13 Haz 2022

Atsız, Türkçülük ve Kemalizm Üzerine Notlar

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

I. Türkçülük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkan üç kimlik siyasetinden biridir. II. Meşrutiyet döneminin Balkan Savaşları’ndan sonraki kısmında, altın çağını yaşamıştır. Erken Cumhuriyet yıllarında, bilhassa 1931’de Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra, Kemalizm tarafından massedilmiş ve kendisini ancak Kemalist paradigma içinde ifade edebilecek bir seviyeye gerilemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ideolojik alana Türkçülük ve Türkçülüğün tarih tezleri hâkimmiş gibi gözükse de aslında Türkçülük bu hâkim mevkii Batıcılık ile paylaşıyor ve Batıcılığın Türkçülükle melezlenmesi gibi Türkçülük de giderek daha Batıcı bir söyleme doğru kayıyordu. Yeni şartlara uyarlanmak adına Turan idealini ve millet anlayışındaki baskın İslâmî tonu terk ederken tarih tezlerini de bu minvalde tadil ediyor, mesela Cengiz Han imgesi etrafında inşa ettiği Turancı mitoslarını kenara ayırıyor, en azından gerilere doğru itiyordu. Örgütlü Türkçülüğün ana çatısı olan Türk Ocakları, II. Meşrutiyet döneminde siyasetten uzak kalmaya ve kurumsal özerkliğini muhafaza etmeye özen göstermişti. Cumhuriyet’in ilk zamanlarında da, 1927 yılına kadar, görece bir özerkliğe sahip olduğu ifade edilebilir. Ancak Millî Mücadele sürecindeki kader ortaklığından başlayarak CHF kadroları ile Ocaklar iç içe geçmişti. François Georgeon tarafından paylaşılan bir istatistiğe göre “1924 Kongresi’ndeki 64 şube delegesinden 42’si Büyük Millet Meclisi’nde mebustu.” (Georgeon: 50) Ocaklılar CHF’ye, CHF kadroları da Ocaklara üye olurken Hamdullah Suphi, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmed, Mehmed Emin gibi üst düzey Ocaklılar da Kemalist seçkinler içerisindeki yerlerini alıyorlar, devrimlerin halka mâl edilmesi için roller üstleniyorlardı. Böylece Türkçülüğün ilk dönemi kapanıyordu. Tamamını oku. »

13 May 2022

Alparslan Türkeş’te Tarih Tasavvuru – II

Yazar: HALUK KAYICI

Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti

Türkeş’e göre, Osmanlı Devleti Türk tarihinin en büyük devletidir. Dünyada Osmanlı Devleti kadar büyük, ihtişamlı ve insanlara saadet ve huzur getirmiş bir devlet kurulmamıştır (Türkeş, 1994). Üç büyük ideali, gerek coğrafya içerisinde gerekse medeniyet yapısı içerisinde gerçekleştirmeyi hedef almıştır. İlki, aynı dine mensup olan insanların mutluluğunu, bunların birliğini, beraberliğini sağlamak hedefidir. İkinci olarak, Türklerin birliğini, beraberliğini sağlamayı hedeflemiştir. Diğer hedefi ise bütün dünyayı bir birleşik dünya hâline getirerek, yeryüzünde bir hak ve adalet nizamı tesis etme yani “Nizâm-ı Âlem” gayesini gütmüştür (Türkeş, 1977a). Fakat Osmanlı Devleti belirli sınırlara vardıktan sonra enerjisini kaybetmiştir. Enerjisini kaybetmesine sebebi, ülküsünü ve gayelerini unutmuş, ilimde ve teknikte ise geri kalmış olmasıdır (Türkeş, 1993; Türkeş, 1994). Bu enerji kaybı vurgusu ile birlikte Türkeş, özellikle 17. yüzyıl sonu ile 18. yüzyıl başında Osmanlı devlet yönetimine hâkim unsurun, Türk milletinin gerçeklerine aykırı düştüğü için de, bu cihanşümul devletin çöküp, yıkıldığını belirtmiştir (Türkeş, 1977b).

