Ayasofya Camii

13 Nis 2015

Kütüphaneler: “E-kitap varken bunları tutmaya ne gerek var!”

Yazar: CEM SÖKMEN

türkyorum-kütüphaneler e kitap varkenEkranların ve siyasetin -benzer temalı görüntüler- dünyasından sıyrıldığımızda realitelerle yüz yüze gelmek mümkün. Bu realitelerden bir tanesi de kütüphanelerin vaziyeti. Her yıl Nisan ayının ilk haftasında kütüphaneler, kitap sayısı, personel sayısı ve kütüphane binalarına dair bazı istatistikleri görürüz. Halk Kütüphanelerinin sayısında azalma ve “elde kalan”ların da yerel yönetimlere devredileceği yönündeki haberler ister istemez “Daha iyi kütüphaneler nasıl olabilir?” sorusunu rafa kaldırıp “Mevcudu nasıl koruyabiliriz?”i düşündürüyor. Eğer mevcudu koruyabilirsek belki daha sonra kütüphanelerin üniversite giriş sınavlarına yakın zamanlarda “gürültülü etüt salonlarına” dönüşmesi, personelin davranış ve donanım sorunları gibi konuları konuşmaya sıra gelebilir.

Halk Kütüphaneleri özellikle geçmişte kitabın ulaşmadığı, ulaşsa da herkesin kitap alma gücüne sahip olmadığı küçük şehirlerde bir anlamda “durumu eşitleyen” ortamlardı. “Değerli arsa” bakışlarını üzerinde toplamadıkça da ilçenin/şehrin merkezi noktalarında bulunmaya hâlen devam ediyor. Bu özellikleriyle Türkiye’nin kültürel hayatına katkıda bulunmuş pek çok ismin çocukluk yıllarında silinmez izler bıraktığını biliyoruz. Tamamını oku. »

Paylaş:

    6 Nis 2015

    Çağ içi uğultuları

    Yazar: AFŞİN SELİM

    türkyorum - çağ içi ugultulariEvimde canlı bulunmuştum o gün, sabahtı. Kim bilir, “olayla ilgili soruşturma devam ediyor” diyecekti gazeteler, siluetimi gördüğüm için memnun olacaktım, canlılığımı pek önemsiyorlardı çünkü…

    “Acaba” dedim, kendi kendime, “Uyumamış mıydım”, hatırlamıyorum. Daha rahat bir uyku için kitabı ve sayfalarını tavsiye ediyordu, uzmanlar. Gel de uyu!

    Bir haftalık sakalımın yükünü taşıyordum suratımda. Boğazımda dün akşamdan kalma öksürükle… Cümlelerine gömüldüğüm kitabın sayfalarını soluyordum. İtinayla. Her bir cümle, zihnimde yığınak kurmuştu. Pişman mıydım, hayır.

    Ben okurken oluyordu her şey: Bir köpeği topal bırakmış ve ilk gördüğü internet cafe’ye kaçmıştı çocuk, üst kattan silkelediği halının gazabına uğramıştı mahalleli, berber ne iş yaptığıyla meşguldü müşterisinin…

    Sanki beni bana unutturacak bir rahatlık sinmişti üzerime. Yalnızca ben’imden mesuldüm; ne öz ne de söz, bırakınız yapsınlar dedim, bırakınız geçsinler.

    Çok katlı betonarmelerimiz vardı, birbiri ardına sıralanmış bankamatiklerimiz, girişleri ve çıkışları kontrol altında tutan güvenlik kabinlerimiz… Mağaza vitrinlerimiz, reklam panolarımız, metrobüslerimiz, etsiz çiğ köfte salonlarımız…

    • Kim o?
    • Ben…

    Rutin koşuşturmaca âdeta zombileştiriyordu beni, seni, onu. Esasında iki ayaklarının üzerinde durabilen her canlıyı insan olarak vasıflandırmış olmanın mutluluğu istila etmişti şehri ve zihinleri… Etrafta gördüğüm her şeyi çağrışımlarla algılayabiliyordum. Simgecikler uçuşuyordu zihnimde. Tamamını oku. »

