Rumeli Hisari

1 Eyl 2012

Atsız, Doğu Perinçek, Bilimsel Sosyalizm ve ‘Bozkurtlar’

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

Bu zamanda

Oruç tutuldu, ay güneş tutuldu

Dil tutulamadı anladım

Biraz dikti kırdım

Gülümseyen yumruklarımla burnunuzu

Bir zamanlar ona “sille-i şefkat” derlerdi

Ayıldın mı güzel kardeşim açıldı mı gözlerin?

“Tokat aklının ortasına geldi mi?”

İdris Ekinci, ‘İhtimal Tanısı’ [1].

1: Tıpkı Halil Berktay’ın ‘Nâzım ve Nihal Atsız: Bir Karşılaştırma’ başlıklı köşe yazısı gibi, Doğu Perinçek’in de Nihal Atsız ile ilgili bir makalesi var. Makalenin başlığı: ‘Nihal Atsız’ın Romanlarındaki Yumuşak G Vitamini’. Başlıktaki ‘Yumuşak G Vitamini’ kısmı, okuru ilk etapta Atsız Hoca’nın ‘Z Vitamini’ adlı romanına götürse de, Perinçek’in çözümlediği roman ‘Z Vitamini’ değil,‘Bozkurtlar’… Berktay için yazdığım yazıda da söylediğim üzere; Perinçek, Halil Berktay’ın ‘Topal Asker’ okumasından daha farklı bir okuma yapmış: Berktay, ‘Topal Asker’i çarpıtarak olumsuzlarken; Perinçek, ‘Bozkurtlar’ı olumlayarak çarpıtmış. Yani sonuçta, iki okumada da çarpıtma türü farklı, ama varlığı ortak! Ancak –Berktay’a nazaran, Perinçek’in okuma biçimi, çok daha ciddi ve seviyeli… 

2: Evvela, her iki okuma biçiminde de olan çarpıtmanın ortak temeline işaret edeyim: İsmet Özel –‘Şiir, Türk’ün İklimi’ adlı, TRT 2’de yayınlanan programında –mealen- şöyle söylemişti: Bir şiiri okuduğumuzda, o şiirin arkasında bir şair, o şairin arkasındaysa bir toplum olduğunu fark edebilmeliyiz. Yani Özel’e göre; edebî/sanatsal yapıtlar, yaratıcısının ve yaratıcısının içerisinden çıktığı toplumun aynasıdırlar. O hâlde; edebî/sanatsal yapıtların tâbi tutuldukları okuma biçimlerinin de, yapıtların yaratıcıları ve o yaratıcıların mensup olduğu toplumun (topluluğun) dokusuna, kumaşına sadık kalmaları şarttır. Oysa ne Berktay, ‘Topal Asker’ şiirini okurken, ne de Perinçek ‘Bozkurtlar’ romanını okurken bu şarta sâdık kalmamıştır. Hatta Berktay, sadakatsizlikle yetinmemiş, şiiri ve Atsız Hoca’yı hakaretlere bulamıştır. Perinçek’in ise, ‘Bozkurtlar’ı, ince bir hileli yönlendirmeyle kendi ideolojisine bağlamak istediği açıktır. 

3: Perinçek, Nihal Atsız’ın romanını kendi ideolojisine bağlamak isterken, bendenize, Erik Levi’nin ‘Mozart ve Naziler / Üçüncü Reich Bir Kültür İkonunu Nasıl Kullandı’ adlı kitabında [2] dikkat çektiği süreci hatırlatmaktadır. Levi’nin dikkat çektiği süreç –kısaca- şudur (Alıntıdaki vurgular bendenize aittir –F.K.): “Birçok iktidar, geçmişindeki büyük tarihsel ve sanatsal kişilikleri kendi politik amaçları uğruna sahiplenmiş olsa da, hiçbiri bunu Naziler kadar kapsamlı bir şekilde yapmamıştır. 1933 yılında iktidara geldikten sonra oluşan ulusal coşku dalgasından faydalanan Nazi hükümeti, Almanya’nın zengin kültür mirasının en büyük temsilcilerinden, özel amaç ve hedeflerine hizmet etmeleri için, yararlanma yoluna gitti. Eylemlerine ciddiyet ve saygınlık kazandırmak, bunun yanı sıra, geçmişle bir devamlılık duygusu sağlamak amacıyla, bu ikonları kendi görüşlerine uygun olarak şekillendiren bir politika izlediler.” [*] Bendeniz –bu alıntıdan yola çıkarak, Berktay gibi insafsız davranıp, Perinçek’i “su katılmadık Nazi” filan ilân edecek değilim. Niyetim, Perinçek’in ‘Bozkurtlar’ı kendi ideolojisine bağlamak isteğini, Levi’nin işaret ettiği ‘Nazileştirme’ örneğiyle daha açık, daha anlaşılır hâle getirmek… Sadece bu kadar… 

