Ayasofya

29 Nis 2016

Siyasetin Hâkimiyeti ve Milliyetçiliğin İstikbali

Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

turkyorum - siyasetin hakimiyeti milliyetciligin gelecegiUkrayna’da “Turuncu Devrim” gerçekleştikten birkaç sene sonra Kiev’de bulunma fırsatı elde etmiştim. Ukraynalılarla yaptığım sohbetlerde dikkatimi çeken ilk şey siyaset kurumuna olan güvensizlikti. Karşılaştığım birçok insan, siyaset kurumuna olan güvensizliklerinden ve onun vasıtasıyla bir şeyleri değiştirebilme imkânlarının kısıtlılığından dem vurarak, bir daha oy kullanma zahmetine bile katlanmayacaklarını belirtmişlerdi. Daha sonraları bu gözlemimi okuduğum bazı metinler üzerinden de teyit etme imkânı buldum. Texas A&M Üniversitesinden Alexander C. Pacek ve arkadaşlarının eski sosyalist/totaliter ülkeler üzerinde yaptıkları bir araştırmaya göre insanlar, memleketlerinin kaderini etkilemede baskın olan kurumların (başkanlık veya parlamento) seçimlerine daha büyük ilgi göstermekteler. Yine aynı araştırmaya göre, post-komünist ülkelerde, demokrasiye ilk geçişte yükselen siyaset kurumunun etkinliğine olan güvenin azalması, seçime katılım oranlarının gün geçtikçe düşmesine yol açmış. Bu durum insanların siyaset kurumuna, onun hayatlarında değişiklik yapabilme istidadına göre değer verip vermediğine işaret etmektedir.

Rafael López Pintor, Maria Gratschew ve Kate Sullivan tarafından hazırlanan,1945-2001 arasında seçime katılım oranlarının dünya çapındaki karşılaştırmalı analizi de bize önemli bilgiler sunmaktadır. Bu araştırma bize gösteriyor ki; gelişmiş demokrasilerde seçime katılım oranları sanılanın aksine pek çok batı dışı topluma göre yüksek değildir. Hatta, İsviçre ve ABD gibi ülkelerde seçime iştirak oranlarının yüzde ellilerde seyretmesi, Norveç, Finlandiya, Fransa, Birleşik Krallık gibi ülkelerin Türkiye’nin gerisinde kalması, yüksek ekonomik ve demokratik standartların siyasal katılımı temin etmediğini göstermektedir. Bu vaziyet her ülkenin özelinde farklı gerekçelerle hâsıl olmakla birlikte buradan kabaca bir genellemeye gidecek olursak eğer; işlerin yolunda gittiği toplumlarda da değişime olan talebin azlığı sebebiyle siyasete olan bir ilgisizlikten söz edilebiliriz. Hülasa olarak şu söylenebilir ki; siyaset kurumu ile bir şeyin değişmeyeceğine inanan toplumlar ile bu yolla değişim ihtimali mevcut olduğu halde bu kurum aracılığıyla bir değişime olan iştihanın az olduğu toplumlar, seçimlere, partilere ve genel olarak siyasete gereken özeni göstermemektedirler. Tamamını oku. »

Paylaş:

    23 Mar 2016

    “Kavga ve Radyo Günleri”nde Yağmur Tunalı…

    Yazar: CEM SÖKMEN

    turkyorum-kavga ve radyo gunlariYağmur Tunalı’yı, 2000’lerin başında, Cuma akşamları, TRT 2’de Yılmaz Öztuna’yı misafir ettiği “Tarih Sohbetleri” programıyla tanımıştım. Programın sunucusu olarak Tunalı’nın önemli bir özelliği göze çarpıyordu. Bugün örnekleri pıtrak gibi çoğalan “sunucu-moderatör”ler gibi diksiyona ve ekran tecrübesine yaslanmıyor, programa hazırlıklı geldiği ve konuşulan konulara ciddiyetle yaklaştığı belli oluyordu. Tunalı programda sorduğu sorular ve getirdiği yorumlarla Yılmaz Öztuna’nın yeni pencereler açmasını sağlıyordu.

