istanbul yarimada

4 Eyl 2014

Türkçü Tarih Tasavvuru: Millet Merkezli Bütüncü Tarih

Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

türkyorum - millet merkezli bütüncü tarihTürkçülüğün doğuşuyla dil ve tarih araştırmaları arasında sıkı bir münasebet vardır. Türkçülük üzerine yapılmış çalışmaların hemen hepsinde bu hususa vurgu yapılmıştır1. Türkçülüğün iki kurucu babasıYusuf Akçura2 ve Ziya Gökalp de bu noktaya dikkat çekmişlerdir3.

Türkçülük her şeyden evvel yeni bir tarih tasavvuru demektir. Bu tasavvurun en önemli vasfı, “millet merkezli” adını verdiğimiz bir tarih telâkkisinin üzerine oturmasıdır. Millet merkezli tarih, tarihe sadece siyasî ve askerî penceresinden değil, geçmiş hayatın bütün cephelerini kuşatacak daha geniş bir zaviyeden bakar, yönetici elitle birlikte halkın/toplumun/milletin hayatını da tarihçiliğin ilgi alanına sokar. Bu tasavvurun tabiî bir neticesi olarak Türkçüler, Türk tarihine birbirinden kopuk ve biriyle irtibatsız hanedanalar ve devletler tarihi şeklinde bakmayı reddederek Türk tarihinin merkezine Türk milletini ve millî kültürü yerleştirirler ve bu suretle zaman ve mekân plânında herhangi bir sınırlamayı kabul etmeksizin Türk tarihini kendi devamlılığı ve bütünlüğü içinde mütalaa ederler.

Ziya Gökalp, Tevfik Sedad müstear ismiyle, Genç Kalemler’de yayımladığı meşhur Turan şiirinde vatanı; “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” dizesiyle tarif etmektedir4. Vatanın coğrafyasında görülen bu genişleme, tarihin coğrafyasını da genişletmiştir. “Turanî ırk, Hunlardan başlayarak Osmanlılara kadar ilâhî bir kuvvetin sevkiyle Atillaların, Cengizlerin, Hülaguların, Timurların, Osman ve Süleymanların kumandasında Çin’den İspanya’ya, Kuzey kutbundan Yemen ve Hindistan’a kadar” dünyanın dört bir tarafını hâkimiyeti altına almıştır5. Tamamını oku. »

Paylaş:

    3 Eyl 2014

    Ömer Lütfi Mete’nin Derin Millet’i Üzerine Notlar

    Yazar: AFŞİN SELİM

    türkyorum - derin millet üzerine oml-1-

    Muhatabımız her kim olursa olsun, söze karşı umumiyetle sadık davranmalı, aldatmamalı, istifadeye ve istismara kalkışmamalıyız. Ömer Lütfi Mete, yiğitliğin nasılı açısından, sözünde durmayı “birinci şart” olarak kabulleniyor ve nereden bozulduysak, düzelmenin de oradan başlayacağına inanıyor. Yiyen, içen, cinsel iştahlarını bir şekilde karşılamaya çalışan ve defi hacette bulunan kişiler yığını haline gelmek, yüksek vasıflı Türk olmayı mümkün kılmıyor elbette. Söze sadakat gerekiyor ki, hakikate hürmet gösterilebilsin. Fakat günümüzde, kişinin sözünde durması, güneşin doğudan doğması kadar doğal bir davranış iken, bugün kahramanlık sayılıyor. Bu yüzden, O’nun yazı ve konuşmalarında, sıkça hatırlattığına şahidiz: “Bir Türk sana söz verdiyse korkma, ondan daha büyük teminat olamaz.”

    -2-

    Hz. Pir’in pergel metaforundan mülhem, O’nun sabit olan bir ayağı bu topraklarda, bir diğeri de yedi cihanı dolaşabilmekte. “Daha iyisini haketmek için ne yapıyoruz” diye soruyor olması, sıradanlaşan meselelerimizin tutsağı olmamızdan. Serzenişe ne hacet! O kadar olduğumuz için bu kadarını hakediyoruz. Bize bizden daha ürkütücü düşman var mı? “Cilve” şiirindeki o mısra, içinde bulunduğumuz savaşın şiddeti açısından mühim: “Dışı tenha insanın içi mahşer.”

