Sultanahmet-Ayasofya

9 Nis 2014

Saçmalamak Üzerine (2): Tanım ve Anlamsızlık

Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

türkyorum - tanım ve anlamsızlık“Saçmalamak” fiilinin Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlük’teki karşılığı şudur: “(1) Anlamsız, (2) gereksiz, (3) tutarsız, saçma sapan sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak, abuklamak”. “Saçma” sıfatının aynı sözlükteki bizi ilgilendiren manası; “Akla uygun olmayan, pestenkerani, absürt, yersiz bulunan, yersiz, akla aykırı, tutarsız söz”. Kelimenin daha derinine inmemiz gerekirse; “saçmalama” fiilinin türediği “saç” kelimesi, Sevan Nişanyan’ın hazırladığı Türkçe’nin etimolojik sözlüğüne bakarsak; diğer dillerin büyük çoğunluğundan farklı olarak (Diğer dillerde kıl/saç/tüy farkına çoğu zaman rastlanmaması. Örneğin İngilizcedeki “hair” sözcüğü bu üç Türkçe kelimenin yerine de kullanılır.) sadece insana ait olan, baş derisini kaplayan kılları ifade etmektedir. “Saçmak” fiilinin de dağıtmak manasına geldiğini göz önüne aldığımızda “saçmalamak” herhangi bir intizam göstermeyen ifadelerin, eylemlerin niteleniş biçimidir diyebiliriz. Dilimizin korunmasıyla mükellef devlet kurumumuzun tanımından yola çıkarak saçmalama eylemini irdeleyecek olursak; herhangi bir mana ihtiva etmeyen ifadeler saçmalık kategorisinde telakki edilebilir. Bununla beraber, saçmalama eylemi sadece söz ile değil hareketle de ifa edilebilir. Yukarıda bahsi geçen özellikler yalnızca ifadeleri değil başka fiilleri de niteleyebilir. Büyük Türkçe Sözlük’ün tanımındaki virgüllerin “ve” anlamında mı yoksa “veya” anlamında mı kullanıldığından emin olamadığımızdan, daha geniş olarak ele almak için “veya” manasında kullanıldığını varsayarsak; lüzumu olmadığı halde kullanılan ya da iç tutarlılık serdetmeyen sözleri veya öteki fiilleri de saçmalık olarak değerlendirebiliriz. Bu özelliklerin yanında saçmalama nitelemesi; akla uygun olmayan veya yersiz olan ifadeler içinde kullanılabilir.
“Saçmalama” eylemini tanımlayan özellikleri birer birer ele alalım. Tamamını oku. »

Paylaş:

    4 Nis 2014

    Türk Dış Politikası var mı? Edelman: Evet var!

    Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

    türkyorum - türk dış politikası var mıİlk bakışta Türkiye’nin dış politikası ilkesiz, rastgele görünebilir. “Komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlık”a; “Kardeşim Esad”dan, “Devirin Esed’i”ye zig zagları bu izlenimi veriyor. Fakat daha dikkatli bir analiz, dalgalanmaların yüzeyde kaldığını, köklerin başka yerde aranması gerektiğini ve bunların değişmediğini gösteriyor. “Bipartisan Policy Center” (İki Partili Siyaset Merkezi) üç ay önce yayınladığı raporda bu sonuca varmış.

    Merkez, ABD dış politikasını partilerden bağımsız inceleyip belirlemek ve yönetime danışmanlık yapmak için kurulmuş. Aralık 2013 tarihli raporun başlığı, “Türk Davranışının Kökleri: Orta Doğu’da Türk Politikası’nın Evrimini Anlamak1. Raporda dört imza var, üçü akademisyen. Kıdemli yazar konumunda ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric S. Edelman bulunuyor. Aslında o da akademisyen. Bu, İki Partili Siyaset Merkezi’nin iki ay içindeki ikinci Türkiye raporu. Birincisi “Belagat’tan Gerçeğe” başlığını taşıyordu ve altında Edelman’dan yanında yine eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz’in de imzası vardı. İlk raporun tavsiyesi basitti: “Türk yetkililere imada bulunmayın, açık ve kararlı konuşun.”2 Galiba bu tavsiyeye uyuldu ve gerçekleşmesi bizim kamuoyuna beyzbol sopalı Obama’yla yansıdı. Ben beyzbol sopasının böyle bir anlamı bulunduğuna inanmıyorum. O ABD politikacılarının şirinlik görüntülerinden bir pozdur, sopa sayılmaz, annecik ve elmalı turta veznindendir… Fakat ABD’nin son zamanlardaki hızlı ve net cevap ve yalanlamaları gerçekten Abramowitz-Edelman raporu doğrultusundadır.

