Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

11 Tem 2012

Ayverdi: “İnsanı bulan, her şeyi bulur…”

Yazan: EDİTÖR

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan "kendi" ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Sâmiha Ayverdi, 1905 senesinde, İstanbul’da doğdu. İlk tahsilini aile çevresi içerisinden yapan Ayverdi, Süleymaniye Kız Numune okulunu bitirdi. Tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında öğrenim gördü. Şahsiyetinin teşekkülünün Fatih’teki Ümm-i Kenân Dergahı’nın şeyhi Kenan Rif’âi’ye intisapları neticesinde gerçekleştiği belirtilmekte…  Yazı hayatına başlangıcı 1930’lu yıllara tekabül eder. Türk Yurdu, Büyük Doğu, Kubbealtı Akademi, Türk Edebiyatı ve diğer dergilerde yazıları yayımlandı. Roman, hatırat, deneme, tarih, biyografi ve mektup türlerinde eserler verdi.

Ayverdi ile gerçekleştirdiğimiz bu “kurgu söyleşiyi” ilgilerinize sunuyoruz…

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com

– Tehlikenin farkında mıyız?

Târihî ve millî şerefini bir yana itip kütleyi taklid ve sahte idoller önünde tâzîme zorlamak hatâsı, bugünkü anarşiyi meydana getirmiştir. Şunu bilmeliyiz ki, münevverin de, halkın da gönlü ve gözü ithal malı değerlerle tıka basa doldurulmuş cemiyetler kadar kötülüğe elverişli ve tehlikeli bir zemin yoktur. Zirâ an’anesinin, âdetlerinin, iftiharlarının, dilinin, dîninin, târihinin ve topyekûn geçmişinin kal’asına yaslanmaktan mahrum bırakılmış kütlelerin, beşerî ve hayvânî temâyüllerini durduracak hiçbir engel tasavvur edilemez.

– Mûtedil ve mantıkî bir çeşniye sahip olabildik mi?

Şark milletlerinde, hattâ Garb derebeyliklerinde hüküm süren ve âdetâ militan bir karakter taşıyan hiyerarşi, Türklerde mûtedil ve mantıkî bir çeşni taşırdı. Onun için gerek Avrupalı derebeyliklerinde diktatörlük, gerek Uzak ve Orta Şarkta hüküm süren gözü kapalı itaat rûhu ile, Türk cemiyetinin sınıf ve ahlâk şuûru, birbirinden çok farklı, hattâ çok ayrıdır.

– Türk, mevcut tehlikenin neresinde?

Dede Korkut Hikâyeleri gibi Türk rûhunu etik ve estetik yönleriyle aksettiren antropoloji vesîkaları işlemiş olan bu terbiye anlayışı, insanın insana ve Allâh’a karşı olan bu vazîfe şuûru, bu kaide ve saygı seramonisi, ferdleri ve kütleleri birbirine bağlayan, lehimleyip perçinleyen büyük kuvvet hâlinde, bin senedir sürüp gitmekte idi.

– Yaşananlar trajedimizin tezahürü olmalı?

Şerleri ve menfî temâyülleri daha zuhûra çıkmaya vakit bırakmadan önüne katıp götüren bu târihî ve an’anevi terbiye seli, gürül gürül akıp giderken, karşısına setler kondu, hâiller çekildi.

– Sonra ne oldu?

Ayrı ayrı kollara, çukurlara dökülüp yekpâreliğini kaybetti, birbirinden ayrı düştü. Bataklık oldu ve böylece de işte, taaffün başladı.

Asırlar boyu, bütün millî müesseselere têsir etmiş bir sistemin iflâsı, bu müesseselerin de can çekişmesi demek idi.

– Yani?

Bir âile kateşizmi; ibâdet gibi büyüğü küçüğe, küçüğü büyüğe bağlıyan kudsî râbıtalar vardı. Yok oldu… En uzak ferdlerden en uzak ferdlere geçen bir görünmez bağ, mîmârîsi muhabbet ve şefkat olan bir içtimaî yardımlaşma şuûru, bir hayat kaidesi vardı, yok oldu… Bir târihî gurur, bir gazâ ve şehâdet şevki vardı, yok oldu… Bir müşterek yenilmezlik inancı, destanlaşmış bir fütûhat alışkanlığı vardı, yok oldu… İlâ-yı Kelimetu’llah’ı hayat gayesi bilmiş bir vecd ve îman anlayışı vardı. Yok oldu… Evet, asırlarca Türk rûhunu yoğurup, beşeri-ilâhî zirveye yükselten o sırlı tılsım da yok olunca, bu esâsı, bir hayat felsefesi hâlinde insana ve cemiyet hayâtının bütününe sirâyet ettirip sindiren o ana kuvvet, böylece yok olup gitti… Giderken de, kendisine bağlı bütün değerleri, berâberinde sürükleyip götürdü.