    Süheyl Ünver’in “Herkesin bir mesleği olmalı bir de meşgalesi. O meşgale bütün kültürümüzdür.” sözünü hatırlatır biçimde, Yağmur Tunalı’nın bir de yazı hayatı var. Ve bu yazı hayatında önceliği şiir alıyor. Tunalı şiirlerini 2011’de “Melal Burcu” isimli kitapta toplamıştı. Şiirlerinden sonra 2013’te “Kavga Günleri 1968-1980” kitabı geldi. Adı belli bir zaman dilimini işaret etse de bu eser Yağmur Tunalı’nın çocukluk ve ilk gençlik yıllarından izler de barındırıyor. 1969’da Yahyalı’dan 14 yaşında bir çocuk olarak geldiği Kayseri’de dolaşırken gördüğü “Esir Türkler Haftası” pankartının onu sevk ettiği duygular ve sonra insanlar/mekânlar üzerinden derinleşen/çeşitlenen bir yolculuk bu… Tamamını oku. »

    Paylaş:

      17 Mar 2016

      Sicili Karanlık Devrimci Terör’ün Yeni Coğrafyası

      Yazar: MEHMET AKİF OKUR

      turkyorum - devrimciterörSuriye meselesi etrafında hızlı dönen küresel propaganda çarkı, PYD/YPG’nin karanlık inşa hakları sicilinden şikayetçi kesimleri işitilmez kılıyor. Acaba örgüte sempatiyle bakan uluslararası çevrelerin değişik sebeplerle altını çizmek durumunda kaldıkları bazı gerçekleri yeniden dikkatlere sunmak, bu red ve inkar duvarının ötesine seslenmek için yeterli olur mu? Yazımızda, cevabı belirsiz de olsa bu soru doğrultusunda bazı noktalara işaret etmek istiyoruz.

      Öncelikle, sebepler ve sonuçlar arasındaki sıralamanın yerli yerine oturtularak işe başlanması gerektiği kanaatindeyiz. PYD/YPG’yi Kuzey Suriye’de etnik temizliğe varan ağır hak ihlallerine sevkeden zihniyet üzerinde durmaksızın yalnızca mağduriyetler listesi çıkarmak, sebepleri konuşmadan sonuçlara odaklanmak, meselenin layıkıyla kavranmasını engelliyor. Bu noktada, Suriye kolu da dahil olmak üzere PKK’yı terör için motive eden anlam dünyasının temel parametrelerini hatırlamalıyız.

      Karl Marx, 1848’de “devrimci terörü” takdis ettiğinde, Avrupa büyük bir buhranın alevleri arasında geleceğini arıyordu. Viyana’da yaşananları yorumlayan Marx, eski toplumun ölüm sancılarını ve yeni toplumun kanlı doğuş mücadelesini kısaltıp basitleştirecek tek yolun devrimci terör olduğunu yazmıştı.1 İnsanlığa ağır bedeller ödetecek bu güzergâhın lanetle anılan önemli takipçilerinden biri Joseph Stalin’dir. 1990’larda Stalin’in kütüphanesini inceleyen Edvard Radzinsky, komünist diktatör tarafından Marx’ın devrimci terörle ilgili satırlarının altına şu notun düşüldüğünü görmüştü: “Terör, yeni topluma giden en hızlı yoldur!”2

      Tamamını oku. »

      Paylaş:

        22 Şub 2016

        “Malzeme” değil, “Kitap” okuyalım!

        Yazar: CEM SÖKMEN

        “Okuma, bir ‘düşünce, seçme, süzme, kıyas, temyiz, terkip…’ alışkanlığının kazanılması eylemidir. Kelimeleri ve cümleleri telaffuz edebilmek değildir; tek yönlü şartlandırma kalıbına dökülmek de değildir. Düşünmekle okunulur, okuyarak düşünülür ve bu meleke yıllar içinde kazanılır.” (Ahmet Selim)

        “Benim neslim kütüphanelere ders çalışmak için değil, kitap okumak için giderdi.”(Ahmet Yaşar Ocak)