    Tamamını oku. »

    Paylaş:

      3 Nis 2014

      Nevzat Kösoğlu için: “Vaiz” ve “Hatıralar” üzerinden bir muhasebe denemesi

      Yazar: CEM SÖKMEN

      İspir/ERZURUM

      İspir/ERZURUM

      1940’ların İspir’inde bulabildiği azıcık kitabı tekrar tekrar okuyan, kitap başında uyuyakalıp gaz lambasını deviren ve küçük çaplı bir yangın çıkaran çocuk… Önce Erzurum’a, sonra Karabük’e, sonra da İstanbul’a her gidişinden bavulunda kitaplarla ve dönen ve kitaplarını arkadaşlarıyla paylaşan… 1964’te Ötüken’in kuruluşunda, sonra Ankara’da Ergenekon Bakkaliyesinde ve Üniversiteliler Kültür Derneğinde… 70’lerin sonunda Meclis’te, 80’lerin başında hapiste… 80’lerin sonunda Büyük Türk Klasikleri’nde… 90’ların başında önce Türk Yurdu Okulu’nun kuruluşunda sonra Türk Dünyası Edebiyatları Antolojisinde… Ve 1982’deki “Kitap Şuuru”ndan 2013’teki “Türk Dünyasında Yeni Bir Medeniyet Tasarımı” uzanan 22 kitaplık zincirde…

      Nevzat Kösoğlu’nu kitaplarıyla 90’ların sonunda üniversite öğrenciliğim zamanında tanıdım. 1980’lerin başında yayınlanan ama önemli bir bölümünü 60’ların ortalarında yazdığı, gençliğinin heyecanlarını, safiyet ve samimiyetini yansıtan “Kitap Şuuru” ile..

      Kitap Şuuru’nda “aydının müşterek vasıfları: bilgi, müsamaha, geniş ufuk, yol göstericilik” diyordu Nevzat Kösoğlu. Kitaplarını okuduktan sonra, Ankara’ya ne zaman yolum düşse Yüksel Caddesi 33 numaradaki bürosunda onu ziyaret ettim. Onu kaybettiğimiz günlerde bir Beyoğlu sahafında bulduğum “Cahit Okurer İçin” kitabında Mehmet Kaplan’ın Okurer için yazdığı cümle Ankara deyince akıllarına Nevzat Kösoğlu gelen herkesi kapsıyor gibiydi: “Bundan sonra Ankara’ya her gidişimde onu bulamamak bana acı gelecek.” Onun yaşadığını bilmek, orada, Yüksel caddesinde, yola bakan bir büroda okuyup-yazdığını, Türkiye’yi izlediğini bilmek bir gönül ferahlığı vesilesiydi. Tamamını oku. »

      Paylaş:

        21 Mar 2014

        Demircisini yitiren ülke

        Yazar: AFŞİN SELİM

        türkyorum - demircisini yitiren ülke“Hiç unutmam henüz tahsilde iken, bir tatil esnasında İstanbul’a gelmiştim. Bir iyi tesadüf sayesinde, Yusuf Akçura Bey’i tanımaya muvaffak olmuştum. Bana hem sert, hem sevimli olan tavriyle: ‘Ne tahsil ediyorsunuz?’ dedi. ‘Felsefe’ cevabını alınca, hükmünü kesin olarak ifade etti. ‘Bize filozof değil, demirci lazım’.” (Mehmet İzzet, Hayat Mecmuası, sayı: 34)

        Etrafı dağlarla çevrili dar ve sarp bir vadideyiz adeta. Düşman taarruzu neticesinde ulaştık buraya, ulaştık ve çoğaldık, çoğaldık ve toparlandık. Fakat bir müddet sonra sığmadık, sıkıştık ve sormaya başladık: Nasıl arınacağız, nasıl kurtulacağız, nasıl çıkacağız buradan?

        Muhakkak olmalıydı bir çıkış yolu. Demir madenli dağlar aşılmalıydı, erimeliydi, yol verilmeliydi kervana. Umut, dipdiri saklı tutmalıydı kendisini, umudumuz yani demircimiz, seslenmeliydi sonra: “Bir ateş yakalım, onu körükleyip büyütelim, dağ demir erisin, yolumuzu açmış olalım.” Çünkü o, ete kemiğe bürünmüş bir meslek erbabı değildi yalnızca, yetişmeliydi imdadımıza, tarih sahnesinden silinmemeliydik böylece…