4: İmdi, Perinçek’in ‘Bozkurtlar’a şırıngaladığı ideolojik yorumları özetleyip, ardından da bu yorumlara ilişkin itirazlarımı dile getirebilirim; ama öncelikle Perinçek’in ideolojik serencamıyla ilgili –kısa ve öz- bir hatırlatma yapayım: ‘Türk Ocakları Yüzyıllığı’nda yayımlanan, ‘Cumhuriyet Döneminde Sosyalist ve Marksist Hareketler’ başlıklı makalesinde, Ömer Özcan’ın da belirttiği üzere, Doğu Perinçek, önceleri 1960’lı yıllarda –Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanı olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin içerisindeki en etkili muhalif grup olan- ‘Milli Demokratik Devrim’ grubunda yer almış ve bu grubun teorik organı aylık ‘Aydınlık’ dergisinde yazılar yazmış, ancak sonraları ideolojik görüş ayrılıkları nedeniyle –grubuyla birlikte- Aydınlık dergisinden koparak, ‘Proleter Devrimci Aydınlık’ adıyla yeni bir dergi neşretmeye başlamıştır: “Perinçek bu ayrılmadan sonra çıkardığı dergi ve sonradan kuracağı partiler ile zamanımıza kadar Türkiye’de Pekinci ideolojik çizginin savunmasını devam ettirmiştir.” [3]Dolayısıyla Perinçek, ilk bakışta her ne kadar ‘anti-emperyalist’ bir ‘Türk Solu’nun teorisyeni, fedaisiymiş gibi görünse de; retoriğindeki Mao’culuk, aslında onun anti-emperyalistliğinin, ‘tam bağımsızlık’tan ziyade, ‘anti-Amerikancılık’ ile tınlaşım hâlinde olduğunu göstermektedir. Ki, bu nedenle, Perinçek’in –bugün de- ideolojik kimliği (ulusalcılığı), hayli karmaşık ve çelişiktir. 

5: Bu karmaşa ve çelişiklik, Perinçek’in tartışmaya açtığım makalesinde de kendisini dışa vurur: Mevzubahis makalede anlattığına göre Perinçek, çocukluk yıllarından itibaren tarih romanlarına yoğun ilgi gösteren biridir: “Benim için ilkokul, matematik ve tarihti. O kadar ki, sayılarla ve geçmiş zamanlardaki insanlık serüvenleriyle yaşıyordum.” İşte o yıllarda Perinçek’in okuduğu ve tesirinde kaldığı romanlardan birisi de, Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ romanıdır (‘Bozkurtların Ölümü’ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor’). Perinçek, yine kendi ifadeleriyle söyleyecek olursam, ‘Bozkurtlar’ romanından o kadar etkilenmiştir ki, bazı yaşıtlarını sarmaya başlayan “Amerikan modası kovboyculuk oyunu” yerine, “Türkçülük oynamayı” savunmuştur:              