Tamamını oku. »

9 May 2022

Alparslan Türkeş’te Tarih Tasavvuru – I

Yazar: HALUK KAYICI

“Türk tarihini okuyarak, on sekizinci yüzyıldan, yirminci yüzyıla doğru yaklaştıkça, gönlümü büyük bir yas ve sızı kaplar. Ruhumu, teskin edilemez bir kızgınlık ve hareket ihtiyacı sarar. Her gün, saldıran düşmanların önünde, gerileyen ordular… Her gün devrilen kale burçları üzerinden, yere düşen bayraklar… Bırakılan ülkeler… Ve iki yüz yıldan beri durmadan devam eden göçler… Açlıktan, soğuktan, bakımsızlıktan perişan olup giden göçmenler… Her bozgundan sonra bir müddet yas ve onun uyandırdığı tesirle bazı hareketler… Fakat çok geçmeden yine derin bir uyku ve vurdumduymazlık…” (Kazganoğlu, 1950).

1950 yılında müstear ismiyle duygularını bu şekilde ifade eden, Türk Milliyetçiliği fikrini eylem ve hareket hâline getirmiş olan Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917’de Lefkoşe/Kıbrıs’ta doğdu[1]. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra ailesiyle birlikte 1932’de İstanbul’a göç etmiş, bir yıl sonra da Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiştir. 1933 yılında mensubu olduğu Türk Silahlı Kuvvetlerinden 1960 yılında emekli olarak ayrılan Türkeş, ilk defa 1965 yılında milletvekili seçilerek meclise dâhil olmuştur. Bir siyaset adamının çok ötesinde Türk siyasî hayatının yanı sıra Türk kültür ve toplum hayatında da iz bırakmış olan Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de vefat etmiştir (Türkeş, 1975b; Tanju, 1978; Anadol, 1995; Türk Yurdu, 1997; Öztuna, 2016; Uzman, 2017).

“Karizmatik lider”, “Bilge lider”, “Tarihî şahsiyet” gibi sıfatlar, Türkeş’i anlatmakta kullanılan başlıca sıfatlar olarak Türk milleti tarafından benimsenerek, kabul görmüştür. Tarihî geleneğimiz açısından onu en iyi anlatan, tanımlayan sıfat ise “Başbuğ”dur. Türkeş, Türk Dünyası’nın başbuğu unvanını, sahip olduğu meziyetler ve yerine getirdiği hizmetler açısından bakıldığında en çok hak eden tarihî bir şahsiyettir.

Tamamını oku. »

27 Nis 2022

İktidar- Müzik İlişkisi: “Türkiye’de Devletçi Gelenek ve Müzik” Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme – III

Yazar: GÖKBERK YÜCEL

RESMÎ İDEOLOJİYE KARŞI ALTERNATİF MÜZİK YAKLAŞIMLARI

Türkiye’de Demokratikleşme Süreci ve Müzikte Alternatif Türler

1950’li yıllar Türk siyasî sisteminde demokratikleşme adımlarıyla beraber sosyo-kültürel yaşamda canlılığın ve dinamizmin başladığı dönemlere tekabül etmiştir. 1930’lu yıllardan devlet merkezli müzik devrimi, Arap filmleri ve radyolarındaki müzik türünün toplumda kitle bulmasıyla birlikte başarıya ulaşamamıştır. Konservatuar eğitimlerinden tasfiye edilen Klasik Türk Musikisi ve Türk Halk Müziği, Arap menşeili müziğe karşı radyolarda daha fazla yer bulmaya başlamış ve radyoları, bir nevi Türk sanat ve halk müziklerinin okulu haline getirmiştir. Özellikle klasik Türk müziğinde, şarkı formatıyla başlayan değişim bu dönemde olgunlaşmış ve popülerleşmeye başlamıştır (Durgun, 2010a, s. 94).

