Tarihi Yarimada Gece

23 Tem 2012

A.Rahim Balcıoğlu’nun ardından…

Yazan: AFŞİN SELİM

 

Ömrümüzden baharlara

Kalan sayılı aylara

Gidenlerden kalanlara

Merhaba dostlar, merhaba!

A.Rahim Balcıoğlu

 

1 Temmuz 1927 tarihinde, Antalya Akseki’nin Yarpuz Köyü’nde doğan A.Rahim Balcıoğlu, nam-ı diğer “kıyamet makinası”, henüz genç yaşından itibaren mücadele dolu bir hayatın içinde buldu kendisini… Kendisi de Akseki’li olan, mümtaz şahsiyetlerden Osman Yüksel Serdengeçti’nin sıkı dostlarından biriydi; çevresinde faal olarak bulundu. Şiirleri, edebî ve siyasî yazıları çeşitli dergilerde, gazetelerde yayımlandı. Adı; gazeteci, yazar, şair, dâvâ adamı gibi vasıflarla zikredildi. Ne de olsa Torosların havasını teneffüs etmişti… Kendi ifadesiyle: “Sıralarında okumadığım okulların, beni okutmamış öğretmenlerin talebesiyim.”

Aynı zamanda bir “halk şairi” olan Balcıoğlu’nun, şiire olan arzusu, Karacaoğlan ve benzeri halk ozanlarını okumasıyla başladı. Şair olmasının, şair bir ananın oğlu olmasından kaynaklandığına inanmaktaydı çünkü… Şiiri bir çile ve oluş olarak algıladı. Şiir, “insanın iç dünyasında, ruhunda bir takım sarsıntıların, esintilerin, ezgilerin, sevinçlerin, acabaların, nasılların, niçinlerin olduğu; sorulmazı soran, ötelere bakan bir duygu hali” olarak arzı endam ediyordu şahsında…

A.Rahim Balcıoğlu, onlarca yıl “alaylı” gazeteci olarak çalıştı. Bilhassa, Bâbıâli’nin eski müdavimleri tarafından bilinmekteydi. Mânidar olmalı: Cenazesi vesilesiyle, “Nisyan, kadirbilmezlik ve vefasızlık rüzgârından o da nasibini ziyadesiyle almıştı” diye yazdı, Mehmet Nuri Yardım.

Merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun, “Sert ve haşin mizaçlı bir seciye, eğrisi büğrüsü olmayan bir kalem” olarak tanımladığı A.Rahim Balcıoğlu’na rahmet diliyor; bir müddet evvel, “Sanatalemi”nde yayımladığı yazılarından derlediğim hatıralarından bazılarını ilgilerinize sunuyorum…

İlhan Egemen Darendelioğlu’yla:

İlhan, ben, Necdet Sevinç; Bizim Anadolu, Hergün gazetelerinde birlikte yazıyorduk ve ben daha sonraları Son Havadis’te yazmaya başlamıştım. İlhan Bey için bir onur âbidesi dedim de aklıma geldi: Bir gün İlhan Bey, ben ve Zeki Efeoğlu; Bayezıt’tan bir dolmuşa bindik, Vilâyet’in önünde indik. Dolmuş ücreti olan toplam yetmişbeş kuruşu şoföre verdim. İlhan durdu, yüzüme baktı, diklendi ve: “Balcıoğlu! Balcıoğlu! Despotluk yapıyorsun” demişti.

Acaba o despot sözünü hangi mânada söylemişti?

Doğrusu bu ya hâlâ onu merak ederim.

Nitekim sözlüklere baktım:

1-    Rumların dînî başı, Rum Piskoposu, Metropolit.

2-    Bizans ve Balakan ülkelerinde derebeyi.

3-    Zâlim, baskıcı.

4-    Türkiye’deki tek parti despotluğu.

Hangi anlamda söylemiş olursa olsun, bana yönelik böylesi bir ihtara, savaş açacak alınganlıkta olduğumu bildiği için, boynuma sarılmış ve benden özür dilemişti.

20 Kasım 1979 günü Bayezıt Camii’nde ve gene üstü karlarla örtülü musalla taşında, tabutu içinde İlhan yatadursun, başucunda romancı yazar Üstün İnanç, ayakucunda ise eğitimci Sakin Öner’in akan gözyaşları yere inmeden havada buz tutuyordu.

Osman Yüksel Serdengeçti’yle:

(Serdengeçti)Tek parti istibdâdının polis takibinden uzak durmak için, Ankara’dan Akseki’ye gider, dağlara çıkar, gökyüzüne, aya, güneşe, yıldızlara yakın olur, Akdeniz’e kuş bakışı bakar, her şeyden âzâde yaşamayı severdi. Oralardan bana sayfalar dolusu mektuplar yazar: “O karışık, o bulaşık, o dolaşık” İstanbul dediğin İstanbul’da ne buldun? Atla bir otobüse, gel.” der; Antalya ve yöresinde geçirdiği istihâleleri bir bir sıralar, geçmiş medeniyetlerin izlerinden enstantaneler sunardı.

