Tarihi Yarimada Gece

19 Nis 2013

Arık: Dostluk sevgiye dayanır…

Yazan: EDİTÖR

türkyorum-remzi oğuz arık

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

1974 yılında “Meseleler”(Hareket Yayınları) adıyla makaleleri kitaplaştırılan Remzi Oğuz Arık’ın “Dostluk Üzerine Düşünceler” makalesinin ilk yayım yeri “İleri Yurt” dergisi(1945), ikinci yayım yeri ise Gurbet dergisi(1954)…

Dostluk üzerine gerçekleştirilen bu kurgu söyleşiyi, “Türkyorum” iftiharla sunar.

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com 

–          Dostluk üzerine düşüncelerinizle biliniyorsunuz. Dostluk bağını niçin önemsiyorsunuz?

Dostluk, tıpkı ahlak, hukuk, sanat gibi, cemiyet insanının, cemiyet içinde gerçekleştirdiği realitedir. Yani tek insan için, dostluk mevzuu olamaz. Cemiyet adamında dostluk bir zaafla başlar. Zaten bütün sevgiler bir zaafın ifadesi, değil midir? Seven ile sevileni bağlayan bir zaaf, galiba cemiyetlerdeki iç disiplinin yaratıcısıdır. Çünkü bu zaaf kendiliğinden bir hiyerarşi, bir sıra kurmakta, topluluğun kendiliğinden bir nizama kavuşmasını sağlamaktadır. 

Yalnızlığa giriş, kıymetleri yıkmakla başlar…

–          Peki, zaaftan bahsetmişken, dostluğu meydana getiren zaafı, insanın yalnızlıktan korkma zaafı olarak açıklayabilir miyiz?

Dostluğa dair okuduğum bir yazıda, bu korkunun iç yüzü oldukça güzel anlatılmıştı: “Dostluğun bittiği, olmadığı yerde; dış âlemin kıymet vermeye değer bir şeyi bulunmadığına inandıran, insanlardan nefret ettiren, felsefesinin sınırı bulunur.  Yalnızlığa giriş, kıymetleri yıkmakla başlar. Başlangıçta vahşi bir zevk ve gururla giriştiğiniz bu işin sonunda muazzam bir çölün ortasında korkunç ve yıkıcı bir iblisle: Kendinizle başbaşa kalırsınız. Bu yalnızlık çölü, deliliğe pek uzak değildir.”

Dost, teslim olduğumuz insandır…

–          Dostluk deyince ne anlamalıyız, gerçek bir dostluk nasıl olmalı?

Dost deyince etten kemikten, ihtiraslardan meydana gelmiş insanla, insanın münasebetleri anlaşılır. İnsan dostu, çocuk dostu, hayvan dostu denen dostluklar aslında bir fikrin dostluğudur, bir insanın değil. İlk insanın her şeyden korkan ve her şeye karşı kendini korumaya mecbur eden bitmez endişeleri, cemiyet insanını yıkar. Bütün benliğinizi eriten, bizi arı ve karınca ömrüne indiren bu endişeyle gözümüzü dört yana çeviririz. Dost, bu emniyetsizlik, bu endişeler âleminde rastladığımız büyük kervansaraydır. Bu sığınakta insan, endişelerinden soyunur, almaya mecbur kaldığı tedbirlerin kirinden arınır. Denebilir ki dost, kendisine karşı ruhumuzun ve bütün yaradılışımızın çıplaklılığı ile olduğumuz gibi çıkabildiğimiz, karşısında korunmak için tedbire, silaha ihtiyaç duymadığımız, sözün kısası: Gerekirse teslim olduğumuz, gerekirse kayıtsızlığın bütün tadını tattığımız insandır. Dostluğun büyük unsuru emniyet ve emniyeti doğuran inançtır, itikattır.

Dostluğun yaşamadığı toplumlar ölesiye hastadır…

–          Kinle, öfkeyle ve nefretle başlayan dostluklar da var ama?

