk haremi merakına kapılmışlardır. Ne masallar, ne hikâyeler. Oysa haremlik-selamlık faziletini, bilir misiniz, Türk kadın dünyası hakkındaki harikulade eseri vermiş olan Lady Montaigu’nun nedimelerinden Lady Birshop Vallency yazmış. İstanbul’u, haremden hamamlara kadar gezdikten sonra der ki:

“Hıristiyan da olsak, Müslüman da, kadınların sayı olarak erkeklere eş sayıda bulundukları bir toplumda konuşabilir ve söylenenleri duyabilir misiniz? Ciddi meselelerin Paris saraylarındaki kadın-erkek toplantılarında halledilmesi mümkün müdür? Türkler, harem düşüncesinde bu nefis zekâ pırıltısına sahip olmanın yanında, kadını da, hayal edilebilir bir asalete kavuşturmuşlardır.”

Var mı ötesi…

Hazret-i Ali, “Sizden sonraki nesiller, başka iklimlerin başka yağmurlarına muhtaçtırlar, mutlaka sizden farklı yetişeceklerdir ve düşüneceklerdir” diyor. Elbette, sosyal hayatı daha da yozlaştıran Tanzimat inkârcılığının iddiaları gibi düşünemeyiz. Tanzimat kafasının tarif ettiği harem, artık muhaldir. Ama, zihniyetindeki mükemmel felsefe, hayat tarzındaki sükuneti fazilet olan düşünce, ona muhtacız. Bunlar gericilikse, elhak gericiyiz.

Demokrasi kavramını perişan etmekte büyük maharet sahibiyiz… 

–         Devlet meselesine tekrar dönecek olursak, devlet kimdir ve kimindir, devletin devamlılığını sağlayan unsurlar nelerdir? 

En büyük şikâyetçiden en ücra köşedeki karakol onbaşısına kadar, kendilerini devlet sananlara çok rastlamışızdır. Sonraları ve devlet itibarını, birlikte yok etmekten kaçınmamışlardır. Oysa devlet, zorbalık demek, devlet tokatlayan ve ağız burun kıran kavram demek değildir. Devlet, kendi adına yetkiler vermişse, bunun sınırlarını da birlikte getirmiştir. O halde, kontrol mükellefiyeti de devlete ait olmak gerekir. Bir İçişleri Bakanı devletin asayişinden mesul insandır, doğru. Fakat bu güç, bir İçişleri Bakanı’na makamında adam dövmek hakkını vermez ise, polise, jandarmaya ve herhangi bir devlet görevlisine de bağışlamaz.

Devlet, ancak devlet gücü zaafa uğradığı devirlerde sertleşir…

Özlenen sosyal eğitim kaidelerini benimsemiş her genç insan, beline silahı takıp, devlet adına konuşma hakkına malik olunca, isteniz de istemeseniz de bir başka fiyakanın sahibi olur. Büyük şehirlerdeki askerî ve sivil resmî vasıtaların direksiyonlarındaki gençlerin kendilerini, zaman zaman trafik kanunu sanmalarındaki ruh halinin sebebi budur. Budur ama, devlet, ancak devlet gücü zaafa uğradığı devirlerde sertleşir. Yoksa, daha Selçuklular gününden yakın zamana kadar asayişten mesul insanlara “korucu” denmesindeki güzel teşhisi izah edemezsiniz. Millet, haksızlığa uğrayınca ve başı derde girince evdeki babasından ve ağasından daha fazla inandığı korucuya koşar. Zira, korucu devlettir, yani şefkat ve adalet demektir.