        Demircimizi bekliyorduk, gelecek miydi? “Bize gerekir ki, bir kara yüzlü demirci olsun; kolları kavi, gönlü büyük; alnı ak olsun. O’nu, açıkoturumlardan değil, bilgeliğinden tanıyalım. Bizi kömür eyleyip bir nefes üflesin. Her şey tutuşsun ve buradan çıkalım.” (Süleyman Çobanoğlu, ‘Demirciler Aranıyor’, Yobazlığa Övgü, 1997)

        O geldiğinde, ateşler harlanacaktı, eriyen dağları bırakacaktık ardımızdan. Sonra ve çok sonra, nesillerimiz, “nerede” olduklarını soracaklardı. Coğrafyamızın, mukadderatımız olduğunu söyleyecektik onlara: “Anadolu dağlarının zirvesi efkarlı, doruğu poyrazlı, düzlüğü serindir.” (Zeki Sofuoğlu, Afşın’ın Ardından, Toprak dergisi, sayı: 73) Tamamını oku. »

        Paylaş:

          14 Mar 2014

          Savaşlara, Göçlere, Sürgünlere Rağmen Kırım Tatarları

          Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

          türkyorum - kırım tatarlarıKırım uzun sayılabilecek bir sürenin ardından yeniden dünyanın gündeminde. Rusya’nın jeopolitik önem atfettiği pek çok coğrafyada birbiri ardına tekrarlanan tanıdık bir süreci yaşıyoruz. Moskova’ya mesafeli yönetimlerin işbaşına gelmesinden sonra Azerbaycan Karabağ’ı, Gürcistan ise Osetya’yı, Rusya’nın gizlemeye ihtiyaç duymadığı müdahaleleriyle kaybetmişti. Bu defa Ukrayna’da Rusya yanlısı iktidarın bir ayaklanma neticesinde devrilmesinin ardından yönetimi devralan AB yanlısı iktidarın varlığı Rusya’yı Kırım kartını oynamaya sevk etti. Kırım’ın bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası önemli ölçüde değişen demografik yapısı Rusya’nın elini güçlendiren etkenlerin başında geliyor. Rus donanmasının tarihi üssü konumunda bulunan ve statüsü Kırım’dan farklı olan Akyar’ın(Sivastopol) Karadeniz hâkimiyetindeki askeri rolü de şüphesiz bir diğer önemli sebep. Kiev’de iktidarın el değiştirmesinden sonra Kırım’da %58 oranındaki Rus etnik yapısına dayanan siyasiler yarımadanın yönetiminde hızlı değişikliklere imza attılar. Ukrayna’ya bağlı muhtar bir cumhuriyet olan Kırım’ın parlamentosu nüfusun % 24’ünü oluşturan Ukraynalıların ve %13’ünü oluşturan Tatarların muhalefetine rağmen Rusya’ya bağlanma kararı aldı. İlaveten bu ay içerisinde konuyla ilgili referandum yapılmasını karara bağladı. Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov’un boykot edeceklerini açıkladığı1 bu kararı Sivastopol Kent Konseyi’nin benzer kararı izledi. Sivastopol’da bulunan Rus birlikleri krizin başladığı andan itibaren kademeli olarak Kırım’ın bütününü işgal etti. Tamamını oku. »

          Paylaş:

            26 Şub 2014

            Özerklik mi? Özgürlük mü?

            Yazar: TÜRKYORUM

            Türkyorum - Özerklik mi Özgürlük müArtık, BDP’li ve PKK’lı üst düzey yöneticiler tarafından her geçen gün daha fazla ısıtılan bir “özerklik” tartışmamız var. BDP’nin farklı sözcüleri, 30 Mart seçimlerinden sonra belediye başkanlıklarını kazandıkları yerlerde özerklik inşası için faaliyetlere başlayacaklarını ilan ediyorlar. Gerekçeler arasında sayılan bazı hususlar, Türkiye’de yürütülen sürecin ilk aşamalarından itibaren dile getirilen kimi kaygı ve eleştirileri hatırlatıyor. Örneğin Gülten Kışanak, özerkliği niçin şimdi gündeme getirdiklerini açıklarken iki hususa parmak basıyor. Kimlikle ilgili taleplerin artık yeterince karşılanmış olmasının ve Suriye’de ilan edilen özerkliğin kendilerini harekete geçirdiğini söylüyor:

            “Kürtler önce bir varlık,  kimlik mücadelesi sürdürdüler ve bu mücadeleyi kazandılar… Şimdi o zaman Kürtler bir halk olarak varsa kendini yönetme hakkı da vardır. Bu nedenle artık özyönetim, statü, demokratik özerklik diye tanımladığımız şey, aslında bir halkın kendisini yönetme hakkı. Kürt halkı açısından baktığımızda bunun koşullarının oluştuğunu ve uygulanabilir olduğunu görüyoruz. Demokratik özerkliği biz inşa edebiliriz, devlet buna hukuksal olarak bir yanıt vermese de öz gücümüze dayanarak bunu inşa edebiliriz diye bir iddiayla ortaya çıktık…  Tabi daha gerçekçi bir proje diye buna bakmamıza neden olan gelişme de Rojava’daki gelişmelerdir.” Tamamını oku. »

            Paylaş:

              21 Şub 2014

              Sefertaslı Başbakan!