    Paylaş:

      10 Mar 2015

      Normalleşmenin Anahtarı Karabağ

      Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

      türkyorum-normalleşmenin anahtarı karabağAğdam’da, Azerbaycan- Ermenistan cephe hattında Ermenistan Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopter Azerbaycan Ordusu tarafından Kasım 2014’de düşürüldü ve 3 Ermeni pilot hayatını kaybetti. Ermenistan’ın Azerbaycan’a ait Yukarı Karabağ bölgesini işgaliyle başlayan savaş 1994’de tarafların ateşkes imzalamasıyla dondurulmuştu. Sık sık ateşkes ihlallerinin yaşandığı cephe hattındaki çatışmalar ateşkesin 20. senesinde zirveye çıktı.

      Yukarı Karabağ kuzey-güney yönünde 120 km, doğu-batı yönünde 35-60 km genişliğinde, batısında Ermenistan güneyinde İran Azerbaycan’ı bulunan bir bölge. Karabağ’ın tarihi parçası olduğu Azerbaycan’ın Türkleşmesi, Küçük Asya’ya uzanan kadim göç yolumuzun üzerinde olduğu için Anadolu’dan önce gerçekleşti. Karabağ da bin seneyi aşkın zamandır bölgeye hakim olan farklı Türk devletlerinin egemenliği altında bulundu. 19. Yüzyılın ilk yarısında bu durum değişmeden önce de bölgede hüküm süren  Karabağ Hanlığı’na bağlı bulunuyordu. 1828’de imzalanan Türkmençay Antlaşması ile Rus Çarlığına bağlandı. Çarlık Rusya’sı bölgeyi egemenliği altına alır almaz nüfus yapısını değiştirmek için İran ve Anadolu’dan Karabağ’a Ermeni göçünü teşvik etti. Bu yoğun ve sistematik göçün başlarında 1832 yılında Karabağ’ın %64’ü Türk %34’ü ise Ermeni’ydi. Bir asır sonra bu oran tersine dönecek, 90’lara gelindiğinde ise Karabağ’daki Türk oranı %20’nin altına inecekti.

      Tamamını oku. »

      Paylaş:

        3 Mar 2015

        Süleyman Şah Türbesi: Misâk-ı Millî’nin Sökülen Sınır Taşı

        Yazar: MEHMET AKİF OKUR

        türkyorum-süleyman şah misakı milliSüleyman Şah Türbesi’ni sınırlarımızın hemen dibine taşıyan operasyonu övmek için yürütülen muazzam medya kampanyası ibretlik manşetlerle tarihe geçti. Türbe’nin taşınmasıyla herhangi bir millî ya da mânevî kıymetin zâyî olmadığının ileri sürülmesi ve yapılan işi meşrulaştırmak adına sıralanan incitici gerekçeler, gelecekte de ufkumuzun yüreklerimizle birlikte nasıl daraltıldığını gösteren işâretler olarak hafızalardan silinmeyecekler.

        “Türbeler”, Türklerin tarih boyunca anlam coğrafyalarını hangi stratejilerle inşâ ettiklerini kavramak isteyenlerin öncelikle üzerinde düşünmeleri gereken bahisler arasında yer alıyor. İslâm’la tanışmadan evvel güçlü bir “atalar kültü”ne sahip olan Türkler, Müslüman olduktan sonra da velilerin ve önemli devlet adamlarının kabirlerini hürmetle muhafaza ettiler. Türbeler, hem topluma yön veren önemli şahsiyetlerin manevi miraslarını zihinlerde zinde tutarak kuşaklar arasında kültürel devamlılığın tesisine katkıda bulunuyor, hem de üzerinde yükseldikleri toprakları “bizim” adımıza işaretliyorlardı. Hürmet edilen zâtlara âit türbelerin bulunduğu beldelerin saldırılara karşı müdafaa edilmesi bir îmân meselesi gibi görülüyordu. Bu nitelikteki vatan topraklarının düşman eline geçmesi, mâşeri vicdanı kanatıyor ve yitirilen yerleri “kurtarma” ülküsü toplumsal seferberlik için gerekli mânevî enerjiyi üretiyordu. Yunanlıların Bursa’yı işgali üzerine Âkif’in yazdığı “Bülbül” şiiri, düşman tarafından türbelere yapılan hakaretlerin Türk ruhunda yarattığı ızdırabı aksettiren yakın dönemdeki en önemli edebî örnekler arasındadır. Tamamını oku. »