1950’den önceki devirde, jandarma ve polis, haklı ve haksız bir umacı haline getirilmişti. Parti, devlet olarak bilindiği ve çıkarlar bu anlayışa bağlandığı için, CHP’nin yıkılışında, halk üzerindeki bu baskının büyük ağırlık payı vardı. 1950’den sonra ise, asayiş kuvvetleri ve idare, partizan şikâyetlerin baskısına girdi. Bakanlarımızın makamları daha düne kadar karakol onbaşısının, komiser isteyen insanlarla dolup taşıyordu. Her ikisi de bir tepki kanununun yaş kuvvetlerinin zorbalığından şikâyetçi idi. Demokrasi kavramını perişan etmekte büyük maharet sahibi olduğumuz içindir ki, 1950’den sonra yakın zamana kadar, yerlerinden ve itibarlarından edilen görevlilerin şahsında, aslında devlet mefhumu yara almıştır. İkisi de hatalıdır diye, bunun için söz ederiz.

Türk siyasi tarihinin ölümsüz simalarından Nizâmülmülk, Seyahatnamesinde ufacık bir cümle kullanır:

“Halk ve devlet, terazinin kefesinde aynı ağırlıkta çekmezlerse, daralarını altından yapmış olsanız fayda vermez, atmak gerekir.”

Bahsedilen terazi, bakkal, manav veya süpermarketlerdeki terazilerden daha başka bir şeydir. 

Gururlanmak enaniyettir. Ama iftihar hakkımız… 

–         Ebedi bir devlete rastlayabilmiş değiliz tarihte? 

türkyorum - ilhan bardakçı tarihten bugüneİnsanlık tarihinde ne ebedi devlet, ne de hanedan ve rejim vardır. Devletler ve rejimler, insanlar gibi doğar, büyür, güçlenir ve sonra tarih sahnesinden çekilir. Millet kabile değil, yani millet ve ebedilik şuuruna sahip ise eskisinden daha güçlü bir devlet doğuyor. Osmanlılık Türk tarihinin akışı içinde bugünü düne bağlayan bir halkadır. 1919 kudretini ispatlayabilmek için, geçmişe küfredilmesine muhtaç olmayacak kadar muzafferdir. Biz İdi Amin kabilesi değiliz ki, gökten zembille, inkılaplarımızla, ananelerimizle ve hele hele farketmek istemediğimiz o harikulade devlet tecrübemizle bizden evvelki halkanın devamı da güçlenecektir. Ama asıl gurur payımız, eski Türk devletlerinden, Selçuklulardan ve Osmanlı’dan süzüle süzüle bugüne gelmiş olmamızdır. O devirler yaşanmasaydı biz olmazdık. Biz bugün muzaffer isek, o eski devletler bir başka gururun sahipliğine ancak bizimle ulaşabilmişlerdir.

Gururlanmak enaniyettir. Ama iftihar hakkımız. Tam altı asır, hangi devlet, üç kıtada bütün devlet teşkilatı, kanunları ve adaleti ile hâkim olabilmiştir?

Derler ki, tarihin en uzun ömürlü devleti Roma imparatorluğudur. Ne var ki, o imparatorluğun ömründe, çeşitli iktidar şekilleri ve isimleri yaşanır. Nasıl kuruldu ise, o şekilde son bulması bakımından, Osmanlı kadar yaşamış olan yoktur. 1299’dan itibar ederseniz, tam 623 yıl. Osman Gazi’nin Ermeni Beli adındaki ilk savaşından hesaplarsanız, 638 yıl. Var mı, bir başkası? Bu kadar değil. Tarihte, tarihçilerimizin hiç dikkat etmedikleri bir rekor daha vardır. Ayıptır söylemesi ama, biz bu dikkatten mahrum kalmışızdır. Gerçekten, tarihin akışı içinde, Osmanlı imparatorluğu kadar çok ve karışık ırklara, dinlere, dillere sahip milliyetlere bu kadar uzun süre hâkim olmuş bulunan bir başka devlet gösteremezsiniz. 18.yüzyıl başında dünyaya yayılan sömürgeciler, devlet değil, zulüm ve işkence sistemleri kurmuşlardır. Osmanlı ise laik, adil ve müşfik bir devlet sistemidir temelde. Eşini, benzerini gösteren çıkmaz ise, ki öyledir, bu bizim millî gurur vesilemizdir. Hataları günahları, sevap ve ihtişamı ile.