Osman Yüksel Serdengeçti, çok sevdiği, ‘hak ve halk âşığı, gönüller sultanı’ dediği Yunus Emre’de aşk, Mehmet Âkif’te îman, Namık Kemal’de azim ve irade idi.

Öte yanda o, benim okulum, benim öğretmenim, benim velîmdi.

Ve işte ondan aldığım son mektuplardan birinden kırık-dökük birkaç satır:

20 Nisan 1975  Hızırilyas, Akseki…

Abdurrahim! Ben seni düşünür, aklımdan mektup yazmak geçerken, senin mektubun geldi. Okudum ağladım; çaresizlik, hastalık, gariplik…

Geçen gün Zeki (okuttuğu gençlerden biri) geldi. Bir gün kaldı, benden para istedi, yok dedim. Çekti gitti… Oğlan beni Osmanlı Bankası biliyor galiba… Oysa 15 yıl baktım, okuttum…

(…) Yalnızlık… Yalnızlık… Daha da yalnızlık.

Mevlânâ’nın dediği gibi, ‘Yarabbi, ummanında boğuluyorum, ama gözüm gene toprak, testideki suda…’

(…) Hastaneye yatalı 41 gün oldu… Kalbim büyümüş… Doktora, bu kalbim bu kadar büyük olmasa, bu kadar cesur olabilir miydim, dedim.

Tansiyonuma baktılar, o da yüksek… Kan aldılar, kan da bozuk çıktı… şeker fazla, yağ fazla, tuz fazla, kolesterol fazla… Mübarek kan değil de, karaborsacı bakkal… Hepsini depo etmiş… Üstelik damar sertliği de var. Gel sen şimdi ‘ırkçılık’ yap… Velhâsıl aklından başka, her şey fazla…

Beyin gittikçe küçülüyor, buruşuyor, kuruyor, vücuda hükmediyor… Genel merkez bozuk… Bunun adına ‘parkinson’ diyorlar.

Bana bakan doktor da, ‘farmason’, ‘laradopa’ adlı yeni bir ilâç tatbik ediyorlar… Güya bu ilâç benim hastalığı kontrol altına alacakmış.

Dedim ki: “Beni nice iktidarlar, mahkemeler, hükümetler dahi kontrol altına alamadı, bu ilâç mı alacak? Hakikaten de alamadı. Titremem eskisinden fazla… Yalnız, kandaki fazlalıkları, beni diyete çekerek düşürdüler… Ama titremem aralıksız devam ediyor.

Kalp, sinir… Sonra akciğerlerimde de leke çıktı. Her taraftan bir yıkılmışım.

Niyazi’nin dediği gibi, ‘Her taraftan yıkılıp, viran olan anlar bizi…’

İşte… Abdurrahim bir ömür böyle geçti… Bir hayat böyle tükendi… Daha ne işler yapacaktık değil mi?.. Kitaplar başlı kaldı… Mücadele başlı kaldı… Şu satırları kaç ilâç alarak yaşayabiliyorum, bilsen.

5-6 sayfa: Nerede o bir oturuşta 60-70 sayfa yazı yazan ben… Şimdi bir mektubu bile 3-4 taksitte yazıyorum.

Ayhan Songar ve Halil İbrahim Bahar’la:

Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu beni yaka – paça edip,  psikiyatrist Dr. Ayhan Songar’a götürmüşlerdi. Songar bana; “Sizi devamlı psikiyatr Dr. Halil İbrahim ile görüyorum. Neden bana geldiniz?” dedi ve bir hastasının hikâyesini anlattı:

Adamın, dâhilde, hariçte görünmediği doktor, almadığı ilaç kalmamış ve hattâ “Psikiyatr Halil İbrahim Bahar’a bile göründüm” deyince; Songar, adama; “Madem Halil İbrahim Bey sizi görmüş, o halde benim size yapacak bir şeyim yok” der ve adamı kapı dışarı koyar.

Hasta, Bahar hakkında küçümseyici bir üslup kullanmış…

“Oysa Dr. Halil İbrahim Bey’in gördüğü bir hastaya, başka bir psikiyatrist kesinlikle bakmaz. Çünkü O, ruh ve akıl hastalıkları uzmanı olarak, çok yüksek bir kariyeri olan bir doktor arkadaşımızdır” demişti.

Halil İbrahim Bahar, aynı zamanda “Soyut” dergisinin sahibi, başyazarı ve şairidir. Soyut’ta neşredilmesi için sayısız yazı ve şiir almaktadır. İmzalar arasında Sezâi Karakoç adına rastlarsa, şiiri veya yazıyı okumadan dizgiye yollardı.

