Ayasofya

21 Tem 2014

Türk Milliyetçiliğinin Arada Kalmışlığına Dâir

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

türkyorum - türk milliyetçiliğinin arada kalmışlığı mkcalenÇocukluk yıllarını benim gibi seksenlerin sonu ilâ doksanların başında tahsîl edenler hatırlayacaklardır: Çocuk dünyamızda mühim bir yer işgâl eden “Susam Sokağı”nın, kukla karakterlerinden birisi, iki canavarın arasında kalır ve içinde bulunduğu durumun vahametini küçük yüreklerimize duyurabilmek için şarkısını söylemeye başlar:

“Arada kaldım/Tam arada/Sıkıştım kaldım burda, arada/ Arada kaldım arada/ Anlarsınız/ Çok tatsız bir durum bu/ Arada kalmak/ …/ Başıma gelen en acıklı durumdur bu/ Arada kaldım/ Tam arada/ Biri önce bu yöne iter/ Diğeri öbür yöne/ Sıkıştırıp dururlar…”

Sanırım hâlâ biraz çocuk kalmış olmanın ve tabiî arada sırada bizim eski çizgi kahramanlar hâlâ yaşıyorlar mı diye meraklanıp onların semtine uğramanın saikıyla olacak, küçük ve sevimli lakin bir o kadar da zavallı kuklamızın içerisinde debelendiği bu tatsız, bu acıklı, bu kötü, bu feci, üstelik kurtuluş ümidi de taşımayan durumun; arada kalmanın, iki kuvvetin arasında sıkışıp bunalmanın, bir sağa-bir sola çekilmenin bendeki karşılığı hep sarsıcı olmuş ve hep bir başka arada kalmışlıkla ayniyet kurmama vesile olacak çağrışımlar doğurmuştur.

Bu bir başka arada kalmışlık meselesini açmak, görünür kılabilmek için, “arada kaldım” nâm şarkıyı sevimli kahramanımızın yerine herhangi bir Türk milliyetçisinin mırıldandığını düşünelim. Hatta meseleyi daha da somutlaştırmak için bu “herhangi bir Türk milliyetçisi” gibi müphem bir özne yerine doğrudan bir özel ismi yerleştirerek, bu ismin hikâyesinden hareket edelim. Bu isim öyle ortalama bir Türk milliyetçisi olmasın da tanınır, bilinir, eser sahibi, Türk milliyetçiliğini temsîl edebilme kabiliyetini hâiz bir düşünür olsun. Meselâ“memleketimizde üç fikir cerayânı vardır” diyen, aslında cereyânlar ikiyken üçüncüsünün ortaya çıkışına omuz vererek kendi arada kalmışlığını hazırlayan Ziya Gökalp’in trajedisine dikkat kesilelim. Tamamını oku. »

Paylaş:

    18 Tem 2014

    Ortadoğu’nun yeni aktörleri ya da tehlikenin farkında mıyız?

    Yazar: MEHMET AKİF OKUR

    türkyorum - ortdağu tehlikenin farkındamıyızMusul’un düşmesi ve takip eden gelişmeler, IŞİD’in adını küresel gündemin kolay değişmeyen maddeleri arasına barut ve kanla yazdırdı.  Dünyanın büyük güçleri IŞİD’i, en az bölgedeki yangından doğrudan etkilenecek ülkelerdeki kadar endişe ve merakla tartışmayı sürdürüyor. Çünkü önemli başkentlerin tamamı, yalnızca silahların patladığı coğrafya bakımından değil, küresel sistem açısından da ciddi sonuçlar doğuracak bir olaylar zinciriyle yüz yüze olunduğunu anlamış vaziyette. Bu farkındalık, gelişmelerin yorumlanması bakımından yeni bir aşamaya geçilmesini de gerekli kılıyor. Her aktör, muhtemel senaryoları kendi çıkarları, hedefleri, gelecek vizyonu vb. bakımlarından tahlil edip, hangi müdahaleleri yapması/yapmaması gerektiğine karar vermeye çalışıyor. Ardından, somut hamlelerin sürat kazandığını da göreceğiz. IŞİD’in faaliyetleri kadar bu müstakbel hamlelerin sonuçları da üzerimizde mutlaka tesirler yaratacak. Bu yüzden, çok sayıda aktör ve değişkenin muhtemel etkileşimlerini çabucak yorumlayabilmemiz, mümkün olduğunca da öngörebilmemiz gerekiyor. Kriz dönemlerinde ciddi problemleri diğerlerinden hızlıca ayırarak ilgimizi ve kaynaklarımızı yerindelik esasında tahsis edebilmenin ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu yeniden hissettiğimiz günlerden geçiyoruz. Ancak, bu kaygıyla hareket ederken odak dağılmalarının yol açacağı yanlışlar sarmalına kapılmamak için dikkatimizi de diri tutmalıyız. Örneğin, “aciliyetler” listemizi yalnızca bizden hemen somut reaksiyon bekleyen aktüel başlıklarla doldurmamalıyız. Bunun yerine, karşımızdaki manzarayı analitik maksatlarla belirli temel düzeylere ayırıp farklı seviyelerdeki meselelere ‘aciliyetler’ listesinde kendi ritimlerine uygun bir takvimlendirme yapabiliriz. Tamamını oku. »