        “Günümüzde bilgisel eğitim veriliyor. Oysa bu yeterli değil. İnsan üniversal bir varlık. Aynı zamanda bir değerler dünyasıyla da ilgi içindedir; beğeni, gusto bakımından da bir formasyona ulaşmak durumundadır.” (İsmail Tunalı)

        türkyorum - cem sökmen malzeme değil kitapİletişimci Filiz Aydoğan, 1994-2004 arasında yazdığı makaleleri topladığı kitabının önsözüne şu cümlelerle başlar: “Pierre Bourdieu, bilim adamlarının, araştırmacıların yaptıkları araştırmaların topluma iletilmesinin çok önemli bir görev olduğunu söylemişti. Hatta Bourdieu, bilimadamlarının doğal dünyaya ve toplumsal dünyaya ilişkin şeyleri keşfetmek için devlet tarafından maaşa bağlanan ve elde ettiklerini halka geri vermek zorunda olan ‘insanlık memurları’ olduğunu belirtmişti.”1

        Buradaki “insanlık memurları” ifadesine bir mim koyarak bir başka iletişimci Beybin Kejanlıoğlu’nun, hocası Ünsal Oskay için söylediklerine kulak verelim: “1987 olmalı. Ünsal Oskay, kendisinin peşinden İstanbul’a gelip sınava girdiğim üniversitede ortamı beğenmediğimi ve Ankara’dan taşınıp gelmeyi düşünmediğimi söylediğimde, “okuyacak, yazacak, çizeceksen, bu işi yapacaksan, başka yolu yok, bir üniversiteye gireceksin, işte sen de buraya gel, ben buradayım” demişti. O dönem tuttuğum günlüğe yazdıklarım gülünç ama anlamlı. Hocalarımı karşılaştırmışım ve ‘Ünsal Hoca sadece akademisyen değil, edebiyatla, sinemayla, popüler kültürle ilgili okuyor, yazıyor. Onunla çalışmalıyım,’ diye kendimce tercih yapmışım. Bu aslında, çok naif düzeyde de olsa, entelektüel ile akademisyen arasında açılan gediği gösteriyor bence. Tercih, aslında bir yaşam biçimi tercihi: Eleştirel bir entelektüel etkinliğe adanan bir yaşam… Günümüzdeki ‘kariyerist akademi kuşları’nı tanıdıkça, bu gediğin artık kapanamaz hale geldiği düşüncesindeyim.” Tamamını oku. »

        Paylaş:

          18 Oca 2016

          “Ben ne yapabilirim?” sorusunun peşinde bir usta: Mahmut Çetin

          Yazar: CEM SÖKMEN

          türkyorum - bir usta mahmut çetinMahmut Çetin’in hikâyesi Ankara’da başlar. Bu bir kendi kendini inşa hikâyesidir. Lise yıllarında gazete ve dergilerde okuduğu belirli konulardaki yazı ve haberleri kesip saklamaya başlar. Bu sıralarda Zafer Çarşısı ve Kızılay çevresindeki kitapçıların vitrinlerini adeta ezberler. Liseden sonra hikâyenin yeni durağı Erzurum’dur.  Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okurken, Orhan Okay’dan “fiş yazma tekniği” öğrenir. Oradaki beş yılını -Seyfettin Özege merhumun bağışladığı yılların birikimi koleksiyonun da bulunduğu- üniversite kütüphanesinde geçirir. Bu yıllar, kitap notlarının çoğaldığı, arşiv için yeni başlıkların açıldığı, kitap konuları hakkında fikirlerin oluştuğu ve bütün bunların bir fiş yazma/toplama sistematiği içinde geliştiği bir dönem olur.2010 yılındaki bir söyleşisinde arşiv çalışmalarının başlangıcını ve dönüm noktalarını şöyle anlatır: “80’lerin başında Nokta dergisi başarılı bir haber dergisi örneğini veriyordu. Benim hayalim de, bizim dünya görüşümüze göre böyle bir haftalık dergi çıkarabilmekti. Bunun arşivini yapmaya koyuldum. Sonra baktım, bu çok büyük bir iş. Anladım ki, bu haftalık dergi arşivi benim imkânlarımı ve ilgimi aşıyor. O zaman, açıyı biraz daraltmamız gerekiyor hissi oluştu bende. Ondan sonra Taha Toros’un bir röportajını okudum. Röportajda, “şimdiki aklım olsaydı, arşivimin konusunu daraltırdım” diyordu Toros. “Çünkü bugünkü arşivimden ne kendim ne de başkası yararlanabiliyor.” O röportajı okuduktan sonra, zaten bende oluşmaya başlayan arşivin konusunu daraltma hissi iyice perçinlendi. Ve biyografi çalışmalarına yöneldim. Biyografi ve aile tarihi üzerinde yoğunlaşmaya karar verdim.” Tamamını oku. »

