Tarihi Yarimada Gece

23 May 2016

Kelebek Etkisi ve Kaos Teorisi

Yazar: AFŞİN SELİM

turkyorum-kelebek etkisi kaos teorisiMeteorolog Edward N. Lorenz, çalışmaları esnasında bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük neticeler doğurabileceğini öngörür. Bu öngörüye göre, “Brezilya’daki bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta fırtına kopmasına sebep olabilir.” Küçük bir durumun beklenmeyen, hesaplanmayan, önceden bilinmeyen ve kaos boyutlarına ulaşarak sürekli büyüyen etkisi…

Teoriye göre, kaos büyüyerek artar.

Meteorolog olarak hava tahminlerinde bulunan Lorenz’in, geliştireceği program için bilgisayarına hatalı veriler girmesi, binde birlik bir farktan büyük hava değişimlerinin ortaya çıkması ve sonrasında maruz kaldığı bir takım yanlışlıklar, onu umulmadık ve öngörülemeyen neticelere muhatap kılar. Lorenz bir sistemdeki başlangıç verilerinde gerçekleşen ufak bir değişikliğin, ortaya çıkacak neticenin yarısından fazlasını değiştirebileceğini düşünür. Bir diğer yandan, kaos teorisi için kelebek metaforunu kullanır ve birbirine bağlı olan şeylerin olacak olan bir başka şeyin sebebi olabileceğini söyler. Kelebek, kanat çırptıkça, statik yani durağan vaziyet yitirir ve bu küçük değişim artarak devam eder. Olumluluğu veyahut olumsuzluğu bir yana, sürükleyici tesiri başlamış olur böylece. Fizik alanında yapılan söz konusu çalışma, esasen, kaostan doğan düzenin içinden çıkılmaz olmadığını kanıtlar muhatabına. Başıboşluk veyahut başıbozukluk olarak tanımlayamayız bunu… Tamamını oku. »

Paylaş:

    17 May 2016

    Starbucks’da kongre toplasam polis müdahale eder mi?

    Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

    turkyorum-starbucksda kongre

    Türkiye’de siyaset ne kadar heyecanlı. Bir festival! Hani Hemingway’in Paris için söylediği gibi “portatif bir ziyafet”, mideniz sağlamsa.

    MHP Çağrı Heyeti’in tertiplediği kongreyi Ankara Valiliği polis marifetiyle engelliyor. Niçin? Kongre meşru değilmiş. Olmasın… Sizin vazifeniz, barış içinde yapılacak toplantılar hakkında, yapılmadan önce meşru, meşru değil diye hüküm verip beğenmediklerinizi polis marifetiyle engellemek midir? Böyle bir göreviniz ve hakkınız mı var? Barış içinde bir toplantı… Hele bir otelde, hele bir mahkeme kararıyla görevlendirilmiş bir heyetin çağrısıyla yapılan bir toplantı… Bırakırsınız yapılır. Size ancak toplantının emniyetini sağlamak düşer. Toplantı meşru ise ne âlâ. Meşru değilse, zaten geçersiz olur. Size ne?

    Tabi, böyle bir toplantıyı engellemek İcra Dairesi’nin de Adalet Bakanı’nın da görev alanına girmez ama hürriyeti tahdit edici fiili onlar değil siz yaptınız, onun için önce size sorulur.

    Yarın ben on arkadaşımla Tunalı Starbucks’da “MHP kongresi” adı altında bir toplantı yapacağım. Bu toplantı kesinlikle gayrı meşru ve geçersiz olacak. Buna da polis gönderecek misiniz? Tamamını oku. »

    Paylaş:

      17 May 2016

      Sevda kuşun kanadında mı?

      Yazar: CEM SÖKMEN

      turkyorum-sevda kusun kanadinda mi

      İsmini Cem Karaca’nın şarkısından alan Sevda Kuşun Kanadında dizisi üç bölümü tamamladı. Dizi başlarken ekranda “bu dizideki olaylar yakın tarihimizden esinlenerek kurgulanmıştır.” ifadesi beliriyor. Ancak diziyi dikkatle seyredince bu “esinlenerek kurgulanma”nın sorgulanması ihtiyacı doğuyor.