    Paylaş:

      30 Haz 2014

      Neil Postman’a Göre Görsel İletişim Biçimlerinin Kültürel İzdüşümü ya da Gösteri Toplumu Tartışmaları İçin Bir Prolog – II

      Yazar: HALİL İBRAHİM KOÇ

      “Muhakkak ki, insanlar tekniğin imkânlarını her zaman kültürü geliştirecek şekilde kullanmamışlardır. Bugün teknolojik bakımdan en ileri olduğumuz bir zamanda geçmiş devirlerdekinden daha çok kültürle uğraştığımız veya daha kültürlü olduğumuz söylenemez. Bunun aksi, yani kültürden gitgide uzaklaştığımız daha doğrudur. Modern cemiyetin kültürü Edward Sapir’in ‘sahte kültür’ kavramına daha uygun düşmektedir.” [Erol Güngör, 'Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik']

      türkyorum postman prolog 2Eserin ikinci bölümünde televizyonun epistemolojiye olan katkısı ve kültüre yönelik etkisi, televizyon programlarından yer-yer örnekler verilerek anlatılmaya çalışılmıştır. Postman’a göre –birinci bölümde açıklandığı gibi- televizyon, bir üst-araç (meta-medium) statüsündedir. Bu, en azından gösteri çağı için geçerli sayılabilir. Bu bölümde anlatılan televizyonun kamusal söyleme etkisi ve daha genel bir ifadeyle “kültür”e yönelik yönlendirme ve belirleyici olabilme gücü, eserin ulaşmak istediği amacı ve vermek istediği mesajı sağlam bir temele oturtmaktadır.

      Postman’a göre “yorumlama çağı”ndan “gösteri çağı”na geçişin ilk adımı, fotografi kültürünün yaygınlaşmasıyla atılmıştır. Bunun sebebi, araç’ın salt teknolojik icattan çok bir entelektüel ve toplumsal ortam yaratmasında yatmaktadır. Netice itibariyle araç’ın metafor hali ve rezonans etkisi, kültürün içeriğini belirleyebilmektedir. Bu sebeple Postman, televizyonun kaçınılmaz bir iletişim aracı (konuşma biçimi) olduğu çağ için, “gösteri çağı” adlandırmasını yapmaktadır. [i] Tamamını oku. »

      Paylaş:

        16 Haz 2014

        Her yerde Yahudi parmağı var!

        Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

        türkyorum - her yerde yahudi parmağı var

        Sayın Başbakan’ın Gezi’nin ardında “faiz lobisi”ni keşfetmesinin akisleri basınımızda pek yer tutmadı. Mesela, Avrupa Risk Sermayesi Derneği’nin İstanbul toplantısı sırasında, 29 Haziran 2013 günü soru kılığında bir yorum yapılmış, büyücek yatırım kuruluşlarından Wermuth Asset Management’in başkanı Jochen Wermuth elini kaldırıp Bakan Mehmet Şimşek’e sormuştu, “Erdoğan ‘Faiz lobisi’ni siyasi bir taktik olarak mı söylüyor yoksa doktoru çağırmanın zamanı mıdır?1

        Aynı günlerde Amerikan Foreign Policy Dergisi’nde Piotr Zalewski makalesine, “Faiz Lobisi’nin Protokolleri” başlığını atıyordu.2 Bu açıkça, “Siyon Önderlerinin Protokolleri”ne göndermeydi. Rıfat Bali 1923- 2008 yılları arasında bu protokollerin Türkiye’de 102 baskısını saymış3. Kitap Yurdu’na göz attım, birden fazla baskısı halen satışta. Demek ki Bali’nin verdiği sayıya ilaveler olmuş.