Dr. Halil İbrahim, ensesini aşan saçları, siyah gözlüğü, gür bıyıklarıyla tam bir filozofu oynardı ki, boynuna astığı çantası da bu fotoğrafı tamamlardı.

Akşamın sekizinde evinin telefon fişini çeker, kitap okur, gözkapakları düşünce de, Muzaffer Buyrukçu’nun deyimiyle, “güzellik uykusuna” dalardı.

S.Ahmed Arvasi’yle:

Bir gün “Yeni Düşünce” idârehanesinde  Mehmet Çınarlı, Said Bilgiç, Sardi Sarptır, Bahaddin Karakoç, Akkan Suver ve Nazif Okumuş koyu bir sohbete dalmıştık. Gülsün Suver içeri girdi; “Seyyid Ahmed Arvâsi Bey teşrif ettiler” dedi. 

Kapıda göründü ve hepimiz birden ayağa kalkıp, “Hoş geldiniz” dedik.

Gördüğü ilgiden ötürü mütehassis olduğunu söyleyen üstada oturacağı koltuk işâret edildi, Arvasi Hoca da gösterilen koltuğa âdeta ilişti.

Bir yerlerde Seyyid Ahmed adı geçince nedendir bilmem, benim aklıma hep üstad Necip Fazıl Bey’in mürşidi Abdülhâkim Efendi gelirdi.

Ahmed Arvâsi Hoca, bir ilim, bir irfan adamına yakışır şekilde ve de ağır ağır, tâne tâne konuşuyor, beyinlerimizdeki soruları bilirmişçesine, teker teker, gayet yumuşak bir dille cevaplıyordu.

Lâf dönüp dolaşıp günümüzün fikir ve dâvâ adamları üzerinde yoğunlaşıyordu.

Bir ara haddim olmadan kendilerine şu soruyu sordum: “Hocam, şair, mütefekkir Necip Fazıl da, Serdengeçti Osman Yüksel de birer dâvâ adamı oldukları hâlde, ikisine de ‘deli’ diyorlar, neden?”

Seyyid Ahmed Arvâsi Hoca; büyük aşk ve vecd adamı, yüce sahâbi Hz. Ali’ye; “Size deli denilmedikçe, tam imân etmiş olamazsınız” demişler, nihâyet biri ortaya atılmış ve Hz. Ali’ye ‘Sen delisin’,  demiş ve Hz. Ali coşarak ayağa kalkmış; sevinçten sema yapmış” diyerek cevaplamıştı.

Benim kendisini “delifişek” diye çağırdığım Nazif Okumuş, o ballı sohbetimizi bıçakla bölmüş; “Hazır gelmişlerken hocanın bir fotoğrafını çekelim ve eğer izin verirlerse, bir de röportaj yapalım” deyivermiş, hepimizi müşkül durumda bırakmıştı.

Ahmet Kabaklı’yla:

Bir Ramazan günüydü, vakit akşama doğru sarkmıştı. Açlık, susuzluk aklıma geliyordu. Amma, bir sigara içememekten iyiden iyiye beynim uyuşmuştu. Yanımda oturan İbrahim Minnetoğlu, yavaşça böğrümü dürttü: “Biliyor musun biz, hepimiz, Kabaklı’ya çok şeyler borçluyuz “demişti. Kabaklı Ahmet Bey konuşmasını bitirdikten sonra beni kürsüye çağırmıştı:

Toplar izân-ı, idrâk-ı, mantığı

Işıkla doldurur yüreği, aklı.

Bir mâna er ki; hem şeyh-ül edep

O üstad-ı â’zam Ahmet Kabaklı,

Diyerek, rüşvet-i kelâm eylemiştim. Bu sözüm üzerine yeniden mikrofonu eline alan Kabaklı; sol elini sağ omzuma koydu ve dinleyenlere hitaben: “Sevgili Balcıoğlu, bizleri yeniden ve yine dilhûn eyledi” dedi ve hiç de lâyık olmadığım iltifatlarda bulundu,“ Balcıoğlu’na teşekkür ediyor, gözlerinden öpüyorum…”

Konuşmacılar arasında bulunanlardan şair Dilâver Cebeci, şâir N. Y. Gençosman, şairlerin duâyeni Ömer Zeki Defne, şâir Haşim Nezihi Okay, Feyzi Halıcı sırayla kürsüye gelip birer şiirlerini okuyorlardı. Eğitimci Ayla Agabegüm, eğitimci-yönetici, yazar İsa Kocakaplan, Doç. Dr. M. Mehdi Eergüzel ve Belkıs İbrahimhakkıoğlu’nun not almaktan parmakları nasırlaşıyordu.