“Mahalle çocukları ikiye bölünürdü. Kovboyculuk oynamak isteyenler, o zaman yeni yeni türeyen Pekos Bill’den isimler seçerlerdi. Bizim Türkçü hizip ise, İşbora Alp, Gökbörü, Sancar, Yamtar vb. isimleri paylaşırdı. Ne var ki yükselen akım artık Pekos Bill’di. Türk kağanı, bu kez Çin imparatorunun değil, ABD’nin eline düşmüş ve İşbora Alp de NATO komutasına girmişti. Bu, bana büyük bir acı veriyordu. İlerde 12 çocuğumun olmasını düşlerdim. İsimleri hazırdı, Yüzbaşı İşbora Alp ile onbaşılarının adlarını verecektim. 12. kızın adını ise, yine “Bozkurtların Ölümü” romanından seçmiştim.” Bu çocukluk maceraları ardından küçük Perinçek büyür, “büyüdükten ve bilimsel sosyalizmi bir dünya görüşü olarak benimsedikten sonra”, Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ romanı üzerine düşünmeye başlamıştır: Bu roman, acaba neden kendisi üzerinde böylesine yoğun bir etki yaratmıştır? Bilimsel Sosyalistimiz, kendi sorduğu bu soruya, şöyle yanıt vermiştir (Vurgular bendenize aittir –F.K.): ““Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi”, Göktürkler döneminde geçer. Ölümü, daha etkilidir. Kahramanlar, Yüzbaşı İşbora Alp ve onbaşılarıdır.Roman, Türk-Çinli çelişmesi ekseninde kurulmuştur. Ancak bu, aslında görünüştedir. Romanın temelinde, eşitlikçi kabile toplumu ile para ekonomisine geçmiş bir uygar toplum arasındaki çelişme vardır. Romanda Türk, göçebe savaşçıdır; Çinli ise tüccardır. Nihal Atsız’a göre, kabile toplumu aşamasındaki Türkler, henüz malın malla değiştirildiği bir dönemi yaşamaktadırlar. Çin ise, gelişmiş bir ticaret uygarlığıdır. Roman, baştan sona kabile toplumunun eşitlikçi kandaşlık kültürü ile derin sınıf ayrılıkları içindeki ticaret uygarlığı arasındaki çarpışmayı işler. Bu çarpışma, bir yönüyle silahlıdır; kargıyla, kılıçla, okla yürütülür; ama asıl insanı etkileyen iki toplumun değerleri arasındaki çatışmadır.”  Yani, Perinçek’e göre, ‘Bozkurtlar’, “ilkel komünizme methiye”dir: “Nihal Atsız kabile kahramanlığı için bir destan yazmıştır.” Makalede bu Marksist ikilikler akıp gitmiş ve ilerleyen kısımlardan birinde yine Perinçek, tespitlerine ‘anti-Amerikancı’ metaforlar giydirmiştir: ““Bozkurtların Ölümü”, Kızılderili filmlerindeki temayı işler. Yalnız onlardan farklı olarak, beyaz adamdan değil, Kızılderili’den yanadır; onların değerlerini savunur.” [**] Hızını alamayan Perinçek, makalesinin sonuna doğru, Nihal Atsız’ın, romanda Türkçülük ile eşitlikçilik arasına bir ‘eşit’ işareti koyduğunu dahi ileri sürmüştür ve kendi ürettiği bu eşitlikten hareketle de, önce bütün milliyetçiliklerin birer “hilebazlık” olduğunu ileri sürmüştür: Zira Perinçek’e göre, “Milliyetçilik, bütün toplumlara has serüvenlerin iyi olanlarını kendi milletine, kötü olanlarını da başka milletlere paylaştırma marifetidir”. Ona göre, Nihal Atsız’ın romanında yaptığı “hilebazlık” da budur. Perinçek’e göre, Atsız, ‘devrimci’ milliyetçilik değil, ‘ırkçı’ milliyetçilik yapmıştır ve Atsız’ın gibi yaptığı ırkçı milliyetçiler (Türkçüler), İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin, savaş sonrasındaysa Amerikalıların boyunduruğu altına girmişlerdir: “Böylece İşbora Alp, Pekos Bill’in “at uşağı” haline” getirilmiştir! 

(Derkenar: Perinçek –aynı makalesinde, tüm bu analizlerinden önce şöyle demiş: “…Hatta geçen yıl “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi”ni bir kez daha okumaya karar verdim, yeni basımlarını buldum. Bu yazıyı, onları yeniden okuyup öyle yazacaktım. Fırsat olmadı, yine de yazıyorum.” Yazık olmuş… Keşke yeniden ve iyice bir okuyup öyle yazsaymışsın be Perinçek!)      

6: Perinçek’in ‘bilimsel masal’ını özetlediğime göre, artık bu masala ilişkin itirazlarımı sıralayabilirim. İlk itirazım şudur: Perinçek, makalesinde neredeyse başından sonuna dek, anti-emperyalist değil, anti-Amerikancı bir okuma yapmaktadır. Böyle bir okuma yaptığının en açık delilleriyse, ‘Pekos Bill’ ve ‘Kızılderili’ vurgularıdır. Dahası, Perinçek, romandaki Çinli düşmanı, adeta bir proto-Amerikalı ilân etmektedir. Bu ve benzeri bulgular, Mao’cu (Pekinci) bir sosyalizmin temsilcisi olan Perinçek’in anti-emperyalist söylemini, ‘seçmeci’ ve samimiyetsiz kılmaktadır.  