        Nedir protokoller? 

        Maurice Joly isimli bir Fransız avukat, 1864 yılında “Monteskiyö ile Makyavel’in Cehennemde Diyaloğu” başlıklı bir kitapçık yayınlar. Joly’nin niyeti III Napolyon’u tenkittir ama sansür buna izin vermediğinden bu hayalî konuşmayı kaleme almıştır. Diktatörün şeytanî fikirleri cehennemdeki Nikola Makyavel tarafından dile getirilmektedir. Yine de 15 ay hapis yatar. Ucuz kurtulmuş. Günümüz Türkiye’sinde olsa birkaç delil daha ekleyip on-on beş yıl yatırabilirdik.  Tamamını oku. »

        Paylaş:

          11 Haz 2014

          Musul’un Düşüşü ve IŞİD

          Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

          Türkiye'nin Musul Başkonsolosluğu

          Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu

          Adını doğduğu topraklar olan Irak’la birlikte değil, iç savaşın hüküm sürdüğü Suriye ile birlikte duyduğumuz Irak Şam İslam Devleti(IŞİD) aylardır taşrasına bütünüyle hâkim olduğu merkezinde de ağırlığını hissettirdiği Musul’u ele geçirdi. Birkaç gündür şehrin merkezine yakın noktalarda devam eden ordu birlikleriyle IŞİD’in çatışmasının örgütün Musul’u almasıyla sonuçlanması uluslararası kamuoyunda yankı buldu. Irak Ordusuna bağlı birliklerin uçakları Musul dışına kaçırıp, cephanelikleri havaya uçurduktan sonra şehri hızla terk etmesi beklenen bir durum değildi. Musul Valisi Nuceyfi’nin valilik binasından son anda kaçarak kurtulması sonrası Kürt bölgesinde yaptığı ilk açıklamada dikkat çektiği hususlardan birisi de ordu birliklerinin şehri kaderine terk etmesiydi. Ordunun bu tavrında ve IŞİD’in bölgedeki  “ani” ilerleyişinde bölgenin mezhepsel ve siyasi yapısı önemli rol oynamış görünüyor.  Saddam döneminde Irak’ı yöneten kadrolar Sünni nüfusun yoğun yaşadığı Musul, Anbar, Felluce, Tikrit gibi bölgelerdendi. İşgal sonrası sistemden önemli ölçüde dışlanan eski rejimin Arap-Sünni seçkinleri kendi bölgelerine yerleşmeyi tercih etti. Bu durum Maliki hükümetinin Şii ağırlıklı yapısının Sünnilerde ortaya çıkardığı reaksiyonla birleşince anılan bölgeler Bağdat hükümetinin etkisinin oldukça azaldığı yerler oldu. IŞİD zaten bir süredir Musul’un taşrasına bütünüyle hâkimdi ve şehrin merkezine de “vergi” toplayacak kadar yerleşmişti. Bir süre önce Bağdat hükümetinin bölgedeki güvenlik güçlerinde görev almak üzere sadece Sünniler için açtığı 3.000 kişilik kadroya yalnız 50 kişinin başvurmuş olmasını da örgütün baskısıyla izah edenler olmuştu.