        Paylaş:

          24 Şub 2015

          Bizim Yasin ve Düşündürdükleri

          Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

          türkyorum - bizim yasin ve düşündürdükleri

          Dostlar uzun süredir yazmayışımın sebebini soruyorlar ısrarla. Verilen cevapları geçiştirme kabilinden addettiklerinden olsa gerek gönül koyuyorlar belki de. Şöyle bir hafızamı yokladım da 15 yaşından beri bu kadar uzun süre yazmadığım olmadı herhalde. 9 ayda bir insan geliyor cihana da bir yazı nasıl gelmez diye düşünüyor dostlar belki de. En çok da Türkyorum’un editörü Yasin kardeşimiz. Yasin’i 15 senedir tanırım. Mayasına, ahlakına en çok itimat ettiklerim arasında başı çeker. İlk gençlik yıllarındaki samimiyetinde zerre azalma olmayan “korunmuş” adamlardandır. O olmasaydı yazısız 9 ayların sayısını çoğaltmaya çok meyyaldim. Lakin onun ihlasının hatrına konusu “neden yazı yazmadım” da olsa bir yazı kaleme alıyorum.

          Tamamını oku. »

          Paylaş:

            24 Ara 2014

            Süreç ve Milliyetçiler: Milletle Müzakere, Terörle Akıllı Mücadele

            Yazar: MEHMET AKİF OKUR

            türkyorum-süreçTürkiye’de milliyetçilik, geniş bir sosyolojik havzada ciddi düzeyde karşılığa sahip. Bu durumun beraberinde getirdiği çeşitlilik dikkate alındığında milliyetçilerin süreç karşısındaki tavırlarını bütüne şamil olacak biçimde değerlendirmenin bazı zorlukları var. Yine de, ana gövdenin yaklaşımlarını esas alarak milliyetçilerin sürece bakışını ele almak mümkün.

            Milliyetçilerin “Kürt sorunu” ifadesini benimsemeyişlerinden başlamak gerekirse, bu tutumun sebebini milliyetçiliğin eşit vatandaşlık esasında ülkenin bütününü kucaklama idealinde aramak gerekiyor. Türk milliyetçileri, Türkiye’deki hiçbir etnisiteyi düşman öteki, yahut “sorun” olarak görmüyorlar. Nitekim Kürtler, siyasette ve sivil toplumda kendisini milliyetçilikle ilişkilendiren çok sayıda örgütlenmenin her kademesinde yer alageldiler. “Kürt sorunu” ifadesini benimsemeyen milliyetçiler, Kürtler”in sorunları ile ise yakından ilgililer. PKK’yı da sorun listesinin ilk sırasına yerleştiriyorlar…

            Milliyetçiliğin temel korkusu, Türkiye’nin rakip etnisitelerin kavga ettiği bir çatışma coğrafyasına dönüşmesi. “Geniş kimlik” olarak Türklüğün, muhtelif etnisitelerin kendilerine özgü renklerini koruyarak içinde var olabilecekleri bir kültürel ve hukuki çerçeve işlevi gördüğüne/görebileceğine inanıyorlar. Sürece de sadece PKK terör örgütünün kanlı tarihiyle ilgili hafıza sebebiyle değil, Türklüğün etnik sınırlara çekilmeye zorlanması suretiyle geniş kimliğin gerçekçi bulmadıkları yeni çatı arayışları adına tasfiye edilmesi projesi olarak baktıkları için muhalefet ediyorlar. Tamamını oku. »