Evet, var. Fakat hiçbir zaman dostluk kinle, öfkeyle ve nefretle sürüp gitmez. Dostluk sevgiye dayanır. Nefret işinde herkesin bir tek nefreti olabilir ama sevgi işinde böyle olmuyor. Anamı severim ve bu sevgi bir çeşittir. Karımı severim, bu sevgi apayrı bir çeşittir. Ana sevgisini yok etmek, varetmek pek de elimde değil. Sevgilimin sevgisini kararla, mantıkla ölçerek, biçerek edinip bırakamam. Fakat dostun sevgisi aklımın, irademin işidir. Bu sevginin kaderi üzerinde hürriyetin, zamanın, düşüncenin, denemenin payı boydan boyadır. Bu itibarladır ki; cemiyet insanının, yani vazifesi olan, mesuliyeti olan, hakkı olan, hesap soran ve hesap veren insanın yarattığı büyük sevgi: Dostluktur. Söylediğim gibi dostluk, tıpkı ahlak, adalet ve sanat gibi yalnız ve yalnız cemiyet adamının yarattığı şeydir. Dağılmamış insanlık ailesinde yerini, muvazenesini, saadetini yitirmemiş topluluklar, hemen mutlaka dostluklara dayananlardır. Bir cemiyette dost ve dostluk yaşamıyorsa, anlayınız ki, orada çaresi henüz bulunmamış bir buhran vardır. O topluluk ölesiye hastadır.

–          O halde, sevgi dostluğun sonucudur diyebiliriz. Bu sonuca ne gibi unsurlar üzerinden gidilmekte?

İlk büyük unsur, yukarıda söylediğim, emniyet ve itimattır. İkinci büyük unsur: Takdirdir. Hür, eşit insanlar arasında dostluk bir seçmedir. Şu kadar yahut milyon insan arasında dost dediğin, dost diye bağlandığım insan, benim bu kadar kütle arasında beğenip seçtiğim ve şüphesiz onun tarafından beğenip seçildiğim insandır. Beğenmek, insanı insandan ayıran müspet hakları görmek, insandaki meziyetleri, üstün yanları aklımıza, ruhumuza maletmek demektir.

Değersizlerin ve karaktersizlerin dostluğundan çekininiz…

–          Dostluğun bir tercih meselesi olduğunu ve tesadüfe dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Dost, seçtiğimiz insandır. Takdir unsuruna bağlanır. Fakat bu takdiri kimler yapabilir? Davası, şu dünya için görüşü olmayanlar nasıl takdir edebilir? Milyarlarca insan içinde, dostluğuna güvenilmez denilen insanların çoğu; davası, görüşü ve netice olarak karakteri olmayanlardır. Hayatın bu yolda verdiği büyük nasihat şudur: Değersizlerin ve karaktersizlerin dostluğundan çekininiz. Çünkü bu türlü mahlukattan dost çıkmaz. 

türkyorum-remzi oğuz arık 2Dostluklar tesadüfle başlayabilir ama tesadüfle devam etmez…

Değersizin değerle münasebeti dostluk değil, sürüdeki insiyak hayatının bir parçasıdır. Dostluğun meydana gelmesinde, dostluğa temel verdiğimiz sevginin doğuşunda nasıl bir takım unsurlar varsa, dostluğun sürüp gidebilmesinde de bir takım unsurlar vardır. Bu ikinci grup insanların başında tesamühü ve feragati buluyoruz. Dostluklar tesadüfle başlayabilir. Doğru. Ama dostluk tesadüfle devam etmez. İnsan iradesi ve aklıyla bu devamı sağlayabilir. 

Takdir ve sevgi ile başlayan dostluk; meziyetlere, iyiliklere, olgunluklara dayanır… 

–          Dostlukların uzun ömürlü olmamasını, kesintiye uğramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kul kusursuz olmaz. Dostluğu kuranların kusur işlemeyeceğini düşünmek safdillik olur. Dost da yanılır, dost da suç işler. Dostluğun sürüp gidebilmesi kabahatsizlikten değil tesamühtendir. Birbirini affetmesini bilmeyenler arasında dostluk doğmaz değil, fakat yaşamaz. Dostluk, kötülükler, suçlar âlemine dayanmalıdır kanaatini uyandırmıyorum değil mi? Takdir ve sevgi ile başlayan dostluk; meziyetlere, iyiliklere, olgunluklara dayanır. Gene öyle devam edebilmesi için dosttaki her suçu bu ayrılığın vesilesi yapmamak gerekir. O suçu bir ayıp halinde dostumuza yerleşmiş olarak görmek istemiyorsak, tesamühü başa almalıyız. Bir ağacı, sevdiğimiz bir çiçeği yetiştirmek için nelere katlanıyoruz. Dostluk gibi bir nimeti esirgemek, daha az sabra, emeğe mi mal olmalıdır?..

Fedakârlığı, bir dostluk temeli yapmak, onu fedakârlıktan çıkarmaktır… 

–          İddialarımızdan, isteklerimizden ve ısrarlarımızdan vazgeçmek, dostluğun süresini mi uzatmakta?

Hep kendimize sapmanın esirliğinden, tahakkümünden kurtulmadıkça dost olamayız ve pek zor dost ediniriz.

