Ayasofya

2 May 2012

Aracı Amaç Zannedince…

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

18. asırda Osmanlı’nın gerilemesi tevil kabul etmez bir vaziyette su yüzüne çıkınca, askeri ve siyasi elitler imparatorluğun kudretli günlerine dönmesi için çözüm arayışlarına girmişlerdi. İlk büyükelçimiz Yusuf Agâh Efendi’nin Londra’ya gönderilmesi de anılan asrın sonlarına rastlar. Birçok tarihçi tarafından İlber Ortaylı’ya atfen “imparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak tanımlanan 19. Yüzyıla gelindiğinde ricatın hızlanması, bu halin beraberinde getirdiği hayli sancılı siyasal, toplumsal, ekonomik gelişmeler karşısında memleketi idare makamındakilerin ve dahi idare makamında olmayıp sürece müdahil olma iştiyakı ile yönetim mekanizmalarına yükselmeye çalışanların gayretleri dikkat çekmekteydi. Söz konusu gayretlerin ortak bir amaca odaklanması durumun vahameti göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir. Devletin yaşatılmasının ana gaye kabul edildiği, münevverlerin bu gayeye matuf reçeteler hazırlamakla meşgul olduğu ve bilindiği üzere bütün bu çabaların istenen sonuca ulaşmaya yetmediği bir zaman dilimidir Osmanlı’nın son demleri. Bu manada amaca odaklanmanın araçsallaştırmaları arttırdığı ve çeşitlendirdiğini söylemek mümkün olsa gerektir. Bilhassa imparatorluğun son çeyrek asrında bu halin açıkça görüldüğü ve sona yaklaşıldıkça ivme kazandığı ifade edilebilir. Osmanlıcılıktan İslamcılığa sonrasında Türkçülüğe yönelişi, nihai kararda bile önceki hallerden izler taşınmasını bu çerçevede değerlendirebiliriz.Esasında bu değişim serüveni “hasta adam” ın sağlığına kavuşması için tatbik edilen tedavi metotlarından başarısız olduğuna kanaat getirilenlerden vazgeçilmesi ve yeni tedavi yöntemleri benimsenmesi süreci olarak tanımlanabilir.

Osmanlı’nın sosyal, ekonomik ve zihni mirasının varisi hükmünde olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının imparatorluğun son demlerinin yukarıda kısmen de olsa ifadeye çalışılan ikliminden neşet ettikleri açıktır. Bu bakımdan siyasi, iktisadi ve sosyal politika tasarımında öncelikli kaygılarının yetiştikleri dönemle paralellik arz ettiği görülmektedir. Tek parti dönemindeki devletçiliği de bu bağlamda değerlendirmek yerinde olacaktır. İktisadi sahada arzu edilen inkişafın yerli sermaye tarafından gerçekleştirilmesi hedefine ulaşılamayacağı anlaşıldığında kuvvetli bir devletçiliğin iktisadiyata hâkim olması, sonrasında ise şartlardaki değişimin beraberinde getirdiği devletçilikten uzaklaşma amaca odaklanmış araçsallaştırmaya verilecek, temsil kabiliyeti olan bir misaldir. Siyasi sahada devletçilikte bu çerçevede ele alınabilir. Devletin hâkimiyet alanını siyasal ve sosyal hayatın bütününe yayması, özdeşleştiği parti dışındaki herhangi bir yapılanmaya tahammül etmemesi kurucu elitlerin yol haritasından sapmaya sebep olabilecek olası gelişmeleri önlemeye yönelik çabaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Milli mücadelenin sembol isimlerinin kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasında, İzmir Suikastı sonrası İttihatçıların tasfiyesinde, “güdümlü” muhalefet olarak tasarlanan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na dahi iktidarın ancak üç ay tahammül edebilmesinde ve Türk Ocakları’nın kendini feshetmeye zorlanmasında da bu anlayışı görmekteyiz. Bu anlamda kesin bir müsamahasızlığın olduğu açıktır.

Bu müsamahasızlığın doruk noktalarından biri 1944 tarihinde Nihal Atsız ve Sabahattin Ali arasındaki bir dava nedeniyle Ankara’da yüksek öğretim gençliğinin o zamana kadar görülmemiş mahiyetteki gösterileri ile hafızalarda yer edinen Türkçülük-Turancılık yargılamalarıdır. İsmet Paşa’nın nutuklarında doğrudan hedef gösterdiği Türk milliyetçilerine devlet kurumları tarafından reva görülen Nazi Almanya’sının işkence metotlarıyla harmanlanmış ağır muamele Cumhuriyet Halk Partisi dışında hiçbir yapıya hangi görüşten olursa olsun, konjonktürel zaruretler yok ise, hoşgörüyle yaklaşılmadığının önemli göstergelerindendir. Dönemin gençlik liderlerinden Osman Yüksel’e yine dönemin Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın: “ …milliyetçilik gerekiyorsa onu da biz getiririz sizin neyinize…” mealindeki hitabı dönemin siyasi atmosferini yansıtması bakımından mühimdir.

Devlet ile özdeşleşmiş tek bir partiye göre dizayn edilen bir sistemin müdafiliği de elbette mümkündür. Lakin sistem savunmasına girişenler arasında sistemin kendisine ait olduğu kanaatinde olanların tamamının haklı sayılamayacağını görmek lazımdır. Fondotenle beyaz olunabileceğini sanan karalarımızın Aytmatov okumadıkları belli oluyor.

  Bu noktada kendini münevver addedenlerin davranış biçimleri, hassaten millilik iddiasındakilerin fikri tavrı pek mühimdir ve gelecek nesillerin istifade edecekleri, belki de ibret alacakları bir mahiyet arz etmektedir. Hitamı Erol Güngör’ün irfanı ile yapalım: “Türk münevveri yüzyıl önceki Türkçe’yi kullanmayacak, ama bin yıl önceki Türkçe metinleri bile anlayacak; yeni harfleri kullanacak, ama üniversite kapısı önündeki kitabeyi görünce alık alık bakmayacak, demokrat olacak ama atalarının siyasi ve idari dehasından faydalanmasını bilecek; bir Osmanlı Türk’ü gibi ayakları yerde, başı dik, gönlü geniş, kalbi metin olacak, hiçbir zaman basitliğe düşmeyecek. Ve nihayet, milletinin büyüklüğünü anladığı zaman artık fuzuli kurtarıcılık ve akıl hocalığı yapmaktan vazgeçecek.”1

 


1 Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 19. Baskı, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2009, s. 130

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.