            Paylaş:

              10 Kas 2014

              Makam, adam ve zaman

              Yazar: AFŞİN SELİM

              türkyorum - makam adam zamanKahramanlık çağı bitmişti artık. Uğurlar olsun. Elveda. Şimdi şartlar vardı. Bir de mazeretlerinden, mağduriyet devşirenler… Birileri düğmeye basmıştı yine. Görevlendirilmişlerdi. Mesele, kaçınılmaz olduğu kadar katlanılmazdı da. “Onlar” kararlıydılar: Düşüreceklerdi. Makamın yitirilmesinden daha ürkütücü ne olabilirdi ki? İki seçenek sunulmuştu önüne: Ya makam sahibi olacaktı, ya da adam olarak kalacaktı. Bir an evvel, ilgili açıklama yapılmalıydı kamuoyuna. Operasyon uyguluyorlardı üzerinde çünkü…

              Bindiği bir vasıta gibiydi; işi görülsündü, ilk durakta inilsindi. Fakat alternatifsiz, tek seçenek olduğunu anlaması, daha ne kadar sürecekti? Tekrarlıyordu: “Eşit haklar” şunlar bunlar vesaire…

              Ne münasebet? Makam işgalcilerinden olmadı. Masum bir istilaydı onunkisi. Evvel zaman içinde, kendisini layık görmüşlerdi oraya; çokça ve sıkça demokrat olduğuna inandıkları için. Fakat mevcudiyetini muhafaza etmeyi, zamanla, yegâne vazifesi bilmişti. Hakkını vermeliydi. Geçici bir heves değildi bu. “Üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar” olarak yaşıyordu çünkü. Makam, yutmuştu onu. Söz vermişlerdi birbirlerine: İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta…

              Tamamını oku. »

              Paylaş:

                6 Kas 2014

                Çan eğrisi ve bizimkiler

                Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

                Türkyorum - GaussGauss’un çan eğrisi

                Gördüğünüz eğriye Gauss eğrisi, Gaussian veya benzerliğinden ötürü çan eğrisi denir. Şekilde birden fazla eğri var ve sırası geldikçe her birinin ne için orada durduğunu anlatacağım ama şu anda kastettiğim (1) işaretli büyük eğridir.

                Tabiatta, ölçülebilen birçok özellik bu eğriye göre dağılır. Meselâ insanların boyları veya zekâları veya belli beceriler isteyen bir işe kaabiliyetleri… Yatay eksen, her ne ölçülüyorsa onun değerlerini, dikey eksen her bir değerdeki insan sayısını gösterir. Bu durumda çanın altındaki alan ülke nüfusudur.

                En basitlerinden, boyu ele alalım: Konu kadınlarsa yetişkin kadın vatandaşlarımızın çoğunun 1,55 -1,65 cm arasında bulunduğunu gözleriz. Erkeklerde bu yığılma 1,70- 1,80 arasındadır. Çoğunluğun bulunduğu bu aralıklar çan eğrisinin yüksek kısımları, yani en çok insanın bulunduğu bölgelerdir. Kadınlarda ortalama boyun 1,60, erkeklerde 1,75 olduğunu var sayarsak (muhtemelen yanlış bir varsayım ama “farzı muhal” diyoruz—gençler “atıyorum” diyor) bu rakamlar, çan eğrisinin en yüksek noktasına, en kalabalık kısma denk gelir. Ortalamayı şekilde (2) ile gösteriyoruz. Boy misalinde en kısa boylular, cüceler eğrinin en solunda; en uzun boylular mesela 2 m ve üzeri, en sağındadır. Tabiatıyla böyle uçlara düşenlerin sayısı azdır.