Söz buraya gelince, menfaat unsuruyla dostluğu karşılaştırmak farz olur. Menfaatin ilk şekli, demesi caizse: İlk mukaddes şekli, kendimize koruma insiyakını gereklerini bilerek, düşünerek yerine getirdiğimiz işlere varır, dayanır. Toplulukların ahlaklılığını ilk kanunlaştıran dinler de ancak bunu gözetmişlerdir. İslam dinindeki: “Zaruretler, sakınılması, yapılmaması gereken şeyleri mubah kılar” sözü, bu gözetmenin bir örneği gibi alınabilir. Kendimizi korumak sınırı içinde kaldıkça yaptıklarımız, söylediklerimiz haklıdır, meşrudur. Dost hiç olmazsa bu hakla, bu meşru sınıra saygı göstermelidir. Tesamüh yalnız itikat, yalnız düşünce, yalnız adet işlerinde değil; elbette kendini koruma sınırı içinde kalan öteki işlerde de hükmünü yürütmektedir. Dosttan bu kendini koruma sınırlarının dışında kalanı bırakması istenebilir. Bu dosttan ve dosttan bunu vermesi benim feragat dediğim şeydir. Feragat bazen, istenen şeyler, kendini koruma sınırı içindeki işlere kadar genişledikçe, fedakarlık denen fazileti doğurur.

Bununla beraber, fedakârlığı, bir dostluk temeli yapmak, onu fedakârlıktan çıkarmaktır. Bu itibarladır ki, tesamühün yanında dostluğun devam unsuru olan feragati biliyoruz.

Dosttan, kendini korumaya yarayan imkânları bırakmasını istememek, gene en basit dostluktur. Fakat bu sınırın dışında kalan yaşama için çerez olan her şeyden vazgeçmeyi; yahut bu şeylerde müşterek inananlarımızla uyuşan yolu tutmayı isteyebiliriz. Hayat şunu gösteriyor ki, dostluğun ilk faciası bu isteklerimizle başlar.

Dostluk ister, ama dost, bir isteneni veremeyecek kadar adetlerine, çevresine düşkünlük içindedir. O zaman dostumuzla olan münasebetlerimizde, muvazilik, benzerlik yok olmuştur.

Meslek işinde, evlenmede, olduğu gibi dostlukta da takdir ve seçme var deyince bu üç seçme arasında kader birliğini de koruyoruz demektir. Şunu söylemek istiyorum. Meslekte, evlenmede buhran olunca yani falan meslek için, yetişen ve yetiştirilen, hiç beklenmedik bir iş alanında karşımıza çıkınca; yani en normal bir temel olan evlenme durmuşsa veya tesadüfle kuruluyor, hemen bir tesadüfle de ortadan kalkıyorsa… Topluluk normal yaşamayı bırakmış sayılır. Bunun gibi dostluktaki buhran da, dostluklardaki süresizlik de topluluğun iç hastalığı öyle meydana vurur. Dostluk yoksa dostluklar sürüp gidemiyorsa biliniz ki, o cemiyet hastadır. Buhran zamanlarında cemiyetlere bakınız: Hepsi birbirine düşmandır. Nasıl ki öyle anlarda, bizzat o cemiyetlerde, geniş bir sevgi, feragat, dostluk buhranı göze çarpar…

türkyorum-remzi oğuz arık 3Yalan, dostluğun zehiridir… 

–          Son olarak… Türkyorum’un bilhassa genç okuyucularına nasihat olması açısından soruyoruz: Dostluk nasıl yaşatılabilir?

Dostluklar, tıpkı bir aşk gibi, ana ve evlat sevgisi gibi soy, millet, sınır tanımaz. Bu insana çok garip görünse yeridir. Aşk, çocuk, ana sevgisi tabiatımıza dayandığı için; dostluk aklımızdan, irademizden kuvvet aldığı için… Dedik ya: Dostluk cemiyet insanının ve yalnız hür, eşit insanın gerçekleştirdiği mefhumdur. Bu itibarla, soy, millet, sınır tanımaz ama derece tanır. Bu derecelerin en altında menfaate dayananlar bulunur. Köpük dostluklardır. En üstte ise, aynı ideale gönül vermiş insanların dostluğu yeralır. Aynı ideale gönül vermiş olanlar, dostluktan ayrılmazlar mı? Ayrılırlar. İnsan dostu hakkında yanılmaz mı? Yanılır. Davası olan dost olur ama o hıyanet de edebilir.

–          Dostlukta dava, vefa ve ihanet meselelerine sıkça rastlıyoruz?