          Tamamını oku. »

          Paylaş:

            4 Haz 2014

            Kırmızı Kurdele

            Yazar: AFŞİN SELİM

            türkyorum - kirmizi kurdeleHeyecanı hat safhadaydı ahalinin. Kolay mı, güzide vilayetimizde bir ilk yaşanacaktı. Kıymeti bilinmeliydi. Muhakkak. Gelişigüzel bir gün olarak geçiştirilemezdi. Hazırlıklar bir an evvel tamamlanmalı ve o büyük günün şahidi olarak tarihteki yerini almalıydı ahali. Orada olacaktı herkes, yediden yetmişe, bizzat içinde. Sırf o günü görebilmek, Allah’ım, ne büyük bahtiyarlıktı! Çünkü bütün mesele: Orada olmak ya da olamamaktı…

            Öncelikle dört adet makas hazır bulunduruldu. Protokol kuralları ihmal edilmemeliydi: Protokolsüz kalmış bir milletin hayat damarlarından… Dahası peşisıra gelecekti. En nihayetinde de, kesilecekti kesilmesi gereken. Fakat bir eksilik vardı etrafta sanki? Mühim bir eksiklik… Ürküttü ve üzdü: Kürsü yoktu, evet. Gözükmüyordu. Olsun. Dedik ya, bir ilk yaşanacak diye. Mütevazı bir tören olacaktı, anlaşılan. Kürsü konuşmalarıyla coşulan o şaşaalı törenlere benzemeyecekti. “İşte” diyerek, parmakla gösterilecekti: “Laf yok, icraat var.” Fakat parmakla birlikte, işaret edilen yere de bakılmalıydı ki, gerçekleşen icraatın nasılı kavranabilsin…

            Günün mana ve ehemmiyetini halen daha idrak edememiş olanlar ise söz konusu heyecandan mahrum kalmaya mahkumdu. Niçin olacak: Hiçbir kişi, kurum, kuruluş ve de gerçekle alakası olmamış, olamamış bir hayatı yaşıyorlardı da, ondan. Laf olsun işte! Kolay mı zannediyorlardı, tören düzenlemek? Hele ki içinde, ihtiyaç sahipleri olacaksa ve yardım göstere göstere yapılacaksa… Tamamını oku. »

            Paylaş:

              3 Haz 2014

              Saçmalamak Üzerine (3): Gereksizlik ve Tutarsızlık

              Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

              türkyorum - gereksizlik ve tutarsızlık(2) Gereksizlik: “Saçmalama” fiilini niteleyen bir diğer husus ise bir eylemin veyahut ifadenin, mana ihtiva etse dahi, içinde bulunulan bağlam içerisinde işlevsel bir konumda olmaması ile ilgilidir. Bu durumda, eylemin böyle algılanmasının sebebi; sahibinin bağlam dışılığı olabileceği kadar fiili algılayanın; eylemin alaka seviyesini idrak edebilmesini sağlayacak bilgi kapasitesine sahip olmaması olabilir. Ancak buradaki bağlam dışılık daha önce bahsettiğimiz hermenötik yaklaşımı gerektiren mana içi bir sorun değildir. Gereksizlik bir ihtiyaç dışılığa tekabül ettiğine göre bir ifadenin anlamlı veya anlamsız olması belirleyici değildir. Çünkü burada esas olan ifadenin veya hareketin ihtivası değil bağlam içerisindeki işlevidir. Son derece anlaşılır bir mana bütünlüğü olan söz ve eylemler fonksiyonel olmaması sebebiyle saçmalık olarak nitelenebilir. Bir eylem veya sözün gereksiz ve bundan dolayı saçma olduğu iddiası anlamsız olduğu iddiasından daha zor ortaya atılabilir. Çünkü bir fiil veya ifadenin gereksizliğine kani olabilmek, içerisinde bulunulan bağlamın ve gereksiz olarak nitelenen işin tamamen ilintisiz olduğunu bilmek ile mümkün olur ki bu da, bağlam ile mevzu bahis olan söz veya eylem hakkında her açıdan mutlak bilgi sahibi olmayı gerektirir. Gereğin olup olmamasına dair olan bir saçmalık yargısı sadece geçmişle ilgili olan bilgiye değil gelecekteki olasılıkların analizine de muhtaçtır. Çünkü gereklilik zaman ile sınanacak bir olgudur. Ayrıca, “geyik muhabbeti” olarak adlandırılan iletişim şekli içerisindeki ifadeler gerekli olmakla sınanamazlar. Çünkü bu tarz bir muhabbetin ayırıcı özelliği bağlamsızlığıdır. Tamamını oku. »

              Paylaş:

                2 Haz 2014

                Avrupa’nın Korkuları ve Medeniyet İçi Kutuplaşma

                Yazar: MEHMET AKİF OKUR

                “…Batılılar, dört yüz yıl önce Türk olmak tehlikesine maruz kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesiyle yüz yüzeler…”

                Arnold Toynbee, Civilization on Trial, 1948

                Toynbee, II. Dünya Savaşı’nın ardından yayınladığı ünlü eserinde kapıdaki acil tehlike saydığı komünizmi; Batı için yeni bir imana, dünya görüşüne, siyasi ve ekonomik sisteme bağlanmak, yani medeniyet değiştirmek anlamına gelen Türk olma/Türkleşme “tehdidi” ile kıyaslamaktadır. Avrupa’nın Türkleşmemek uğruna verdiği uzun asırlara yayılmış büyük kavgasının ana stratejik sac ayaklarıyla 20. yüzyıla damgasını vuran komünizme karşı mücadelesinin temel sütunları arasındaki bazı genel nitelikli benzerlikler/devamlılıklar, bu tespiti üzerinde yeniden düşünülmeye değer kılıyor. Her iki örnekte de, önce düşmanın şeytanlaştırılması yoluyla Avrupa’daki hakim düzene ait akidevî/felsefî sınırların etrafına ilk taarruzu göğüsleyecek zihni savunma hatları kurulmuştur. Bu aşamada devreye girip Türk korkusunu ve antikomünizmi besleyen propaganda mekanizmalarının mantıki kurguları da dikkate değer düzeyde ortaklıklara sahiptir.

                İkinci adımda ise Avrupa, savunamayacağı zihni siperlerde can çekişmemek için meşakkatli dönüşümleri göze almıştır. Reformasyon, Rönesans ve kapitalizmin güçlü sosyal politikalarla ehlileştirilmesi çabalarının motivasyon kaynakları arasında “öteki” karşısında kuvvet kazanma umudunun ciddi bir yeri vardır. Bu süreçlere, durdurulup püskürtülen hasımlara yöneltilmiş ekonomik, siyasi ve askeri hamleler eşlik etmiştir. Güvensizlik psikolojisine dayalı teyakkuz halleri, tehdit kaynaklarının reforme edilmiş yeni Avrupalı zihniyete entegrasyonu ve hasımlara ait maddi yeteneklerin dağıtılması gerçekleşmeden ortadan kalkmamıştır. “Zafer sahnelerinde” ise karşımıza dünya sistemi içerisindeki varlığını hakim özne olarak tahkim edip mağluplara doğru yaymış, ancak mücadele öncesindeki vaziyetiyle kıyaslandığında da kendisini bazen tanınamayacak kadar dönüştürmüş bir “yeni” Avrupa imajı çıkmıştır.  Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  27 May 2014

                  Parçalanmış Adam: Yusuf Akçura

                  Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

                  türkyorum - parçalanmış adam yusuf akçuraİki Vatanlı Adam

                  1876 yılında, İdil nehri kenarındaki bir şehirde, Simbir’de dünyaya gelen Yusuf Akçura,fabrikatör bir ailenin çocuğuydu. Babasının ölümüyle birlikte ailesinin işleri bozulunca, 1883 yılında, henüz yedi yaşındayken annesiyle beraber İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı.Böylece Akçura,şimâl Türklüğünün yanında Osmanlı/Türkiye Türklüğüne de intisâp ederek iki vatanlı bir adam oluyordu. Akçura’nın hayatı bu iki vatan, bu iki ayrı coğrafya arasında “gel-git”lerle doludur.

                  Akçura, Fransa’ya kaçana kadar bir Osmanlı Türkünün eğitim hayatını yaşadı, bir Osmanlı terbiyesi aldı. Ancak muhakkak ki aile muhîtinde diğer vatana âit hâtıralar yaşamaya,şimâl Türklüğüne âit unsurlaronun üzerinde işlemeye devam etmiştir. Diğer vatanın etkileri sadece ev ile sınırlı kalmamış, 1889 yılında gerçekleşen ve bir yıldan uzun süren bir seyâhat ile somut bir çehreye de bürünmüştür. Bu Akçura’nın diğer vatanına son gidişi değildir; hayatının ilerleyen dönemlerinde de ata yurduna çeşitli ziyaretlerde bulunacaktır.