              Yazar: OZAN BODUR

              Türkyorum - Mehmet Talat PasaEtrafa aslen çingene olduğu yönünde dedikodular yayılan Talat, hatıralarında soyunu incelikle anlatır; Eylül 1874’de Kırcaali’nin Çepleci Köyü ahalisinden sorgu hâkimi Ahmet Vasıf Efendi ve aslen Kayseri’li olan Hürmüz Hanım’ın oğlu olarak doğar. Uzun uzadıya anlattığı tüm detaylardan sonra net tavır koyar;  ”halis Türk ailelerine mensubum!”

              Babasını çok küçükken kaybeder. Annesi İstanbul’a göçer. Yoksulluk ve kimsesizlikten dolayı başkentte barınamazlar.  Kısa sürede Edirne’ye geri dönerler. İlkokulu Vize’de okur. Edirne Askeri Rüştiyesine girmeyi başarır. Ancak yaşadıkları O’nu asabileştirir. Mezun olmasına birkaç gün kala hocası olan bir subayı feci şekilde döver, okuldan atılır. Araya girenler olur, diplomasını alsa da kayıt kabul zamanı geçtiğinden liseye kaydı yapılamaz. Zaten ekonomik durumu yetersiz olduğu için hayata erken atılır. Kâğıt üzerinde eğitim durumu zayıf İttihatçılarından biri olduğu düşünülse de kendisini yetiştirme fırsatlarını değerlendirmeye çalışır. Mesela vekaleten Türkçe Öğretmenliği yaparak ilk memuriyete başladığı Edirne Alyans İsraelite Musevi Okulunda akşamları Fransızca derslerine kalır. Kendisine Fransızca öğreten kişi okul müdürü Mösyö Lupa’nın kızıdır, Ona âşık olduğu söylense de bu bir yalandır ama genç memur Talat’ın, hayatına dair ilginç ayrıntılar bu kızla tanışıklığından sonra ortaya çıkmaya başlar.

              Bunda Yahudi kızın payı var mıdır bilinmez ama İspanyol Yahudilerinin konuştuğu Ladino’yu bilir! Bu okulda yapılan toplantılar da ünlü Yahudi bilim adamı Avram Galanti ile Kudüs’teki tarihi Yahudi Devleti üzerine sohbetler yapar!  Tamamını oku. »

              Paylaş:

                17 Şub 2014

                Ülkücülüğü Yeniden İnşa Etmek

                Yazar: İKBAL VURUCU


                türkyorum - ülkücülük yeniden inşa etmek1970’li yıllara oranla bugün Ülkücülerde bir kimlik krizi veya mensubiyet sorunu yaşanmaktadır. Bu önermeye bağlı olarak Ülkücü olmanın anlamını kaybetmeye başladığı ve buna bağlı olarak da itibarını hızla düşürdüğünü bir takım olgulardan hareketle gözlemleyebiliyoruz. Bu durum Ülkücülüğün içinde bulunduğu ideolojik krizin veya tükenmişliğin bir yansımasıdır. Ülkücülüğün yeniden bir çekim merkezi haline gelmesi Ülkücü düşüncenin toplumun önemli sorunları karşısında ikna edici çözümleme kabiliyetine sahip olması ile mümkündür. Fakat çok daha önemlisi, topluma bir “gelecek” sunabilme gücüne bağlıdır.

                “Ülkücülüğün yeniden çekim merkezi olması” öncelikle Ülkücülüğün özgün bir kimlik sahibi olması ile mümkündür. Bu “özgünlük” içi boş bir ifade değildir. Özgünlükle kastettiğimiz Ülkücülüğün yeni bir dünya görüşü olarak kendini yeniden üretmesi ve mensupları arasında güçlü bir “cemaat karakterinin” yaratılmasıdır. Ülkücülük tarihe, topluma, kültüre, olay ve olgulara karşı özgün bir bakış açısı yaratmaktır. Yani yeni bir “anlam dünyası” kurmaktır. Bu yeni anlam sistemi kendimiz dışındaki dünyaya bir alternatif sunmak demektir. Bunun önemli bir başka etkisi de Ülkücülerin uğruna mücadele edecekleri somut bir “amacın” temayüz etmesidir. Böylece Ülkücüler bu anlam sistemini geliştirmek, yaymak ve hâkim kılmak için gayret edeceklerdir yani “hareket” için bir zemin oluşturulabilecektir. Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  10 Şub 2014