      Maddi hatalardan başlayacak olursak, Arif Ünlü karakterinin Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sini yayımlanmadan 6 yıl kadar önce okuduğunu görüyoruz! 1968 yılında başlayan dizide, “Bu Ülke”den  “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.” cümlesini Arif Ünlü’nün ağzından duyuyoruz. Bir başka sahnede Necip Fazıl şiir okurken gözüküyor, ardından Arif Ünlü arkadaşıyla birlikte Necip Fazıl’ın şiir okuduğu kahvehaneye giriyor. Giriyor ama -1968 yılında- mekândan “Küllük” diye bahsediyor. İşin doğrusu, Marmara Kıraathanesi’nin bir kısım müdavimini adeta devraldığı Küllük Kahvesi Beyazıt Meydanının çehresini değiştiren 1956 imar hareketi neticesinde ortadan kalkmıştır. Marmara Kıraathanesi 1958’lerden itibaren canlanır ve giderek İstanbul’daki milliyetçi-muhafazakârların benimsediği bir mekân hâline gelir. Marmara’dan sadece ilk yıllarında orada bulunmuş bazı isimler “Küllük” diye bahsederler…

      Tamamını oku. »

      Paylaş:

        12 May 2016

        Ülkücü Hareket için ne dediler?

        Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

        TURKEY-NATIONALIST-EU-DEMO

        Gresham: “Kötü Ülkücü iyi Ülkücüyü kovar.”

        Hobbes: “Ülkücü Ülkücünün kurdudur.”

        Machiavelli: “Balgat’a giden her yol mübahtır.”

        Marx: “Hareketin bütün değerleri buharlaşıyor.”

        Weber: “Hareketin büyüsü bozuldu.”

        Ritzer: “Büyüsü bozulmuş teşkilâtı büyülemek lâzım.”

        Platon: “Hareket mağaraya geri döndü.”

        Aristotales: “Teşkilâtı severim ama kendimi daha çok severim.”

        Spengler: “Teşkilâtın çöküşü.”

        Pareto: “Yeni teorimin adı: paçozların dolaşımı.”

        Rousseau:“Sözleşme feshedilmiş.”

        Descartes: “Yönetiyorum, öyleyse varım.”

        Derrida: “Yapı söküldü… Kendi söküğünü dikemeyen, milletin söküğünü dikemez.”

        Romen Diyojen: “Bizans’ın zaferi.” Tamamını oku. »

        Paylaş:

          29 Nis 2016

          Siyasetin Hâkimiyeti ve Milliyetçiliğin İstikbali

          Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

          turkyorum - siyasetin hakimiyeti milliyetciligin gelecegiUkrayna’da “Turuncu Devrim” gerçekleştikten birkaç sene sonra Kiev’de bulunma fırsatı elde etmiştim. Ukraynalılarla yaptığım sohbetlerde dikkatimi çeken ilk şey siyaset kurumuna olan güvensizlikti. Karşılaştığım birçok insan, siyaset kurumuna olan güvensizliklerinden ve onun vasıtasıyla bir şeyleri değiştirebilme imkânlarının kısıtlılığından dem vurarak, bir daha oy kullanma zahmetine bile katlanmayacaklarını belirtmişlerdi. Daha sonraları bu gözlemimi okuduğum bazı metinler üzerinden de teyit etme imkânı buldum. Texas A&M Üniversitesinden Alexander C. Pacek ve arkadaşlarının eski sosyalist/totaliter ülkeler üzerinde yaptıkları bir araştırmaya göre insanlar, memleketlerinin kaderini etkilemede baskın olan kurumların (başkanlık veya parlamento) seçimlerine daha büyük ilgi göstermekteler. Yine aynı araştırmaya göre, post-komünist ülkelerde, demokrasiye ilk geçişte yükselen siyaset kurumunun etkinliğine olan güvenin azalması, seçime katılım oranlarının gün geçtikçe düşmesine yol açmış. Bu durum insanların siyaset kurumuna, onun hayatlarında değişiklik yapabilme istidadına göre değer verip vermediğine işaret etmektedir.