    Gözüken o ki, bize en büyük ve en tehlikeli düşman, yine biz… Tamamını oku. »

    Paylaş:

      12 Ağu 2014

      Hüzün Coğrafyası’na Türkiye umut olabilir mi?

      Yazar: MEHMET AKİF OKUR

      türkyorum - hüzün coğrafyası türkistanHüzün coğrafyası… Doğu Türkistan’ın çileli serüvenini galiba en anlamlı biçimde bu ifade özetliyor. İnsanlığa türlü güzellikler bahşetmiş muhteşem bir tarihle, halihazırdaki takatsizlik arasındaki gerilimi “hüzün”den daha iyi ne tasvir edebilir? Uygur Türkleri’nin bu aşinâ hüznüne, mesafelere rağmen ruh evimizin içinden hissedebileceğimiz kadar yakınız. Hüzün coğrafyasının sakinleriyle küçük tanışıklıklar, kısa sohbetler bu duygudaşlığı farketmemiz için yeterli. Doğu Türkistan ve Anadolu, yeryüzünün bir noktasında batıp, başka ucunda rengini ve tadını hemen hiç değiştirmeden yüzeye çıkan ırmaklara benziyor. Soluğunuzu tutup mesafeleri atlayarak aynı kültürel gökkubbe altında nefes almayı sürdürebilirsiniz. Bu hüzünlü hikâye o denli bizden, o kadar bizimle…

      Sadece tarihin tozlu sayfalarından miras bir akrabalık münasebetinden söz etmiyorum. Daha yakın dönemlerde de, İstanbul’a bağlılıklarını iletip Osmanlı hükümdarı adına hutbe okutan Yakup Bey’den, Türkiye yolunda Pamirleri aşmış umut kervanına dek uzanan bir ilişkiler zinciri aramızdaki köprüleri sağlam tutmuş. İstanbul medreseleriyle, Doğu Türkistan’dakiler arasındaki müfredat ortaklıklarını gördüğünüzde entelektüel düzeydeki etkileşimin boyutları karşısında şaşkınlığınızı gizleyemezsiniz. Kaşgar’da mütevazi bir ev kütüphanesinin rafından size gülümseyen Dersaadet basımı Kısas-ı Enbiya, muhayyilenizi kanatlandırır. Türkistan yollarını arşınlayan kervanlara karışır, kitap sandıkları arasında kendinizi unutuverirsiniz. Tamamını oku. »

      Paylaş:

        31 Tem 2014

        Saçmalamak Üzerine (4): Bir Olay İncelemesi Olarak Post-Modern Entelektüeller

        Yazar: MUSTAFA ONUR TETİK

        türkyorum - saçmalamak üzerine 4Alan Sokal’in “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity (Aşılan Sınırlar: Kuantum Kütleçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru)” adlı makalesi itibarlı bir akademik Amerikan kültürel çalışmalar dergisi olan “Social Text”in 1996 İlkbahar/Yaz sayısında neşredildi. Sokal’in bu makaleyi dergiye gönderirken ki niyeti; günümüz bilim dünyası içerisinde sorunlu olarak gördüğü aşırı “bilişsel göreceliliğin” ve post-modern entelektüellerin sıra dışı bir deneyle hicvedilmesiydi. Gönderdiği makale, popüler post-modern entelektüellere atıflarla son moda bir şekilde bezenmişti ancak esasa dair bilimsel bir argümanda bulunmuyor ve temelsizdi. İlgili “Social Text” editörleri bu gayri-bilimsel makaleyi sorunsuz yayınlayarak “kendi ayaklarına sıkmışlardı.”1 Daha sonra bu parodiden mülhem, Türkçeye de çevrilmiş olan “Son Moda Saçmalar: Post-modern Aydınların Bilimi İstismar Etmesi” isimli kitabı Jean Bricmont ile beraber neşrettiler. Bu kitapta, Jacques Lacan, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Luce Irigaray gibi “post-modern” entelektüellerin yazılarından parçaları alarak, bu tarz aydınların, muğlak bir anlatımla ve doğa bilimlerinden ödünç alınan terminolojinin asıl manalarına aykırı bir şekilde kullanılmasıyla bilimi nasıl istismar ettiklerini gözler önüne sermeye çalıştılar.  Bu istismarın dışında, aydınlanmacı geleneğe karşı tavır geliştirmenin dayanılmaz hafifliğine kapılan post-modern zihniyetin, tutarlı bir yöntem içerisinde karşı-argümantasyondan ziyade ekstrem bir göreceliliği, anlam bütünlüğü olmayan, “saçma”, ifadelerle ortaya koyması eleştirilmiştir. Kanaatimce, Sokal ve Bricmont’nun bu eleştirel duruşunun, anti-aydınlanmacı ideolojinin sapkınlık boyutuna varmasına bir cevap olarak okunması önemlidir. Tamamını oku. »