          Paylaş:

            4 Oca 2016

            Nevzat Kösoğlu’nun Tarih-Kültür Felsefesi ve Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model Denemesi – 2

            Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

            türkyorum- nevzat kösoğlu deneme2

            Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model

            “Din ve milliyet” veya “Türklük ve İslâmiyet” ve yahut “milliyetçilik ve İslâm” arasındaki münasebet yakın tarihimizin en tartışmaları konuları arasındadır. Bu meselede menfî ve müspet olmak üzere iki tavır vardır. İslâmcı ve batıcı/laik/Kemalist cepheler biri din cihetinden diğeri de millet/ulus cihetinden bu münasebette menfî bir pozisyonda dururlar. Milliyetçi düşünce farklı olarak din/İslâmiyet ile milliyet/milliyetçilik/Türklük arasında müspet bir münasebet kurar ve dini, milletin objektif/kurucu unsurlarından biri kabul ederek Türklük ile İslâmiyet arasında birbirlerinin varlık teminatı olmaları noktasında özel bir bağ/münasebet tesis eder. Milliyetçi düşüncede din, dil ile birlikte milletin iki temel kurucu unsurundan birisidir.Bu hususu en veciz sûrette Gökalp’in “dini dinime, dili dilime” şeklindeki millet tanımında görmek mümkündür1. Esasen Kösoğlu’nun da din ve milliyet konusunda ortaya koyduğu model, ana çerçevesi itibariyle milliyetçi düşünce geleneğindeki bu müspet din-milliyet münasebetine sadıktır. Ancak Kösoğlu, kendi kültür felsefesinden hareketle Türklük-İslâmiyet münasebetini daha derinlemesine işlemiş, kültür merkezli daha sofistike bir model ortaya koymuştur.

            Tamamını oku. »

            Paylaş:

              31 Ara 2015

              Bir Kuşağın Öğretmeni: Seyyid Ahmed Arvasi

              Yazar: CEM SÖKMEN

              türkyorum - bir ogretmen seyyid ahmet arvasiArvasi Hoca’nın mesleği öğretmenliktir. Fakat o sadece okullarda karşısına gelmiş gençlerin değil yazdıklarıyla adeta bir kuşağın öğretmeni olmuştur. Medeniyet krizi yaşayan Türkiye’de o kurduğu terkibi Türk-İslam Ülküsü ana başlığıyla sunmuştur.

              Arvasi Hoca, Yahya Kemal’in öncülük ettiği terkipçi düşünce çizgisinin 20. yüzyılın son çeyreğindeki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Bu isimler geçmişle geleceği bir bütün halinde görmeleri ve tarihi maceramızdan bugüne yansıtıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilginin dahi peşine düşmeleri sebebiyle bilinen aydınlardan çok farklı bir yerde dururlar. Rahmetli Arvasi Hoca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okuyan idealist öğrencilerin çıkardığı “Ufuk Çizgisi” dergisine verdiği son röportajda Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın kültürel kodlarıyla doğru irtibat kuran iki dev isim olduklarını söyler. Fikir hayatımızda karmaşaya sebep olan reddiyeciler ise birbirlerinden farklı olduklarını iddia etseler de ilginç ortak noktalara sahiptirler. Referanslarının bu topraklarla ve bu toprakların tarihi tecrübesiyle ilişkili olmamasına dikkat ederler. Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı tecrübesiyle oluşan ve bugüne gelen sosyal yapıyı ve zihniyet dünyasını anlamak için herhangi bir çaba göstermezler. Bizi bu coğrafyada yaşatan dinamikleri bir inceleme konusu olarak bile ele almadan reddetme tavrı gösterenlere karşı milli hafızaya sahip çıkan aydınların çalışmaları ve eserleri yeni pencereler açmıştır. Arvasi Hoca’nın ortaya koyduğu fikirler, sahte çatışma alanları üretip bunu tepeden tırnağa istismar edenlerin samimiyetsizliğine ayna tutar. Sosyal dokuyu merkeze alarak konuşan Seyyid Ahmet Arvasi, yapılara ve organizasyonlara sorumluluk yüklemek yerine kişisel olarak yüke talip olmak gerektiğini düşünür: “Kafalarda billurlaşmayan, gönüllerde heyecan uyandırmayan idealler, yapma ve zorlama organizasyonlarla başarıya ulaştırılamazlar. Bütün mesele böyle organizasyonlar yerine, kitleleri, çeşitli açılardan cezbeden bir ruh ve şuur etrafında, kendi kendine oluşan organizmalar halinde büyümektir. Böyle olunca sizlere şunu tavsiye edebiliriz: Her şeyden ve herkesten önce bizzat siz davanızı, en iyi şekilde öğreniniz; bu konudaki kültürünüzü derinleştiriniz; büyük bir iman ve aşk halinde benimsediğiniz davanızı, bilfiil yaşayarak etrafınıza canlı bir örnek olunuz.” Tamamını oku. »