          Rafael López Pintor, Maria Gratschew ve Kate Sullivan tarafından hazırlanan,1945-2001 arasında seçime katılım oranlarının dünya çapındaki karşılaştırmalı analizi de bize önemli bilgiler sunmaktadır. Bu araştırma bize gösteriyor ki; gelişmiş demokrasilerde seçime katılım oranları sanılanın aksine pek çok batı dışı topluma göre yüksek değildir. Hatta, İsviçre ve ABD gibi ülkelerde seçime iştirak oranlarının yüzde ellilerde seyretmesi, Norveç, Finlandiya, Fransa, Birleşik Krallık gibi ülkelerin Türkiye’nin gerisinde kalması, yüksek ekonomik ve demokratik standartların siyasal katılımı temin etmediğini göstermektedir. Bu vaziyet her ülkenin özelinde farklı gerekçelerle hâsıl olmakla birlikte buradan kabaca bir genellemeye gidecek olursak eğer; işlerin yolunda gittiği toplumlarda da değişime olan talebin azlığı sebebiyle siyasete olan bir ilgisizlikten söz edilebiliriz. Hülasa olarak şu söylenebilir ki; siyaset kurumu ile bir şeyin değişmeyeceğine inanan toplumlar ile bu yolla değişim ihtimali mevcut olduğu halde bu kurum aracılığıyla bir değişime olan iştihanın az olduğu toplumlar, seçimlere, partilere ve genel olarak siyasete gereken özeni göstermemektedirler. Tamamını oku. »

          Paylaş:

            23 Mar 2016

            “Kavga ve Radyo Günleri”nde Yağmur Tunalı…

            Yazar: CEM SÖKMEN

            turkyorum-kavga ve radyo gunlariYağmur Tunalı’yı, 2000’lerin başında, Cuma akşamları, TRT 2’de Yılmaz Öztuna’yı misafir ettiği “Tarih Sohbetleri” programıyla tanımıştım. Programın sunucusu olarak Tunalı’nın önemli bir özelliği göze çarpıyordu. Bugün örnekleri pıtrak gibi çoğalan “sunucu-moderatör”ler gibi diksiyona ve ekran tecrübesine yaslanmıyor, programa hazırlıklı geldiği ve konuşulan konulara ciddiyetle yaklaştığı belli oluyordu. Tunalı programda sorduğu sorular ve getirdiği yorumlarla Yılmaz Öztuna’nın yeni pencereler açmasını sağlıyordu.

            Süheyl Ünver’in “Herkesin bir mesleği olmalı bir de meşgalesi. O meşgale bütün kültürümüzdür.” sözünü hatırlatır biçimde, Yağmur Tunalı’nın bir de yazı hayatı var. Ve bu yazı hayatında önceliği şiir alıyor. Tunalı şiirlerini 2011’de “Melal Burcu” isimli kitapta toplamıştı. Şiirlerinden sonra 2013’te “Kavga Günleri 1968-1980” kitabı geldi. Adı belli bir zaman dilimini işaret etse de bu eser Yağmur Tunalı’nın çocukluk ve ilk gençlik yıllarından izler de barındırıyor. 1969’da Yahyalı’dan 14 yaşında bir çocuk olarak geldiği Kayseri’de dolaşırken gördüğü “Esir Türkler Haftası” pankartının onu sevk ettiği duygular ve sonra insanlar/mekânlar üzerinden derinleşen/çeşitlenen bir yolculuk bu… Tamamını oku. »

            Paylaş:

              17 Mar 2016

              Sicili Karanlık Devrimci Terör’ün Yeni Coğrafyası

              Yazar: MEHMET AKİF OKUR

              turkyorum - devrimciterörSuriye meselesi etrafında hızlı dönen küresel propaganda çarkı, PYD/YPG’nin karanlık inşa hakları sicilinden şikayetçi kesimleri işitilmez kılıyor. Acaba örgüte sempatiyle bakan uluslararası çevrelerin değişik sebeplerle altını çizmek durumunda kaldıkları bazı gerçekleri yeniden dikkatlere sunmak, bu red ve inkar duvarının ötesine seslenmek için yeterli olur mu? Yazımızda, cevabı belirsiz de olsa bu soru doğrultusunda bazı noktalara işaret etmek istiyoruz.