                  Saçmalamak Üzerine (1): Yanlışlanabilirlik, Yalan ve İnsan Olma

                  Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

                  türkyorum saçmalamak üzerine 1“Saçmalamak” fiili; dilimizde menfi manada sarf edilen bir kelime. Umumiyetle bu fiili herhangi bir mana ihtiva etmediğini düşündüğümüz ifadeleri nitelemek maksadıyla kullanırız. Bir yargının “saçma” olması; o yargının “yanlış” olmasından bile daha kötü bir durumda olduğunu ifade eder. Bir önermenin “yanlış” olması o savın hiç olmazsa yanlışlanabilirlik zemininde olduğunu teyit eder. Bu durum, yanlışlanma olasılığı bulunmayan önermelere göre bilimsel manada daha müspet bir durumdur. Kuramsal fizikçi Wolfgang Pauli,  Alman filozof Moritz Schlick’i şu sözlerle eleştirmiştir: “ Senin söylediğin her şeye katılabilirim ancak söylediklerin itiraz etmek zorunda kalabileceğim şeyler olarak da yorumlanabilir. Kısaca, ortaya koyduğun önermeleri düzgün ve net olarak ifade etmiyorsun!”. Bu sözler Pauli’nin meşhur “ Bu iddia yanlış bile değil!” ifadesinin temeli olarak yorumlanabilir.1 Pauli’nin yanlışlanabilirliğe verdiği bu bilimsel hiyerarşik üstünlük; bilim felsefecisi Karl Popper tarafından herhangi bir önermenin ilmi olup olmadığını belirlemenin ön şartı olarak telakki edilmiştir.2 Bu varsayıma göre bilimsel bilginin varlığı yanlışlanabilir olması ile ölçülür. “Saçmalamak” fiili bu durumda yanlış olmaktan da daha menfi bir durumu ifade etmektedir çünkü herhangi bir kesinlik arz etme konumunda değildir.

                  Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    3 Şub 2014

                    Ömer Seyfettin’den ‘Don Kişot’ tahlili

                    Yazar: AFŞİN SELİM

                    turkyorum - ömer seyfettin don kişot tahlili1917-1918 yılları arasında yayımlanan Yeni Mecmua’nın 37. sayısında, İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın ‘Don Kişot’(İspanyolcası: Don Quixote)  adlı romanını tahlil eden Ömer Seyfettin, “Büyük şaheserlerin hâlâ lisanımıza geçirilmemesi edebiyatımız için pek acıklı bir noksandır” diyerek başlar, makalesine. O şaheserlerden biri de, Don Kişot’tur. Okuduğu ‘Don Kişot’, Darüşşefaka Kütüphanesi tarafından neşredilmekle birlikte, romanın henüz birinci cildidir. Bu çerçevede serzenişini dile getirir:

                    “Yazık ki bu kitabın ikinci cildi çıkmadı. Tercüme yarım kaldı. Çünkü birinci cilt satılmamıştı. Tab’ı nefisti. Fiatı, cildine, kâğıdının güzelliğine nisbetle ehvendi. Fakat isimlerini saklayan mütercimler, en âdi, en bayağı, en köhne bir ‘kitap lisanı’ kullanmışlardı.”

                    Hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilmiş bir roman olan Don Kişot’un ilk cildi 1605’de, ikinci cildi ise 1614’de yayımlanmıştır. Fakat Ömer Seyfettin’e göre her eser, tercümesinde aslının güzelliğini kaybetmektedir. “Basmakalıp terkipler” bulunan bir tercüme lisanıyla da, hiçbir söz tabiî söylenemez. Eser “bozulur” yani…

                    Lisan ve tercüme eleştirileri sonrasında Don Kişot’un ahlâkî vaziyetini, şahsiyetini, emelini ve aşkını tayin etmeye çalışan Seyfettin, halis bir idealist olduğuna inandığı Don Kişot okuyucusunun, romanın bitişiyle birlikte, müphem bir hüzne maruz kaldığını düşünür. Bir diğer yandan, okuyucu, Sancho’yu bile anlayabilecek bir algı seviyesine erişememektedir. Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 32 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • ETİKETLER

                      • İLETİŞİM

                        Editör: Yasin Karabulut

                        editor@turkyorum.com

                        Facebook Twitter More...