– Türkler Şarklıdır diyorsunuz?

Fakat birçok Şark milletleri gibi antimateryalist değillerdir. Olmadıkları için de, medeniyetleri ilâhî-beşerî bir sîma taşır. Ne sırf mâneviyat ile nafakalanırlar; ne de yalnız maddeye taparlar. Kılıç tutan elleri, îcâbında san’at şâheserleri ortaya koyar. Maddî ve bedenî bünyeleri hazırlayıp terbiye ederken, mânevî yapılarını da ıslah etmekten geri kalmazlar. İşte bunun için de, fütûhat ve î’tilâ asırları, Türk coğrafyasını bir refah, medeniyet ve adâlet zemîni halinde çiçeklendirmiştir…

– Sönmeden tüten en son ocağımızı, yani aileye, mesele çerçevesinde temas edebilir miyiz?

Eski Türk, devirler ve asırlar değişse de, belki anasının kanı ile damarlarına geçmiş bazı değişmez kaidelerin hudutlarını kırmayı düşünmezdi. İçtimaî bünyenin en küçük, fakat en sağlam hücresi olan âile içi hiyerarşi, bunlardan biri idi. Bir evlâd, sakalına ak düşse dahî, baba ve anasının karşısındaki evlâdlık mes’uliyet ve mükellefiyetinden bir şey kaybetmezdi.

– “Han yap” öğüdü mesela?

İşte bu oğul, bu babanın elini öpüp yola ve yolculuğa çıkarken, genç de olsa, gençliğini tüketmiş de bulunsa, hayır dua edip arkasını sıvazlayan babası, çok defâ ona: “Gittiğin yerlerde han yap oğlum, han yap!” diye öğüt verirdi.

Eski Türk anlayışında “han yapmak” demek, insan aramak demekti.

– İnsan nasıl aranabilir?

İnsan, yâni insanlığa lâyık olmayan hırs ve zaaflardan arınmış kimse… Çünkü insanı bulan, her şeyi bulmuş demekti. Çünkü insan bulmak ve onun insanlık mîrasına konmak, dünyâya geliş ve gidişin gayesine ermek demekti.

– Ya insana verilen değer?

Topraklarını kaybeden, türlü hezîmet ve mağlubiyetler ile yüreği dağlanan Türk milleti, insana değer verdiği müddetçe büyük millet şuûrunu kaybetmedi. Dili, dîni, târihi, görenek ve gelenekleri, kapanın elinde kalıp yağmalanmadı. Harsi, haysiyeti, vekarı zedelenmedi.

– Sebep-netice ilişkisi mi?

Müslüman Türk’ü bir türlü dünyâ haritası üstünden kaldıramayan çeşitli düşman saldırışları, onu insanlığından etmek, insanlığını elinden alacak yeni bir hücum plânı hazırlamakta gayelerine varacaklarını anlamışlardı. İşte bu tedkik netîcesinde de onu, dili, dîni, târihi, an’ane ve âdetleri gibi esas müdâfaa silahlarından tecrîd etmek sûretiyle, çok ustalıkla bir süikasde mâruz bıraktılar ve ona insanlığını, insanlığının îcaplarını unutturdular.

– Hazin olan ne?

Hazin olan şu ki, sûret-i haktan görünerek bütün bu katliâmı hazırlayanları ortada gören yoktur. Aldıkları emirleri büyük bir gaflet ve şuursuzluk içinde ezberleyip oynayan aktörler dahî, çoğu zaman, muharrirleri de rejisörü de tanımazlar. Onun için, millî karakteri ve büyük millet rûhunu, bir Ortaçağ esîri gibi, zincire vuran sebeplerin içyüzünü bilemezler. Bilemedikleri için de, enkaz hâline getirdikleri kıymetlerin harâbesi ortasında baykuş gibi öter ve ağlıyacak yerde güler, hattâ işledikleri günahlar ile iftihar dahî ederler.

Bunlar, münevver de geçinseler, kafalarına ve gönüllerine bir gerçek insan eli değmemiş nasipsizlerdir. Ot gibi, çalıp çırpı gibi, başı boş üremiş ve türemiş, ruh sağlıkları ve iç selâmetleri düşünülmemiş, böylece de gafletlerinin kemâli, onları, şer kuvvetlerinin pençesine düşürmüştür.