              Paylaş:

                25 Ara 2015

                Nevzat Kösoğlu’nun Tarih-Kültür Felsefesi ve Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model Denemesi – 1

                Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

                türkyorum- nevzat kösoğlu deenemeİlk Söz Yahut Meselenin Takdimi

                Nevzat Kösoğlu, bir tarih-kültür felsefesi vücûda getirmiş; işbu felsefeyi açık, tutarlı ve sistematik bir terminolojik yapı üzerine oturtmuş, daha da mühimi kendi felsefesini tarihî ve güncel meselelere tatbik etmiş ve bu yolla da düşüncelerini tecrübe edebilmiş bir fikir adamı olarak, yakın dönem Türk düşünce tarihinin müstesnâ isimlerinden birisidir. Kösoğlu, tarih-kültür felsefesini 1960’ların son yıllarından itibaren inşâ etmeye başlamış ve vefât ettiği güne kadar istikrârlıve tavizsiz bir şekilde kurduğu yapıyı tahkîm etmeye devam etmiştir. Bütün bu uzun inşâât sürecinde İbnHaldûn, Ahmed Cevdet Paşa, Ziya Gökalp, Erol Güngör, Yılmaz Özakpınargibibüyük ustaların eserlerinden de faydalanmakla birlikte,özgün bir yorum ve üslûplakendi eserini itmâm etmiştir. Bütün felsefî/fikrî yapılar gibi Kösoğlu’nun tarih-kültür felsefesi de tanımları, çerçeveleri, birbirleriyle münâsebetleri ve hiyerarşisi kendisi tarafından tayin edilmiş bir kavramlar örgüsüne, bir terminolojik yapıya oturmaktadır.İşbu küçük çalışmada önce Kösoğlu’nunkavram örgüsünde merkezî bir yer işgâl eden, dolayısıyla tarih-kültür felsefesinin de üzerinde yükseldiği bazı anahtar kavramları ele alacak sonra da bu terminolojik yapıdan hareketle, Kösoğlu’nun milletimizin büyük meselelerine odaklanmış bir zihin olması veçhile, büyük bir mesele olarak bir asırdan fazla süredir düşünce dünyamızımeşgûl eden “din-milliyet”, “İslâmiyet-Türklük”münâsebetlerihusûsundainşâ ettiği modeli anlamaya çalışacağız.

                Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  2 Ara 2015

                  Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim

                  Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                  türkyorum - aziz sancar varmışNe zamandır kaybettiğimizin peşindeyiz. Ararken kaybettiğimizi, can havliyle bir oraya bir buraya koşuşturduk. Aradan epey vakit geçti. Bulamadık yahut bulduk da tanıyamadık. Bir müddet “Aslında kaybetmedik ki!” diye avuttuk kendimizi, olmadı. Giden gitmişti ve o gittiği için biz artık eski “biz” değildik. Elbette kendimize eskisi gibi “biz” demeye devam ettik, zaten diğerleri de “siz” diyordu, bu da işimizi kolaylaştırıyordu.