7: İkinci itirazımsa, Perinçek’in romana ilişkin sosyolojik çözümlemelerine dairdir: Perinçek, romandaki ikiliği, çatışmayı, “kabile kültürü ile meta kültürü çarpışıyor” şeklinde özetlemiştir. Tahmin edileceği üzere kabile kültüründen Türkler, meta kültüründense Çinliler kastedilmektedir. Zira Perinçek’e göre, Atsız, romanı “Türk-Çinli” kavgası ekseninde kurmuş gözükmektedir ama işin aslı öyle değildir: Perinçek için, “Türk-Çinli” kavgası sadece “görünüşte”dir; hakikatteyse kavga, iki farklı iktisadî yapının kavgasıdır. Pes doğrusu! Bilimsel sosyalistimizin bu yorumu –tıpkı Halil Berktay’ınki gibi, tamamen uydurmadır ve temelsizdir: Öncelikle biliyoruz ki, romanın yazarı Nihal Atsız, bir sosyalizm karşıtı, bir anti-komünisttir ve daha da önemlisi, realist bir Türkçüdür. Dolayısıyla ‘Bozkurtlar’ romanındaki Çinli düşman, farklı bir iktisadî yapı [: “Çinli Tüccar”] anlamında düşman değil, düpedüz Çinli düşman, yani millî (tarihî) düşmandır. Bu nedenle, ‘Bozkurtlar’ romanındaki sosyolojik, sosyo-psikolojik yapıya illa bir ‘okul’ yakıştırılacak ise, bu okul, Perinçek’in ileri sürdüğü gibi ‘ekonomist okul’ değil, yaşam kavgasını temel alan ve savaş sosyolojisini de kapsayan ‘biyolojik okul’dur. Öte yandan, romandaki idealist (ülkücü) kumaşı, Durkheim (Gökalp) sosyolojisiyle anlamlandırmak mümkündür. [4] Hâl böyleyken, açıktır ki, Perinçek’in romana dair sosyolojik tetkikleri de, bilimsel filan değil, hileli ve ideolojiktir!   

8: Üçüncü ve son itirazımsa şudur: Perinçek, makalesinde kurduğu ‘Türkçülük = Eşitlikçilik’ denklemiyle, Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ romanını, neredeyse “Türk edebiyatının das Kapital’i” ilân edecektir. Bu komik eşitlik sanrısını yok edebilmek için, Perinçek’in, Türkçü-toplumcu (tesanütçü, solidarist-korporatist) bakış açısını denklemine dâhil etmesi şarttır. Zira toplumculuk demek, (bilimsel) sosyalizm demek değildir.   

9: İtirazlarım genel olarak bunlar olmakla birlikte, romana ilişkin, Perinçek’in en haklı bulduğum tespitiyse şudur: “Yumuşak g, bir tek Türk alfabesinde var, başka hiçbir alfabede yoktur. Hele Çin yazısı, onlarda hiçbir harf bulunmuyor. Nihal Atsız’ın romanları, Türk edebiyatındaki yumuşak g vitaminidir.”

_____________________________

Sonnotlar

[1]: İdris Ekinci, “İhtimal Tanısı”, ğ (Yumuşakge) Edebiyat Eylemi Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 6, Mart-Nisan 2010, s: 16–17.

[2]: Erik Levi, Mozart ve Naziler / Üçüncü Reich Bir Kültür İkonunu Nasıl Kullandı, Çeviren: Dilek Belirgen Cenkciler, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, Ekim 2011, s: 9  

[*]: Ayrıca Levi, aynı kitabının girişinde, “1936 yılında İngiltere’ye yerleşen Almanya doğumlu göçmen ve müzikolog Adolf Aber”in şu sözlerine de dikkat çekmektedir: “Onlar, yani Naziler, Almanya’nın kültürel geçmişinin başarısı üzerinde hak iddia ediyorlardı. Alman klasiklerini onlar bulmuşlardı; Bach’ı, Beethoven’i, Händel’i, Haydn’ı, Mozart’ı, Schubert’i ve tabii ki, müziğiyle, isterik Führer’i tahrik ederek, her şeyi yapabilecek hale getirecek derecede kendinden geçiren Wagner’i onlar keşfetmişlerdi.” –s: 9. 

[3]: Ömer Özcan, “Cumhuriyet Döneminde Sosyalist ve Marksist Hareketler”, Türk Ocakları Yüzyıllığı, Türk Yurdu Yayınları, Ankara, Temmuz 2000, s: 128–129. 

[**]: Perinçek’in, çocukken ‘Bozkurtlar’ romanında ne bulduğu sorusunun yanıtınıysa, makalesinin ilerleyen kısımlarını okuduğumuzda alıyoruz: Kendisini! Evet, Perinçek, büyüdüğünde anlamış ki, aslında Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ında kendini çeken başat nitelik, romandaki ‘isyan’ ve ‘eşitsizliğe boyun eğmeme’ kültürüymüş ve bu kültür, kendisinde zaten küçüklükten beridir hep varmış (Öğretmeninin –25 yıllık eğitim hayatında- asiliğinden en çok şikâyetçi olduğu öğrencisi Doğu’ymuş!). Kısacası: Perinçek’e göre, ancak ve ancak bu kültürden gelen bir çocuk, ‘Bozkurtlar’ romanından tat alabilirmiş.

[4]: Adı geçen sosyoloji okullarına dair genel bilgi için bakınız: P. A. Sorokin, Çağdaş Sosyoloji Teorileri, Çeviren: M. Münir Raşit Öymen, Milli Eğitim Yayınevi, İstanbul, 1975.  

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Cevapla

    Mesaj:

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • ETİKETLER

    • İLETİŞİM

      Editör: Yasin Karabulut

      editor@turkyorum.com

      Facebook Twitter More...