Siyasî ve sosyal yaşamda başlayan bu çeşitlilik, müzik türleri arasında etkileşimin de yoğunlaşmasına başlamıştır. Bu süreç Türk müziğinde muayyen hatlarla birbirinden ayrılmış müzik türleri yerine birbirini sentezleyerek yeni müzik formları oluşturmuştur. Müzikte neşvünema bulan bu yeni sentezleme “serbest icra” olarak isimlendirilmiştir (Durgun, 2010a, s.95). Serbest icra, beste tekniklerinin kullanımında ve icra tarzındaki özgürlüğü açısından bestekarların kendi tarzlarının oluşmasına alan açmıştır.

Tamamını oku. »

25 Nis 2022

İktidar- Müzik İlişkisi: “Türkiye’de Devletçi Gelenek ve Müzik” Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme – II

Yazar: GÖKBERK YÜCEL

RESMÎ İDEOLOJİ VE MÜZİKTE MODERNLEŞ(TİR)ME

Osmanlı Son Dönemi: Türk Müziğinde Modernleşmenin İzleri

Osmanlı modernleşmesi müzikte ilk değişimin yaşandığı dönemin de kapılarını aralamıştır. 1826 Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla beraber eski rejime (ancien regime) ilişkin kurumların tasfiyesi de başlamıştır. Sultan II. Mahmud’un tahta çıkmasıyla beraber Batı tarzı müzik örneğine uygun olarak Mızıka-i Hümayun (saray Bandosu kurulmuştur (Durgun, 2010a, s.73). Mızıka-ı Hümayun’un kurulmasıyla birlikte başına öncelikle Fransız uyruklu Moniseur Mangule, daha sonrasında ise İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin kardeşi Giuseppe Donizetti getirilmiştir. Donizetti, Sultan II. Mahmud adına yazdığı “Mahmudiye” marşı ile rüştünü ispatlamıştır (Durgun, 2010a, s. 75). Sultan II. Mahmud’un yenileşme hareketlerini Sultan III. Selim takip etmiştir ve Osmanlı Devleti’nde Nizam-ı Cedid (yeni düzen) ile yeni bir dönem başlamıştır (Zürcher, 2000).

Tamamını oku. »

20 Nis 2022

İktidar- Müzik İlişkisi: “Türkiye’de Devletçi Gelenek ve Müzik” Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme – I

Yazar: GÖKBERK YÜCEL

GİRİŞ

Bu çalışmada, Prof. Dr. Şenol Durgun’un kaleme aldığı “Türkiye’de Devletçi-Gelenek ve Müzik” kitabı, iktidar – müzik ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Şenol Durgun, kitabında kültür politikalarının şekillenmesinde iktidar – müzik ilişkisinin hangi konuma oturduğu ve nasıl bir işleve sahip olduğu sorusunun cevabını aramıştır. Ayrıca Türk devlet anlayışında gelenek olarak devam eden kodlar ile değişen paradigma arasında müziğin hem kültür politikalarında hem de halk nezdinde yerine ve önemine dikkat çekmiştir.

Kitap dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde devletçi geleneğin kadim kodlarına yer verilirken, modernleşme süreciyle aynı kalan yönleri ve değişen noktaları çerçevesinde bu kodların altı çizilmiştir. Türk devlet geleneğinde devletçi yapının değişimi, cumhuriyet dönemi de ele alınarak değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise, Türk müziğinde değişim süreci dönemsel olarak değerlendirilmiş, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi bağlamında kırılan fay hatlarının zihinsel ve kurumsal çıktıları incelenmiştir. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde cumhuriyet döneminde resmî ideolojiye alternatif olarak neşvünema bulan müzik türlerine yer verilerek bu türlerin siyasî ve sosyolojik tahlilleri yapılmıştır.