                  1903 yılında, Fransa’daki Siyasî Bilimler Okulu’ndan mezûn olduktan sonra, ikinci vatanına, İstanbul’a dönmesi mümkün olmadığı için ata yurdunun kucağına sığındı. Meşhûr eseri “Üç Tarz-ı Siyâset”i de Kazan’da, “Züye Başı” köyünde kaleme aldı. Rusya’da meşrûtîidârenin kurulmasından istifâde ederek 1904-1908 yılları arasında Rusya Müslümanları ve Türklerinin meseleleriyle ilgili yoğun bir mesâide bulundu. Hatta faâliyetleri Rus makamlarını korkuttuğu için Duma seçimleri esnâsındatutuklandı ve 43 gün hapiste kaldı1.3 Haziran 1907 tarihinde Duma, çarın fermânıyla kapatılınca “Üç Haziran Vak’a-i Müessifesi” isimli eserini yazdı ve eser dolayısıyla hakkında takibât başlatıldı. Artık Kazan ve Kırım’da daha fazla kalabilmek imkânı yoktu. İmdâdına1908 Temmuz’unda ilân edilen II. Meşrûtiyetyetişti ve ardında esir bir vatan bırakarak 1908 sonbaharında ikinci vatanına, memâlik-i Osmâniye’ye, Türkiye’ye döndü. Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    9 Nis 2014

                    Saçmalamak Üzerine (2): Tanım ve Anlamsızlık

                    Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

                    türkyorum - tanım ve anlamsızlık“Saçmalamak” fiilinin Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlük’teki karşılığı şudur: “(1) Anlamsız, (2) gereksiz, (3) tutarsız, saçma sapan sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak, abuklamak”. “Saçma” sıfatının aynı sözlükteki bizi ilgilendiren manası; “Akla uygun olmayan, pestenkerani, absürt, yersiz bulunan, yersiz, akla aykırı, tutarsız söz”. Kelimenin daha derinine inmemiz gerekirse; “saçmalama” fiilinin türediği “saç” kelimesi, Sevan Nişanyan’ın hazırladığı Türkçe’nin etimolojik sözlüğüne bakarsak; diğer dillerin büyük çoğunluğundan farklı olarak (Diğer dillerde kıl/saç/tüy farkına çoğu zaman rastlanmaması. Örneğin İngilizcedeki “hair” sözcüğü bu üç Türkçe kelimenin yerine de kullanılır.) sadece insana ait olan, baş derisini kaplayan kılları ifade etmektedir. “Saçmak” fiilinin de dağıtmak manasına geldiğini göz önüne aldığımızda “saçmalamak” herhangi bir intizam göstermeyen ifadelerin, eylemlerin niteleniş biçimidir diyebiliriz. Dilimizin korunmasıyla mükellef devlet kurumumuzun tanımından yola çıkarak saçmalama eylemini irdeleyecek olursak; herhangi bir mana ihtiva etmeyen ifadeler saçmalık kategorisinde telakki edilebilir. Bununla beraber, saçmalama eylemi sadece söz ile değil hareketle de ifa edilebilir. Yukarıda bahsi geçen özellikler yalnızca ifadeleri değil başka fiilleri de niteleyebilir. Büyük Türkçe Sözlük’ün tanımındaki virgüllerin “ve” anlamında mı yoksa “veya” anlamında mı kullanıldığından emin olamadığımızdan, daha geniş olarak ele almak için “veya” manasında kullanıldığını varsayarsak; lüzumu olmadığı halde kullanılan ya da iç tutarlılık serdetmeyen sözleri veya öteki fiilleri de saçmalık olarak değerlendirebiliriz. Bu özelliklerin yanında saçmalama nitelemesi; akla uygun olmayan veya yersiz olan ifadeler içinde kullanılabilir.
                    “Saçmalama” eylemini tanımlayan özellikleri birer birer ele alalım. Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 32 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • ETİKETLER

                      • İLETİŞİM

                        Editör: Yasin Karabulut

                        editor@turkyorum.com

                        Facebook Twitter More...