              Öncelikle, sebepler ve sonuçlar arasındaki sıralamanın yerli yerine oturtularak işe başlanması gerektiği kanaatindeyiz. PYD/YPG’yi Kuzey Suriye’de etnik temizliğe varan ağır hak ihlallerine sevkeden zihniyet üzerinde durmaksızın yalnızca mağduriyetler listesi çıkarmak, sebepleri konuşmadan sonuçlara odaklanmak, meselenin layıkıyla kavranmasını engelliyor. Bu noktada, Suriye kolu da dahil olmak üzere PKK’yı terör için motive eden anlam dünyasının temel parametrelerini hatırlamalıyız.

              Karl Marx, 1848’de “devrimci terörü” takdis ettiğinde, Avrupa büyük bir buhranın alevleri arasında geleceğini arıyordu. Viyana’da yaşananları yorumlayan Marx, eski toplumun ölüm sancılarını ve yeni toplumun kanlı doğuş mücadelesini kısaltıp basitleştirecek tek yolun devrimci terör olduğunu yazmıştı.1 İnsanlığa ağır bedeller ödetecek bu güzergâhın lanetle anılan önemli takipçilerinden biri Joseph Stalin’dir. 1990’larda Stalin’in kütüphanesini inceleyen Edvard Radzinsky, komünist diktatör tarafından Marx’ın devrimci terörle ilgili satırlarının altına şu notun düşüldüğünü görmüştü: “Terör, yeni topluma giden en hızlı yoldur!”2

              Tamamını oku. »

              Paylaş:

                22 Şub 2016

                “Malzeme” değil, “Kitap” okuyalım!

                Yazar: CEM SÖKMEN

                “Okuma, bir ‘düşünce, seçme, süzme, kıyas, temyiz, terkip…’ alışkanlığının kazanılması eylemidir. Kelimeleri ve cümleleri telaffuz edebilmek değildir; tek yönlü şartlandırma kalıbına dökülmek de değildir. Düşünmekle okunulur, okuyarak düşünülür ve bu meleke yıllar içinde kazanılır.” (Ahmet Selim)

                “Benim neslim kütüphanelere ders çalışmak için değil, kitap okumak için giderdi.”(Ahmet Yaşar Ocak)

                “Günümüzde bilgisel eğitim veriliyor. Oysa bu yeterli değil. İnsan üniversal bir varlık. Aynı zamanda bir değerler dünyasıyla da ilgi içindedir; beğeni, gusto bakımından da bir formasyona ulaşmak durumundadır.” (İsmail Tunalı)

                türkyorum - cem sökmen malzeme değil kitapİletişimci Filiz Aydoğan, 1994-2004 arasında yazdığı makaleleri topladığı kitabının önsözüne şu cümlelerle başlar: “Pierre Bourdieu, bilim adamlarının, araştırmacıların yaptıkları araştırmaların topluma iletilmesinin çok önemli bir görev olduğunu söylemişti. Hatta Bourdieu, bilimadamlarının doğal dünyaya ve toplumsal dünyaya ilişkin şeyleri keşfetmek için devlet tarafından maaşa bağlanan ve elde ettiklerini halka geri vermek zorunda olan ‘insanlık memurları’ olduğunu belirtmişti.”1

                Buradaki “insanlık memurları” ifadesine bir mim koyarak bir başka iletişimci Beybin Kejanlıoğlu’nun, hocası Ünsal Oskay için söylediklerine kulak verelim: “1987 olmalı. Ünsal Oskay, kendisinin peşinden İstanbul’a gelip sınava girdiğim üniversitede ortamı beğenmediğimi ve Ankara’dan taşınıp gelmeyi düşünmediğimi söylediğimde, “okuyacak, yazacak, çizeceksen, bu işi yapacaksan, başka yolu yok, bir üniversiteye gireceksin, işte sen de buraya gel, ben buradayım” demişti. O dönem tuttuğum günlüğe yazdıklarım gülünç ama anlamlı. Hocalarımı karşılaştırmışım ve ‘Ünsal Hoca sadece akademisyen değil, edebiyatla, sinemayla, popüler kültürle ilgili okuyor, yazıyor. Onunla çalışmalıyım,’ diye kendimce tercih yapmışım. Bu aslında, çok naif düzeyde de olsa, entelektüel ile akademisyen arasında açılan gediği gösteriyor bence. Tercih, aslında bir yaşam biçimi tercihi: Eleştirel bir entelektüel etkinliğe adanan bir yaşam… Günümüzdeki ‘kariyerist akademi kuşları’nı tanıdıkça, bu gediğin artık kapanamaz hale geldiği düşüncesindeyim.” Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  18 Oca 2016