        Paylaş:

          21 Tem 2014

          Türk Milliyetçiliğinin Arada Kalmışlığına Dâir

          Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

          türkyorum - türk milliyetçiliğinin arada kalmışlığı mkcalenÇocukluk yıllarını benim gibi seksenlerin sonu ilâ doksanların başında tahsîl edenler hatırlayacaklardır: Çocuk dünyamızda mühim bir yer işgâl eden “Susam Sokağı”nın, kukla karakterlerinden birisi, iki canavarın arasında kalır ve içinde bulunduğu durumun vahametini küçük yüreklerimize duyurabilmek için şarkısını söylemeye başlar:

          “Arada kaldım/Tam arada/Sıkıştım kaldım burda, arada/ Arada kaldım arada/ Anlarsınız/ Çok tatsız bir durum bu/ Arada kalmak/ …/ Başıma gelen en acıklı durumdur bu/ Arada kaldım/ Tam arada/ Biri önce bu yöne iter/ Diğeri öbür yöne/ Sıkıştırıp dururlar…”

          Sanırım hâlâ biraz çocuk kalmış olmanın ve tabiî arada sırada bizim eski çizgi kahramanlar hâlâ yaşıyorlar mı diye meraklanıp onların semtine uğramanın saikıyla olacak, küçük ve sevimli lakin bir o kadar da zavallı kuklamızın içerisinde debelendiği bu tatsız, bu acıklı, bu kötü, bu feci, üstelik kurtuluş ümidi de taşımayan durumun; arada kalmanın, iki kuvvetin arasında sıkışıp bunalmanın, bir sağa-bir sola çekilmenin bendeki karşılığı hep sarsıcı olmuş ve hep bir başka arada kalmışlıkla ayniyet kurmama vesile olacak çağrışımlar doğurmuştur.

          Bu bir başka arada kalmışlık meselesini açmak, görünür kılabilmek için, “arada kaldım” nâm şarkıyı sevimli kahramanımızın yerine herhangi bir Türk milliyetçisinin mırıldandığını düşünelim. Hatta meseleyi daha da somutlaştırmak için bu “herhangi bir Türk milliyetçisi” gibi müphem bir özne yerine doğrudan bir özel ismi yerleştirerek, bu ismin hikâyesinden hareket edelim. Bu isim öyle ortalama bir Türk milliyetçisi olmasın da tanınır, bilinir, eser sahibi, Türk milliyetçiliğini temsîl edebilme kabiliyetini hâiz bir düşünür olsun. Meselâ“memleketimizde üç fikir cerayânı vardır” diyen, aslında cereyânlar ikiyken üçüncüsünün ortaya çıkışına omuz vererek kendi arada kalmışlığını hazırlayan Ziya Gökalp’in trajedisine dikkat kesilelim. Tamamını oku. »

          Paylaş:

            18 Tem 2014

            Ortadoğu’nun yeni aktörleri ya da tehlikenin farkında mıyız?