Uzun yıllardır ters ve sakat işlemekte olan kültür mekanizmamızın baskısı ile şartlanmış olduklarından, dalâletleri kolaylıkla hakîkat zannedebilmekte ve onun için de doğruyu koyup yanlıştan yana çıkmakta, yanlışı müdâfaa için sokaklara dökülmekte, gözlerini kırpmadan, yürekleri sızlamadan, memleketi uçuruma sürüklemektedirler. Ama, kabahat onların değil, insana insanlığını öğretmemiş olan bizimdir.

– Bir başıboşluk mu?

Türkiye, Türk’ün târihî îman ve an’anesine aykırı olarak, insanı başıboş bırakmış bulunuyor. Her sâhaya yetişmek isteyen eli, bir ona uzanmayı lüzumsuz bulmaktadır. Târihinden ve mâzisinden ne kalmışsa bir kalemde yok edilmiş, har vurulup harman savrulmuştur. Kimse çıkıp da: “Ne hakla?” diye sormamıştır. Onun için de, bugün memlekette ziraat, sanâyi ve teknik sâhaların mâmul ve mahsullerini bulmak kolay, fakat insan bulmak güçtür. Asıl devam ve bekâ gücünü taşıyan o büyük sermâye, gafil ve başıbozuk bir maârif çarkının dişleri arasında unufak edilmiştir.

– Diploma sayısının çoğalması övünç kaynağı haline geldi sanki?

Ne acıdır ki, bir eğitim çatısının altına masum ve tertemiz giren nice Türk çocuğu, diplomalarının sayısı çoğaldıkça, millî ve dört başı mâmur bir kültür kazanmadıktan başka, mevcut ve şifahî değerlerinden fire vere vere gönlü kararmış, gözü dönmüş olarak, memleketin huzur, âsâyiş ve emniyetini tehdît eden bir zorba olarak söz sâhibi kesiliyor.

– Ümitvar mısınız?

Kalıp, nizam ve ölçü şuûrundan mahrûm, kendi öz kıymetlerine düşman edilerek yetiştirilen bu insan taslağından, başkaca ne beklenir? Zarârın neresinden dönülse kâr olduğu bir gerçektir. Eğer kültür dünyâmızı millî bir maârif felsefesinin kolu kanadı altında restore etmez, böylece de kudret ve emeğimizi tekrar insan üstüne çevirip, onu millî ve târihî cevheriyle yüzyüzü getirmez ve ana sermâyemiz üstüne oynadığımız kumarda devâm edecek olursak, memleketin geleceğinden ümit kesmek yerinde olur.

Türk milleti, kaptan köprüsünden yükselecek bir kurtarıcı sesi, insanı insanlığa çağıracak bu dâveti, bu müjdeyi, dört göz, dört kulak beklemektedir.

– Son olarak, müsaadenizle, vasiyetinizde yeralan bazı öğütleri okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz:

* Ölçün doğruluk olsun, aleyhinde dahi olsa doğruyu söylemekten çekinme.

* Haksız olduğun bir mes’elede, haklı olduğuna kendini inandırmaya çalışma.

* İnsanların kusurlarını gözünde büyütme. Arkadaş, dost, meslektaş ve yakınlarının kabahatlerini değil, meziyetlerini görmeye çalış. Kusurlarını ararsan, onlar da sende arar ve senin bulduğundan fazlasını bulurlar.

* Arabulucu ol, arabozucu olma. İyilik yapmak için fırsat gözle. Bulamazsan icâd et. Zirâ kula hizmet, Hakk’a hürmet ve ibâdettir.

* Kendinden evvel başkalarını düşünmek seviyesine ermeni çok isterim. Bu olmazsa kendin kadar; bu da olmazsa kendine yakın düşünmek de bir nimettir.

* Kararlarında aceleci olma. Hükümlerini teennî ve basîretle vermek bahtiyarlıktır.

* Gayeli ve kararlı adam ol. Gel-geç tabiatlıların ideallerine eriştikleri görülmemiştir. Onun için azimli ve sebatkâr ol ki, tuttuğunu koparasın. Herhangi bir mes’eleyi huşûnetle değil sükûnet ve hoşlukla halletmeyi âdet et. Onun için Resûlullah Efendimiz: “Allah, güzeldir, güzeli sever” buyurmuşlardır.

* Sâkin, mülâyim ve hesâplı konuş. Ağır, kırıcı ve geri dönülmez sözden çekin. Vekârlı ve haysiyetli ol, fakat alıngan olma.