                Milli basketbol takımı Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  30 Eki 2014

                  Gezgin Sosyolog: Mustafa Aksoy

                  Yazar: TÜRKYORUM

                  türkyorum - mustafa aksoy

                  “GEZGİN SOSYOLOG” MUSTAFA AKSOY’UN MUAZZAM ESERİ:

                   “TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR”

                  O azimli bir adamdır: 1986’da  Fırat Üniversitesinden mezun olduktan sonra 1989’da İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Safahat’taki Bazı Kavramların Sosyolojik Tahlili” konusundaki teziyle yüksek lisansını, 1995’te aynı yerde “Kültür Sosyolojisi Açısından Elazığ ve Ağrı Köylerinde Aileye, Evliliğe ve Sosyal Hayata İlişkin Gelenekler” adlı teziyle de doktorasını yaptı. O, saha araştırması tutkunudur. Sosyolojik kanaatlerini, sosyolojinin kurallarına uyularak, konunun araştırılması gereken alanlarında dağ-tepe, şehir-çadır demeden, uzaklığına-yabanlığına aldırmadan, yorulmadan bezmeden araştırır, tasnif eder, kıyaslar, değerlendirir ve tesbitlerini ortaya koyar. Hüküm verirken de böyle bir zihin faaliyeti ve emek mahsulü olan çalışmasından elde ettiği bilgilerle hüküm verir.

                  Sosyolojide bu metodun zaruretle uygulanmasından yanadır. Terim ve tariflerin bize has olması gerektiğini, Batı’dan ithal terminoloji ve tanımlamaların bizim kültürel ve sosyolojik gerçekliklerimizi anlamlandırmada yetersiz olduklarını, bu terminolojiye dayanan izahların zorlama ve yakıştırma seviyesinde kaldığını, bizim meselelerimizi açıklamağa ve anlatmağa yetmediğini her vesileyle yazar ve söyler. Bu yönleriyle emsallerinden ayrılır ve ilgi çekici bilimsel değerlendirmelerle ufuk açıcı bir ilim adamı olduğunu ortaya koyar.

                  Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    24 Eki 2014

                    Neo-Hariciler

                    Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

                    türkyorum - neo hariciler

                    Seviye düştükçe nefret ve saldırganlık artıyor. Bunu siyasette görüyorsunuz. Sosyal medyada görüyorsunuz. Hele ikisi birleştiğinde, yani sosyal medyadaki siyasette “esfeli safilin”in manasını anlıyorsunuz.

                    Muhaliflerine, muarızlarına sıfır-altı kalitede bir üslupla saldırıyorlar. Hadi onlar muhaliftir, olabilir diyelim. Fakat aynı düşüncede olanların birbirine hitabı bazen muarızlara yönelttiklerinden daha acımasız, daha edepsiz.

                    Adem’in dili

                    Antropolojinin kuruluş dönemlerinde dünyada “medeniyet”in henüz uğramadığı kabileler vardı. Bilim adamları geçmişi bu kabilelerde gözlemeye çalışırlardı. Galiba artık bu coğrafyalar tükendi. Şimdi sosyoloğundan siyaset bilimcisine geçmişimizi insan öncesinde aramak moda oldu. Bu yüzdendir ki Fukuyama son eseri “Siyasî Organizasyonun Tarihi”ne, alt başlık diye, “İnsan Öncesi Zamanlardan Fransız İhtilali’ne” ibaresini seçti. Aynı arayışı Jared Diamond’da, Frans de Waal’de de buluyoruz.

                    En basit primat gruplarında bir bölge sahiplenmesi var. “Vatan”ın ilk hali gibi… Öyle ya, beslenmek, avlanmak, toplamak için belli bir alan lâzım. Her grubun kendi alanı, yani “racon”u belli. Alana tecavüz günler süren harplere yol açıyor.

                    Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 34 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • Sosyal Medya

                      • ETİKETLER