                  “Ben ne yapabilirim?” sorusunun peşinde bir usta: Mahmut Çetin

                  Yazar: CEM SÖKMEN

                  türkyorum - bir usta mahmut çetinMahmut Çetin’in hikâyesi Ankara’da başlar. Bu bir kendi kendini inşa hikâyesidir. Lise yıllarında gazete ve dergilerde okuduğu belirli konulardaki yazı ve haberleri kesip saklamaya başlar. Bu sıralarda Zafer Çarşısı ve Kızılay çevresindeki kitapçıların vitrinlerini adeta ezberler. Liseden sonra hikâyenin yeni durağı Erzurum’dur.  Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okurken, Orhan Okay’dan “fiş yazma tekniği” öğrenir. Oradaki beş yılını -Seyfettin Özege merhumun bağışladığı yılların birikimi koleksiyonun da bulunduğu- üniversite kütüphanesinde geçirir. Bu yıllar, kitap notlarının çoğaldığı, arşiv için yeni başlıkların açıldığı, kitap konuları hakkında fikirlerin oluştuğu ve bütün bunların bir fiş yazma/toplama sistematiği içinde geliştiği bir dönem olur.2010 yılındaki bir söyleşisinde arşiv çalışmalarının başlangıcını ve dönüm noktalarını şöyle anlatır: “80’lerin başında Nokta dergisi başarılı bir haber dergisi örneğini veriyordu. Benim hayalim de, bizim dünya görüşümüze göre böyle bir haftalık dergi çıkarabilmekti. Bunun arşivini yapmaya koyuldum. Sonra baktım, bu çok büyük bir iş. Anladım ki, bu haftalık dergi arşivi benim imkânlarımı ve ilgimi aşıyor. O zaman, açıyı biraz daraltmamız gerekiyor hissi oluştu bende. Ondan sonra Taha Toros’un bir röportajını okudum. Röportajda, “şimdiki aklım olsaydı, arşivimin konusunu daraltırdım” diyordu Toros. “Çünkü bugünkü arşivimden ne kendim ne de başkası yararlanabiliyor.” O röportajı okuduktan sonra, zaten bende oluşmaya başlayan arşivin konusunu daraltma hissi iyice perçinlendi. Ve biyografi çalışmalarına yöneldim. Biyografi ve aile tarihi üzerinde yoğunlaşmaya karar verdim.” Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    4 Oca 2016

                    Nevzat Kösoğlu’nun Tarih-Kültür Felsefesi ve Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model Denemesi – 2

                    Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

                    türkyorum- nevzat kösoğlu deneme2

                    Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model

                    “Din ve milliyet” veya “Türklük ve İslâmiyet” ve yahut “milliyetçilik ve İslâm” arasındaki münasebet yakın tarihimizin en tartışmaları konuları arasındadır. Bu meselede menfî ve müspet olmak üzere iki tavır vardır. İslâmcı ve batıcı/laik/Kemalist cepheler biri din cihetinden diğeri de millet/ulus cihetinden bu münasebette menfî bir pozisyonda dururlar. Milliyetçi düşünce farklı olarak din/İslâmiyet ile milliyet/milliyetçilik/Türklük arasında müspet bir münasebet kurar ve dini, milletin objektif/kurucu unsurlarından biri kabul ederek Türklük ile İslâmiyet arasında birbirlerinin varlık teminatı olmaları noktasında özel bir bağ/münasebet tesis eder. Milliyetçi düşüncede din, dil ile birlikte milletin iki temel kurucu unsurundan birisidir.Bu hususu en veciz sûrette Gökalp’in “dini dinime, dili dilime” şeklindeki millet tanımında görmek mümkündür1. Esasen Kösoğlu’nun da din ve milliyet konusunda ortaya koyduğu model, ana çerçevesi itibariyle milliyetçi düşünce geleneğindeki bu müspet din-milliyet münasebetine sadıktır. Ancak Kösoğlu, kendi kültür felsefesinden hareketle Türklük-İslâmiyet münasebetini daha derinlemesine işlemiş, kültür merkezli daha sofistike bir model ortaya koymuştur.

                    Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 32 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • Sosyal Medya

                      • ETİKETLER