Devleti sevmekle, devleti bilmek, birbirlerinden çok ayrı şeyler… 

Milletler ve devletler, bazen bahtsızdırlar. Dünyanın Osmanlı üzerine çullandığı bir devirde, komitecilik ve teşkilatçılık vasıflarından başka etiketleri olmayan İttihat ve Terakki’nin intikam ve hayal heyecanları ile iktidara gelişleri gibi. Devleti bilmeyenlerin devlet küheylanına süvari olmalarının yarattığı o felaketli kader çizgisini biz daha o zaman yaşamışızdır. Talat Paşa ve arkadaşları, kendilerini devlet sanmak gafletine düşmüşlerdir. Devlet de, çöküş batağına bu gafletle yuvarlanmıştır. Devleti sevmekle, devleti bilmek, birbirlerinden çok ayrı şeyler. Her devletini seven, devlet idaresine talip olunca, zararı devlet ve millet yükleniyor. Uzun saltanat yıllarının alerjisi ve haklı bazı sebepler ile Selanik’te bir heyecan fırtınasına kapılıp, inanılmayacak kadar kısa zamanda iktidar oluveren İttihat ve Terakki’nin kurucuları ve o üç ilk adamı, elbette vatanlarına âşıktırlar. Hiçbirisi, devletlerinin batışını arzulamamıştır. Bunda şüpheye düşmek bile, insafsızlık olur. Daha hâlâ vatanseverlikleri ile ihanetleri üzerinde kutuplaştığımız bu insanları, o zamanın şartları içinde değerlendirmek isabetlidir.

–         Bu çerçevede, liderlerin de, sarsıntılı devirlerde ortaya çıktığını görüyoruz?

Büyük düşünce adamı Carlyle, “Kahramanlar” isimli eserinde ne güzel anlatır. Eser, sancak adamların resmi geçici gibidir. İsa oradadır, Napolyon oradadır ve en güzel anlatışların birisi ile Hazret-i Peygamberimiz oradadır. İnsanî vasıflarının, devlet ve toplumu idare eden yanları ile bağdaşmasının harikulade bir hikâyesini bulabilirsiniz. Onlar da, cemiyet sarsıntı içinde bunaldığı zamanlarda, tarih sahnesine çıkmışlar. Sonunculardan birisi Mustafa Kemal. Bir devlet çökerken, dünya Türk’ün gırtlağına dizini dayamayı hayallenirken, tarihe doğmuş. Ama doğması için milletin inanması, kendisinin de inandırıcı olması şart. İki uç birleşince, mucizedir karşımızdaki. Fakat bazen bakıyorsunuz, kendilerinde sürükleyicilik vasfını vehmedenlerin nicesi, sürüklenip gitmişler. Gitmişler de, aldanışlarının faturasını millet ödemiş.

–         Madde ile birlikte mânâ olmadan hâkimiyet kurabilmek mümkün mü?

Anadolu’da Türk’ün hâkimiyetini, maddede ve mânâda kuran üç unsur var. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli. Birincisi mânâ âleminin, diğeri Anadolu’da ebediyet iksiri içiş güzelliğinin ve sonuncusu Ahilik gibi devletin temelini kuran düzenin pınar başları gibidirler. Ne var ki, ağlamak boşuna. Mevlâna da istememiş kendisinden sonra ağlanmasını. Ölüm ki, en büyük sevgilinin davetine icabettir. Bu icabet edişte, bir başka şiiriyet vardır. Varlıktan yokluğa veya yokluk diye sandığımız ve bilmediğimiz gerçek varlık âlemine yola çıkış.

–         O halde, madde ve mânâ birbirlerine kaynaşmadıkça devlet ve millet varolamıyor?

