istanbul yarimada

19 Eyl 2011

Aral Gölü ve Türk Milliyetçiliği

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Dünyanın en büyük dördüncü, Asya’nın en büyük ikinci gölüydü Aral. Özbekistan ile Kazakistan arasında, bereketiyle geçinenler için koca bir denizdi Aral. Lakin münbit sinesinden cömertçe verdikleri Sovyetleri tatmin etmeyecek, daha çok pamuk üretimi için Aral’ı besleyen nehirler sulama kanallarıyla Orta Asya’nın derinliklerine götürülecekti. Hep veren Aral’ın kaynaklarını daha çok kazanmak için alan bu acımasız politika neticesinde son 50 yılda Aral % 90 oranında küçülecekti. Artık Aral demek bereket, ferahlık, huzur demek değil çekilmiş suların ardından karaya oturmuş balıkçı tekneleri ve çölleşmiş toprak manzarasıyla kocaman bir hüzün demekti. Şimdilerde Aral çevresinde masum Türk çocukları Aral’ın tabanında açığa çıkan zararlı tuzun karıştığı havayı soluyor ve büyüklerinin Aral’ın güzel günlerine dair hatıralarını dinliyorlar.



Türkistan’ın kalbindeki Aral ile her zaman Türkistan’ı kalbinde taşımış bir hareketin, Türk milliyetçiliğinin kader birliği de işte bu hazin hikâyede hemhal oluyor. Türk milliyetçiliği denizi beslendiği kaynaklar itibariyle zahiren pek şanslı sayılabilir. Zira Türk milletinin, bilhassa zor dönemlerde, her türlü şahsiliği aşarak varlığını milletinin varlığına adamış evlatları eksik olmamıştır. Bunların önemli bir kısmının da Türk milliyetçiliğine intisap ettikleri malumdur. Bununla birlikte zahiren zikredilen gibi olan halin batını pek de öyle değildir. Bugün eserleri başucu kitaplarımız olan, siyaseten kurumsal kimliğimizin de fikir pınarlarımızdan kabul ettiği münevverlerimizin küçümsenmeyecek bir kısmının -yaşadıkları dönemde-  hak ettikleri şekilde kabul gördüklerini, maalesef, söyleyemeyiz. Kuvvetle muhtemeldir ki; halen hayatta olan lakin resmi ağızlarımızın “bizden değildir”  uyarısı ile camiamızın ya ihtiyatla yahut nefretle değerlendirdiği isimlerin önemli bir kısmı, emr-i Hak vaki olduktan sonra kendilerinden öncekilerin kaderlerini paylaşacak ve “kaybımız büyük” açıklaması akabinde hayattayken “değersiz”, öldükten sonra değerli olacaklardır.  Bizler Türk milliyetçileriyiz, köre öldükten sonra badem gözlü demekten ar eder, şanlı sahabe kadrosu gibi kötünün musallasının önünde “kötü bilirdik” deriz. Öyleyse ortada bir paradoks vardır.  Türk milliyetçiliğini besleyen kaynakların bazılarının üzerine “dikkat zehirlidir” levhaları asılmış, bir kısmının önüne setler yapılmış, bazılarının ise hakikaten kaynağına necaset bulaşmış durumdadır. Berrak kaynaklar ile necis olanların aynı değerlendirilerek denize ulaşmasının engellenmesi denizimizi kurutmakta, alanımızı daraltmakta, fikri bereketimizi azaltmakta.
Türk milliyetçiliğini a karşıtlığına, b muhalifliğine indirgemek, geleneksel köklerinden uzaklaştırmak, manevi omurgasından soyutlamak kimsenin hakkı olamayacağı gibi, haddi de değildir. Görünen odur ki; Türk milliyetçiliğinin resmi temsil makamındakiler tehlikenin farkındadırlar. Bilhassa son dönemde bu meseleye dair yazılmaya başlayanlar tehlikeye tedbir alınmasına dair umudumuzu taze tutuyor.
Gönül istiyor ki; köprünün altından akan onca suya rağmen hala “ocak” dendiğinde gözleri parlayan, yüzlerine samimi bir tebessüm yayılan necaset bulaşmamış değerlerimiz bizim için üretsinler, bizim için düşünsünler, Türk milliyetçiliği fikrine güç katsınlar. Son dönemde gördük ki; nefsini ayaklar altına alan bir genel başkan olmaz görünenleri Allah’ın takdiriyle olur kılabiliyor, bir araya gelmez denilenleri bir araya getirebiliyor. Aynı azim ve kararlılığı Türk milliyetçiliğinin yaşayan fikir pınarları içinde göstermek sorumluluk sahiplerinin sorumluluğundadır. Çatının altındakiler bize yeter deme lüksüne sahip değiliz. Vallahi değiliz, billahi değiliz. Büyük iddiaların küçük sahipleri olmak bize göre değil. Büyük iddiaların büyüklüğüne yaraşır iddia sahipleri olmak sorumluluğu… İşte meselemiz budur; iddiamıza uygun adamlar olmak.

Hüseyin Raşit YILMAZ

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.