Durgun eserinde Türk müziğinin teknik özelliklerinden ziyade sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yönlerini değerlendirmeye tabi tutmuştur. Bu cihet ve yönelim behemehal çalışmanın da esaslarını tayin etmiştir. Çalışmada Şenol Durgun’un kitabında çizdiği rotaya ve belirlediği konsepte sadık kalınmakla beraber kavram, dönem ve olay okumaları ve örgüsü kitabın temel varsayımları doğrultusunda incelenmiş, çalışmanın bölümleri bu doğrultuda hazırlanmıştır. Tamamını oku. »

12 Nis 2022

Ahmet Ağaoğlu’nda İslâm ve Milliyetçilik İlişkisi – III

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

IV. Din ve Millet, Türklük ve İslâmiyet

Türkçüler, milliyetçilik ve İslâm ilişkisini müspet bir zeminde izah ederken dini milletin, İslâm’ı Türklüğün kurucu unsurları arasına dâhil ederler. Bu durumda artık İslâm, Türkçe ile birlikte Türklüğün esas unsurudur, Gökalp’in veciz ifadesiyle “Türkçe konuşan Müslümana Türk derler”. Ağaoğlu da “din, kavmiyetin en mühim esâs ve erkânından olduğu için kavmiyet cereyânını anlayarak, bilerek takîp edenler için dinden uzaklaşmak kâbil bile değildir[1].” der ve hatta sosyolojik ve kültürel bir dine yaptığı vurgu, Hristiyanlığın dinsiz bir Fransız’ın bile kültürel kodlarını tayin edip bütün hayatını kuşattığı örneği üzerinden bu durumu dinsiz bir milliyetçi için bile zorunlu kılar. Dinsiz ve ferdî plânda dine ehemmiyet vermeyen bir milletçi bile bu sosyolojik ve kültürel gerçeklikten dolayı mensup olduğu milletin dinini dikkate almak zorundadır[2].

“Milliyet (nation) fenn-i içtimâiyâtın son ve muhtasar tarifine göre, aynı sûrette hisseden bir kütle-i efrâda denilir. Müşterek hissiyâtın tevellüt, intişâr ve taammümü de iki âmilin tesîri ile oluyor: Lisân ve din! Bunlardan sonra ırk, tarih, anane, âdât, edebiyât vesâire de geliyor. Fakat biraz teemmül olunduğu hâlde bu âmillerin kısm-ı azamı da o iki âmilin neticesi olduğu tezâhür eder. Dünyada bir kavim, bir millet yoktur ki onun âdâtı, edebiyâtı, anane ve tarihi, onun dininden müteessir olmasın! Bütün bunların mücmeli, rüknü ise lisândır![3]”

Tamamını oku. »

9 Nis 2022

Ahmet Ağaoğlu’nda İslâm ve Milliyetçilik İlişkisi – II

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

II. Milliyetçiliğin Dinen Meşruluğu

İslâmcıların Türkçülere yönelik hücumlarında konuyu bir din ve inanç alanına çekerek Türkçülüğün dinsizlik, milliyetçiliğin/kavmiyetçiliğin de küfür olduğunu ima etmek alışkanlık hâline getirdikleri bir taktiktir. Mesela Süleyman Nâzif, Ağaoğlu ile girdiği tartışmada aynı yola başvurur ve “İslâmiyet’in her türlü revâbıt-ı kavmiyeyi kırarak yerine râbıta-i diniyeyi ikâme etmiş olduğunu” söyleyerek kavmiyet bağlarını tesis etmeye yahut kuvvetlendirmeye çalışanları açıkça İslâm’a karşı olmakla ithâm eder[1]. Hatta “Bizim gâye-i hayâlimize bin üç yüz seneden beri Hazret-i Muhammed şeref-bahş oluyor, bunun yerine Cengiz’i ikâme edemeyiz!” şeklindeki sözleriyle iddiasını en uç noktalara kadar götürerek Türkçüleri adeta yeni bir din vaz’ etmekle suçlar[2].

Benzer şekilde Ahmed Naim de “davâ-yı kavmiyet tartışmasında” milliyetçiliğin Şeriat’a aykırı olduğunu, “davâ-yı cinsiyetin şer’an mezmûm ve merdûd” olduğunu, “taraf-ı Hakk’tan nehyedilmiş” bir yol olduğunu söyler. Çeşitli âyet ve hâdislerle de iddiasını desteklemeye çalışır. Ahmed Naim için Türkçülük, imanı zayıf kişiyi dinden çıkaracak, dindâr bir insanın da ahiretini tehlikeye sokacak evsafta büyük bir günahtır[3].