Mesela, Hacı Bayram Veli, madde ve mânânın kaynaşması gerçekleşmeden, devlet ve milletin varolamayacağını bilir. Haber salar: “Bütün müritlerimizi” der, “Bekliyorum, sınayacağım, gelesiz.”

Bugün Hacı Bayram Köyü olan Solfasol’a giderseniz orada, köye girişte bir tepe üzerinde bir ilkokul görürsünüz. Oraya bir kıl çadır kurulur.

Hacı Bektaş Veli, çadırından çıkar ve hemen alt tarafta biriken müridlerine seslenir:

 

–         Bana inanır mısınız?

–         Belî, inanırız.

–         İstesem, can bile verir misiniz?

–         Şüphe nâdânlık olur, elbette veririz.

–         Biriniz çıkıp buraya gelsin. Kurban edeceğim…

 

Kalabalıktan bir adam çıkar. Gelir. Hacı Bayram Veli, kendisini içeri alır. Orada sakladığı bir koyunu keser. Kanı tepeden aşağı doğru macunlaşır.

Bir kişi daha çağırır bu büyük ulu kişi…

Ama sıra üçüncüye geldiği vakit kalabalık sus-pus olur. Kimse çıkmaz. Sadece bir kadın ayağa kalkar. “Canım da kanım da sana kurban değil mi ki inanmışım” der…

Şimdi Ankara’nın mühürü sayılan camiinde yatan bu ermiş kişi elbette gönlü semalar kadar geniş ve müsamahakâr insandır. Hepsini affeder. Ama Sultan Murad’a da bir mektup gönderir ki, şaheserdir: “Vergiye tâbî olacak müridlerimi sormuşsun hükümdarım” der, “Saydım, bir hatun ile birlikte iki buçuk kişidir.” 

Hiçbir varlık, kendisini dünyaya getiren unsur olmadan, varlığını ispatlayamaz… 

–         Siz, aynı zamanda, tarih mantığının, siyasî dalkavukluğa mahkûm edildiğini düşünüyorsunuz?

Hayırlı evlat; sevabı, günahı, serveti ve yokluğu, itibarı ve zaafları ile kendisini dünyaya getiren varlıklarla, ne pahasına olursa olsun, iftihar edebilen kişidir. Hiçbir varlık, kendisini dünyaya getiren unsur olmadan, varlığını ispatlayamaz. Devletler ki, insanlar gibidirler, insanların biraraya gelmeleri ile oluşurlar. Ebedî beka kudretine sahip milletin kurduğu bir devlet, bir eskinin mahsulüdür. Babanızı reddedebilir, inkâr edebilir, neseb-i gayri sahihliği kabullenebilirsiniz, bu kaidenin dışında kalabilirsiniz. Cumhuriyet elbette şereflerle müzeyyendir ama bir eskisinin devamıdır. Millet aynı, ruh aynı ve mefkure aynıdır.

Sonuncunun varlığını iddia, bir öncekinin mevcudiyetini kabul ile kaim. Tarih mantığının şartı bu…

Cumhuriyet Türk devlet zincirinin son halkasıdır. Yerinde mi kalacaktır, o halde kendisinden önceki halka ile perçinleşecektir. Gökten zembille inmedi Cumhuriyet. Türk milletinin eseri olan o aziz Cumhuriyet, Küba, Kongo ve Zaire Cumhuriyetleri değildir. Bir müktesep mânânın neticesidir. İslâmî ruh estetiğinin Türk devlet mimarisi halinde şekillenmesi, ebedi beka şartına muallâktır. Sonuncunun varlığını iddia, bir öncekinin mevcudiyetini kabul ile kaim. Tarih mantığının şartı bu.