* "Öfke gelir göz karartır Öfke gider, yüz kızartır" diyen, ne doğru söylemiştir. Onun için, sonradan pişmanlık verecek sözden ve hareketten şiddetle kaçın.

* Büyüğe, küçüğe saygılı ol. Hürmet et ki hürmet göresin. Lâtifelerin lâtif olsun. Kalb, Allah’ın nazargâhıdır. Kırmaktan şiddetle sakın.

* Bil ki, para gâye değil vâsıtadır. Eline bu vâsıta bol bol geçtiği takdirde onu hayırlı işlerde kullan.

* Sabırlı ve hazımlı ol. Allah şikâyeti sevmez. Dâima şükret, güçlükleri kolayından al, rahat edersin.

* Evlatlarının bedenleri kadar ruhlarını da besle. Onlar sana Hakk’ın emanetidir. Bu emâneti kurda kuşa kaptırmamaya dikkât et.

* Anana, babana, kardeşine, hâsılı bütün ailene mûti, sâdık ve yardımcı ol. Cenâb-ı Resulullah: “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurmuştur. Cenneti yalnız âhiret âleminde aramak, akıllı insan kârı değildir. Dünyada da cennet vardır. Bu, huzur ve kâlb cennetine girmeye çalış.

* Sana korku, ümid veya herhangi bir menfaatle bağlanan dünya dostlarına güvenme. Hak nâmına garazsız, ivazsız dostluğunu arz etmiş olanları ise, kusurları olsa da, bağrına bas, onlardan kopup ayrılma ve kendi kendine; “Benim kusurlarım onlarınkinden çoktur” diyerek hoşgör.

* İnsanlar, kendi hayatları binâsının mimârıdırlar. Bu binâyı kurmak husûsunda gösterecekleri ustalık veya acemilik, onları mes’ud veya bedbaht eyler. Gayret et ki, hayâtını kurarken sana saâdet ve huzur getirecek iyilik, güzellik, hak, hakîkat ve fazîlet malzemesini kullanmak hünerini gösteresin.

– Türkyorum söyleşi için teşekkür eder…

Bu “kurgu söyleşi”, merhume Sâmiha Ayverdi’nin, Millî Eğitim Basımevi(İstanbul 1976) tarafından yayımlanan “Millî Kültür Mes’eleleri ve Maârif Dâvâmız” adlı kitabının, “İnsan” başlıklı makalesinden derlenerek hazırlanmıştır.

Vasiyetine ait alıntılar “www.samihaayverdi.org” sitesi aracılığıyla aktarılmıştır.

Eserleri

Roman:

Aşk Budur ( 1938)

Batmayan Gün (1939)

Ateş Ağacı (1941)

Yaşayan Ölü (1942)

İnsan ve Şeytan (1942)

Son Menzil (1943)

Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944)

Mesih Paşa İmamı (1948)

 

Hikâye:

Mabedde Bir Gece (1940)

 

Mensur Şiir:

Yusufçuk (1946)

Hancı (1988)

Dile Gelen Taş (1999)  

 

Hatırat:

İbrahim Efendi Konağı (1964)

Bir Dünyadan Bir Dünyaya (1974)

Hatıralarla Başbaşa (1977)

Rahmet Kapısı (1985)

Hey Gidi Günler Hey (1988)

Küplücedeki Köşk (1989)

Ah Tuna Vah Tuna (1996)

Ne İdik Ne Olduk (1985)

Bağ Bozumu (1987)

Ratibe (2002)

Ezeli Dostlar (2003)

İki Âşinâ (2003)

 

Kültür medeniyet ve tarih:

Boğaziçinde Tarih (1966)

Türk Tarihinde Osmanlı Asırları (1975)

Türkiye’nin Ermeni Meselesi (1976)

Türk-Rus Münasebetleri ve Muharebeleri (1970)

 

Biyografi:

Kenan Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık (1951)

Edebî ve Manevî Dünyası İçinde Fatih (1953)

 

Otobiyografi:

Dost (1980)

 

Seyahat:

Yeryüzünde Birkaç Adım (1984)

 

Portre:

Âbide Şahsiyetler (1976)

 

Deneme:

İstanbul Geceleri (1952)

Kölelikten Efendiliğe (1978)

 

Makale:

Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız (1976)

Ne İdik Ne Olduk (2002)

Rahmet Kapısı (1985)

 

Mektup:

Misyonerlik Karşısında Türkiye (1969)

Mektuplardan Gelen Ses (1985)

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.