Çoğumuz kulaktan dolma bilgilerimizi Ahmet Kabaklı Bey’den aldığımızı inkâr edemeyiz. Türk-İslâm kimliğimizi, niceliğimizi, niteliğimizi, nereden gelip, nerede durduğumuzu… Haç nedir, hilâl nedir gibi birçok bilgiyi Kabaklı’ya borçluyuz.

Erol Güngör, Mehmet Çavuşoğlu ve Mehmet Genç’le:

Onlarla geçirdiğim eski “Küllük”, yeni “Marmara” anılarını unutmadım ve unutamayacağım.

Göz doktorum hem yakın, hem uzak camlarımı değiştirmişti.

Beyazıt’taki Çınaraltı’na gelip oturmuştum.

Erol Güngör, Mehmet Çavuşoğlu ve beraberlerinde Mehmet Genç olduğu halde, Devlet Kütüphanesi’nden çıkmışlar, gelip masama oturmuşlardı.

Çaylarımızı yudumluyorduk. Nasıl oldu, hangisi bilmiyorum, iğreti masayı sarsmasıyla birlikte benim gözlükler yere düştü, camları kırıldı.

Bizim üç ahbab çavuşlar, mutadları veçhile, yine bir ilmî tartışmaya giriştiler; 13. yy’dan ta günümüze kadar gelebilmiş ne kadar eser ve eser verebilmiş âlim ve ilim adamı varsa hepsinin çetelesini tutuyorlardı.

Olmayan bütün paramı verdiğim gözlüklerim kırılmış, canım bir hayli sıkılmıştı zaten. Bana verdikleri bu cezayı mutlaka onlara ödetmeliydim.

Üçüne birden bakarak, “Ulan göğsünün kılları ağarmış herifler, ulan adı prof.’a çıkmış, okumuş câhiller. Doğuda, batıda, şurda burda yaşamış adamlar, şu konuda, bu konuda eser vermişler, dedikodusunu da size öyle mi? Asıl siz ne gibi eserler verdiniz vereceksiniz. Asıl onu söyleyin bana” dedim ve üçünü birden bir güzel susturdum da: “Vallahi de ve billahi de bizim deli ağamız doğru söylüyor” dediler. Güldüler, güldürdüler.

Mehmed Niyazi’yle:

Almanya’da Hukuk tahsili yapmış, doktora tezini orada vermiş; üniversitede kendisine bir kürsü ihdas edildiği halde yurduna, yani Türkiye’ye dönmüş, peş peşe eserler vermeyi sürdürmekte, sayıları bir hayli kabarık olan kitapları arka arkaya baskılar yapmaktadır.

“Çanakkale Mahşeri’ni bir türlü bitiremiyorum” diyor, 

“Neden” diyorum,

“Roman, yazmış olmak için yazılmaz da ondan” cevabını veriyor.

O şimdi kütüphanelerimizin değişmez müdavimi, sürekli araştırmacısı. O’nun için ekmek-aş, hava-su, eş-dost ikinci plandadır… Öncelik yeni yeni kitaplar yazmaktadır.

“Dünya coğrafyasını atının nalı ile damgalamış; bu topraklar uğruna kan ve can vermiş; bu güzel, bu kadim Anadolu’yu bize ebediyen armağan etmiş olan atalarımıza minnet, şükran, sevgi, saygı borcumuz var da ondan…”

“Onların hayatlarını, mücadelelerini yazmalı, gelecek nesillere aktarmalı değil miyiz? İşte ben, bunun için yaşıyor, bunun için araştırıyor, bunun için yazıyorum.”

Bizim “Derviş Niyazi”, bizim “Gandi Niyazi”; şuurlu, ruh köküne bağlı, özünden sapmamış, benliğini kaybetmemiş, engin kültürlü, ağırbaşlı, sakin ve yavaş tabiatlı olmasına rağmen; konferanslarında mikrofon O’na değil, O mikrofona yardım eden, hitabetiyle dinleyenleri coşturan çok iyi bir hatip.

Mehmed Niyazi, doğuyu, batıyı ve dünyayı derinlemesine incelemiş; gerçeği yalandan ayırarak somut hale getirmiş; milletler camiası içinde Türk-İslam milletinin geçirdiği istihalelileri, yükseliş ve çöküş sebeplerini imbikten geçirmiş ender beyinlerimizden biridir.

Sık sık şöyle söylerdi: “Sevgili Rahim Ağabeyciğim, sen-ben-o diyor, birbirimizin gırtlağına sarılıyor, kötü mirasyediyi, kötü haramzadeyi oynuyoruz. Ayrılığı, gayrılığı sergiliyor, bir türlü ‘biz’ olamıyoruz, acaba neden?”

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.