Biz, tarafsız olmakla objektif olmayı birbirine karıştırmışızdır. Oysa tarihe kızılamayacağı gibi, karşısında taraf da tutulamaz. Tarih, gerçekleşmiş ve olmuş bir vâkıadır ve tarihte yer alan kişileri ve olayları inceleyenlerin bu iki unsura saygılı olmalarında zaruret vardır. Biz aksine, tarihin sahnelerini ve aktörlerini zıtlaştırarak birbirlerine kırdırmaya ve nihayet birbirini putlaştırmak uğruna diğerini yermeye merak salmışızdır. Halbuki hükmü tarih verir ve tarihçiye ve okuyucularına, maddî ve manevî psikolojik saikleri ele alarak sadece yorum yapmak kalır. O kadar. Tarih mantığı ve metodu bunu emreder. Tarihçi, devlet adamı ve okuyucu, kendisini tarih ve tarih mahkemesi hâkimi sandıkça tarih görevini yapmaktan geri kalır. Elbette teşhiste doğan hata, tedavi ilacının bulunmasına da engel olur.

Teferruata inmek, hafızaya atılan dikiş gibidir…

–         Peki, sizce tarih nasıl yazılmalı ve anlatılmalı? 

Gustave Lebon, “Tarih Felsefesi” isimli eserinde, ne güzel anlatır: Tarih, elbette belgeye dayanmalıdır, ama, bu artık yeterli değildir. O belgenin yaratılışındaki insanların ruh hallerini, korkularını, şahlanışlarını ve insanlık kompleksleri ile hikâye etmek şart. Böyle olunca çocuklar, tarihte neden olduğunu bilmeden paye verdikleri ve ezbere methettikleri insanların da, kendilerinden başka bir şey olmadıklarını anlayacaklar ve insan olarak onlara meraklanıp tarihe bağlanacaklardır. Sonra elbette bilirsiniz, tarih teferruata inildikçe tatlılaşır. Biz, İstanbul’un fethini, 1453 yılı 29 Mayıs Salı gününün alelade bir fetih vakası olarak bellemişizdir. Doğrudur da, yeterli değildir. Ana çizgiler, zaman içinde unutulur. Oysa teferruata inmek, hafızaya atılan dikiş gibidir. Frenkler, nice uzun zamandır tarihi, “Histoire Romence” yani roman üslubunda anlatılan konu diye ele alırlar. Biz de, kendi çapımızda, bilhassa incelemelerimizde, bu üslubu denemenin yararını görmüşüzdür.

Örnek olarak: Yahya Kemal, bir büyük şair. Türkçemizin en imrenilen insanlarından birisi. Tarih sohbetlerine doyulmayan kişi. Şehbal mecmuasının 14 Kasım 1919 tarihli sayısında, bir dörtlüğü çıkmış. Şu:

 

Ben gün gibi yorgun o sebular gibi ince

Birdenbire düştük gibi bir gizli sevince,

Gezdik, yürüdük, yan yana rüzgârlar esince

Sallandık o genç kızla salıncaklarınızda…

 

Yahya Kemal Bey, bu şiiri Servet-i Fünun yazarlarından Tahsin Nahit Bey’in Ada’daki köşkünde geçirdiği bir günün ilhamı ile yazmış. Hattâ hattâ karşısında, beraberce kolan vurduğu 17 yaşlarındaki genç hanıma vurulmuş. Öylesine vurulmuş ki, bu hanımın başındaki başörtü uçtuğu zaman, “Cibinliğiniz uçtu” diyecek kadar şaşkındır da. Ne güzel bir histir bu…

Bu dörtlük bestelenmiştir. Nefistir ve Yahya Kemal Beyefendi’nindir. Ama zaman içinde, hafızamın derinliklerinde unutulabilir de. Eğer o dev şairi, böylesine bir şaşkınlığa düşürecek harikuladeliğin sahibi olan genç hanımın, devletimizin o zamanki muhterem başkanı Fahri Korutürk’ün jübilesinde elini öptüğü aziz devlet sanatçımız Bedia Muvahhit hanımefendi olduğunu, hatırlarsanız, tarihi unutmazsınız…

______________________________ 

Kaynak: İlhan Bardakçı, Tarihten Bugüne, Hülbe Yayınevi, 1982

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.