                  Hal böyleyken bazen biri çıkıyor ve öyle bir anda, öyle bir yerden, öyle bir sada ile “Türküm” diyor ki; tazeleniyoruz, en tıkandığımız anda derin bir nefes alıyoruz. Yine böyle oldu. Oldurmayan oldurmuyor belki ama eski “biz”inhatrına öldürmüyor da. Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim. Hala söyleyecek sözümüzün, yapacak işimizin, taş üstüne koyacak taşımızın olduğunu cihana gösteren. Mardin’imizin Savur’undan. Nobel’i kazanan ilk Türk bilim insanı Aziz Sancar, bir de ülkücü, buram buram Türk milliyetçisi çıkmasın mı? Çıktı vallahi. Zihinleri etnik hikayelerin işgalindeki tayfanın haberi ilk aldıklarındaki sevinç çığlıkları yerini derin bir sessizliğe, sonrasında homurdanmalara bıraktı. Bizim hissemize ise kötü geçen sınavdan tam not almış talebe şaşkınlığı ve mutluluğu düştü. Aziz hoca Amerika’da imkanları ölçüsünde Türk öğrencilere kucak açıyor, memleketinde burslar dağıtıyor, Doğu Türkistan davasına omuz veriyor, üç hilalli anahtarlık taşıyordu. Türktü, ocaklıydı ve haliyle güzel bir adamdı. Pamuk gibi ödülüyle Manhattan’da ev almıyor, kurucusu olduğu Türkevi’ne bağışlıyordu. BBC’nin etnik köken sorusuna bir Anadolu Türkü hasbiliğinde “Allah’ın gavurları oraları karıştırdılar yüz yıl önce hala karıştırıyorlar.” diyordu. Aziz hoca veriyor, dağıtıyor, bağışlıyor, söylüyor ve bizi kendimize getiriyordu. Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    19 Kas 2015

                    Düştüğümüz yerden kalkmak

                    Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                    türkyorum - düştüğümüz yerden kalkmak

                    Eski Türk hakanlıklarında çıplağı giydirmede, açı doyurmada sıkıntı baş gösterdiğinde Allah’ın hakana verdiği “kut” u geri aldığına kanaat getirilir ve başkasının hakan olmasının önü açılırdı. Türk töresindeki bu millet menfaatini gözeten, başarısızlığın sorumlularının bedel ödedikleri kaide uzun çağlar boyunca devam etti. Başarısızlığının bahaneleri değil bedelleri oldu ve mesuliyet sahipleri çoğunlukla asaletlerine yaraşır şekilde bedel ödemeye rıza gösterdiler. II. Viyana Kuşatması’nın ardından Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hakkındaki karar karşısında takındığı tavır bugün hala iftihar vesilelerimizdendir. Koca imparatorluk toprakları şahsi mülkü olan Osmanlı padişahlarının halkın tepkisini çeken icraatlarının ardından nasıl tepkilerle yüz yüze kaldıklarını, doğrudan maruz kaldıkları ağır tepkilerin pek çoğunu bugünün Batılı ülkelerinin yöneticilerininkine benzer bir soğukkanlılıkla karşıladıklarını da biliyoruz.

                    Bugün artık başka bir çağdayız, tarihler epey ilerledi ama pek çok bakımdan dünümüzün gerisindeyiz. Başarısızlıklarımızı telafi etmek için hep yeni şanslar istiyoruz, vermek istenmeyince cebren elde etmekten imtina etmiyoruz. Yazılıdan zayıf alan talebenin kurtarma sınavı istemesi, onda da olmayınca kurtarma sözlüsü istemesi, onda da olmayınca hocasına yüklenmesi gibi bir paradoksun içindeyiz. Kendimize büyük kıymet atfediyoruz, biz olmazsak dünya dönmeye devam etmeyecek, güneş bir daha doğmayacak gibi egosantrik bir haldeyiz. Bu hal hem bize, hem çevremize hem de nereye mensupsak oraya zarar veriyor. Uyarıları asla ve kat’a dikkate almıyoruz. Uyaranları ucuz itham çamurlarıyla sıvamaya gayret ediyoruz. Atalar ne güzel söylemiş, kim bilir nasıl canları yanmış da söylemiş; “Bu hal hal değildir” Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 31 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • Sosyal Medya

                      • ETİKETLER