Tamamını oku. »

5 Nis 2022

Ahmet Ağaoğlu’nda İslâm ve Milliyetçilik İlişkisi – I

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

I. Türkçülük ve İslamcılık Arasında Uzun İnce Yollar

Meşrutiyet yılları, üç kimlik siyasetinin, yani hususî isimleriyle Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük’ün aynı politik evreni paylaştıkları, birbirleriyle etkileşime girdikleri, rekabet ettikleri, tartıştıkları bir zaman dilimi olmuştur. Türkçülerin Osmanlıcılar ve İslâmcılar ile girdikleri tartışmalar II. Meşrutiyet dönemi Türk düşüncesinin canlı ve bereketli bir tarafını teşkil eder. Yusuf Akçura ile Ali Kemâl arasında 1904 senesindeki Üç Tarz-ı Siyaset tartışması ile başlayıp Meşrutiyet yıllarında Türk Yurdu ve Peyâm sayfalarında devam eden Osmanlılık-Türklük tartışması, İslâmcı Babanzâde Ahmed Naim ile Türkçü Ahmed Agayef (Ağaoğlu) arasında cereyan eden “İslâm’da davâ-yı kavmiyet” tartışması ve yine Ahmed Ağaoğlu ile İslâmcılıkla melezlenmiş yeni bir Osmanlıcılık versiyonunu dillendiren Süleyman Nazif arasındaki tartışma meşhurdur[1]. Söz konusu tartışmalarda Türkçülerin diğer iki rakip cereyanın hücumlarını karşılarken ileri sürdükleri argümanlar Türkçü fikriyâtı anlayabilmek adına fevkalade kıymetlidir. Bilhassa İslâmcılar ile cereyan eden tartışmalarda Türkçülerin sözcüsü olan Ağaoğlu’nun metinleri temsil edici niteliktedir ve Cumhuriyet döneminde Türk-İslâm sentezi ve Türk Müslümanlığı gibi söylemlere evrilecek olan çizginin kökleri açısından mühimdir.

Tamamını oku. »

14 Mar 2022

Düşmeye ve Kalkmaya Dair Kendime Notlar

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

Kalktım! Nereden ve nasıl kalktığımın önemi yok. Düştüğüm bir yerden kalkmakla derin bir uykudan kalkmak farksız benim durumumda. Kalktım. Kalktım ve kendimi yokladım, kafamı, kafamın içindekileri… Kalktım ve düşüncelerimi; öğrenilmiş, ezberlenmiş, zihnimin tam orta yerinde bir mabede dönüşmüş düşüncelerimi; eski sorularımı ve eski hazır cevaplarımı yokladım. Yoktular. Hem vardılar, hem yoktular. Ölmüşlerdi ama cesetleri hala orta yerde duruyordu. Ağır cesetleriyle zihnimi işgal etmeye devam ediyorlar… Vakit ölüleri gömme vakti, ölülerimi, öldürdüklerimi… Ne kadar da çok ölü var, ne kadar da çok ceset… Ne kadar da ağır bir başım varmış eskiden, kafam ne kadar da ağırmış, ne kadar da kalabalıkmış içim… Bir tek ben yokmuşum, ölüler içinde yitirmişim benimi, ben diye başka benlerde öldürmüşüm… Ben benim diyememişim bir türlü. Bu mıntıka temizliği boşaltılmış, arındırılmış bir zihinde yeni bir ağırlık yaratır mı? Boşluğun, hiçliğin ağırlığı… Bu boşluğu doldurmak adına yeni yeni müstakbel ölüler edinecek miyim? Umarım edinmem. Kendime söz veriyorum, artık “ölüler edinmeyeceğim”. Ey sevgili kendim, artık ben olmaklığımdan vazgeçmeyeceğim.

Tamamını oku. »

1 2 3 »