Davasının adamı kalan dost, vefasızı değil, haini cezalandırır. Çünkü vefasızlıkta, nihayet insanın insanı aldatması vardır; bu aldatışı ve bu aldanışı doğuran düşkünlüğü anlayıp bağışlayabilmek mümkündür. Fakat bir davaya hıyanet ederek dostunu arkadan vuranda, dostluğu çürüten bir kötü kast vardır ki, affetmek çok kere imkânsızdır.

Bir dostluğa temel olan davanın, ideal sahibinde değişmeler görülebilir. O da davaya, o ideale karşı itikadı değiştiren ve böylece yeni bir davaya bağlanan insan pekala görülebilir. Dost olan bu eski fikir arkadaşını ancak dostluğun derecesinden çıkarır; yoksa açıkça ideal değiştiren insana hainlik damgası vurmaz. Hain, bir ideali bırakan fakat bunu söylemeye cesaret edemeyen, bu bırakışını gizleyen, yeni bir ideale gönül vermeyen yahut bu yeni idealini de dostundan gizleyendir. Böylece yalan ve gizleme dostluğun iki korkunç zehiri gibi belirir. Entrikasından ileri gidemeyen, böylece yalan ve gizliliğe dayanan zamanımızın politikalarının dostlukları öldürmesi, dost tipini üretmesi ve insanlığa zerre kadar faydalı olamaması bundandır.

Politik mevki, dostluklar üzerinde, öldürücü tesirler yapmakta…

–          Dostluğu mu zehirliyoruz?

İki dosttan birinin yaşama şartlarında beliriveren değişiklik, dostluklarına kötü akıbetler hazırlıyor. Menfaatleri çarpışanlarda ergeç anlayış, görüş, düşünüş ve nihayet yaşayış ayrılığı doğuyor.

İktidar yerinin zevki, insanlığın tanıdığı iptilaların en korkucundur…

Dostluğu yaşatan inanma, görme, yaşama benzerliğinden doğan değil, bunlardan güç alan muvazilikleri; servet, talih, inan, politik mevki farkları zehirliyor. Karakterli bir insanın kanaatinde beliren samimi değişiklik, dostunu inkisara uğratsa da korkutmaz, tiksindirmez. Bundan başka, çalışarak edinilen meşru bir benzerlik de, dostlukları ne kadar değişik yaparsa yapsın, bir dostu ürkütmez. Fakat politik mevki farkı çok kere, gerçekten inanılan prensiplere dayanılmaktan ziyade, şahsiyetten kaybetmekten pahasına elde edildiği için olsa gerek, dostluklar üzerinde, öldürücü tesirler yapmaktadır. Aynı zamanda hem zenginlikten ileri gelen küçümseme ayıbını, hem müşterek prensiplere inanmamaktan doğan yalanı ve gizlemeyi, hem en yakınına bile hükmetmek ihtirasından fışkıran adiliği birleştirdiği için, politika mevki farkı öteki değişikliklerden daha yıkıcı olur. İktidar yerinin zevki, insanlığın tanıdığı iptilaların galiba en korkucundur. Çünkü en şiddetlisi, en gafili netice olarak da en adisi olarak görünüyor. Politikadaki yer, serbestçe alınmıyor da bir insan tarafından, bir grup tarafından veriliyorsa bu mevki oraya erişeni bütün insanca imtiyazlardan vazgeçiriyor. Böylece politika mevki, böyle cemaatlerde, dostluğun köleliğe düşmesiyle ve köpekleşmesiyle neticeleniyor. Bu düşkünlüğe rağmen, gene böyle cemiyetlerde politik mevki, yanımızda veya karşımızda fakat daha alt rütbelerdeki dostumuzu ufak, hafif, zavallı gösterebiliyor. Daha dün fikirlerine taptığımız, görüşlerini başkalarının üstünde bulduğumuz, her duygusunu insanca yüksekliğin pırlantası bildiğimiz dost; politik mevki farkı doğurunca gözden düşüyor. Müşterek imtiyaz olan fakirlik yahut dostluğumuzun karakterine şahitlik ettiği için saygılarla andığımız bütün tahammüller, feragatler yanımızda bayağılaşıyor. Birlikte, dünkü dostu gözünüzde küçültüyor, nihayet siliyor. Bize, eriştiğimiz yeri verenler, topluluğun övünemeyeceği kadar düşük ve kötü bile olsa, o yere varınca artık ondan utanmıyoruz. Tam tersine bizden farklı bir hayat ve mevkide kalan dostumuzdan utanıyor onun dostluğunu unutmaya çalışıyoruz. Böyle anlarda, politik mevki veren mi, yoksa, kendiniz mi daha alçalmışsınızdır, pek belli olmuyor…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.