            Yazar: MEHMET AKİF OKUR

            türkyorum - ortdağu tehlikenin farkındamıyızMusul’un düşmesi ve takip eden gelişmeler, IŞİD’in adını küresel gündemin kolay değişmeyen maddeleri arasına barut ve kanla yazdırdı.  Dünyanın büyük güçleri IŞİD’i, en az bölgedeki yangından doğrudan etkilenecek ülkelerdeki kadar endişe ve merakla tartışmayı sürdürüyor. Çünkü önemli başkentlerin tamamı, yalnızca silahların patladığı coğrafya bakımından değil, küresel sistem açısından da ciddi sonuçlar doğuracak bir olaylar zinciriyle yüz yüze olunduğunu anlamış vaziyette. Bu farkındalık, gelişmelerin yorumlanması bakımından yeni bir aşamaya geçilmesini de gerekli kılıyor. Her aktör, muhtemel senaryoları kendi çıkarları, hedefleri, gelecek vizyonu vb. bakımlarından tahlil edip, hangi müdahaleleri yapması/yapmaması gerektiğine karar vermeye çalışıyor. Ardından, somut hamlelerin sürat kazandığını da göreceğiz. IŞİD’in faaliyetleri kadar bu müstakbel hamlelerin sonuçları da üzerimizde mutlaka tesirler yaratacak. Bu yüzden, çok sayıda aktör ve değişkenin muhtemel etkileşimlerini çabucak yorumlayabilmemiz, mümkün olduğunca da öngörebilmemiz gerekiyor. Kriz dönemlerinde ciddi problemleri diğerlerinden hızlıca ayırarak ilgimizi ve kaynaklarımızı yerindelik esasında tahsis edebilmenin ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu yeniden hissettiğimiz günlerden geçiyoruz. Ancak, bu kaygıyla hareket ederken odak dağılmalarının yol açacağı yanlışlar sarmalına kapılmamak için dikkatimizi de diri tutmalıyız. Örneğin, “aciliyetler” listemizi yalnızca bizden hemen somut reaksiyon bekleyen aktüel başlıklarla doldurmamalıyız. Bunun yerine, karşımızdaki manzarayı analitik maksatlarla belirli temel düzeylere ayırıp farklı seviyelerdeki meselelere ‘aciliyetler’ listesinde kendi ritimlerine uygun bir takvimlendirme yapabiliriz. Tamamını oku. »

            Paylaş:

              30 Haz 2014

              Neil Postman’a Göre Görsel İletişim Biçimlerinin Kültürel İzdüşümü ya da Gösteri Toplumu Tartışmaları İçin Bir Prolog – II

              Yazar: HALİL İBRAHİM KOÇ

              “Muhakkak ki, insanlar tekniğin imkânlarını her zaman kültürü geliştirecek şekilde kullanmamışlardır. Bugün teknolojik bakımdan en ileri olduğumuz bir zamanda geçmiş devirlerdekinden daha çok kültürle uğraştığımız veya daha kültürlü olduğumuz söylenemez. Bunun aksi, yani kültürden gitgide uzaklaştığımız daha doğrudur. Modern cemiyetin kültürü Edward Sapir’in ‘sahte kültür’ kavramına daha uygun düşmektedir.” [Erol Güngör, 'Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik']

              türkyorum postman prolog 2Eserin ikinci bölümünde televizyonun epistemolojiye olan katkısı ve kültüre yönelik etkisi, televizyon programlarından yer-yer örnekler verilerek anlatılmaya çalışılmıştır. Postman’a göre –birinci bölümde açıklandığı gibi- televizyon, bir üst-araç (meta-medium) statüsündedir. Bu, en azından gösteri çağı için geçerli sayılabilir. Bu bölümde anlatılan televizyonun kamusal söyleme etkisi ve daha genel bir ifadeyle “kültür”e yönelik yönlendirme ve belirleyici olabilme gücü, eserin ulaşmak istediği amacı ve vermek istediği mesajı sağlam bir temele oturtmaktadır.

              Postman’a göre “yorumlama çağı”ndan “gösteri çağı”na geçişin ilk adımı, fotografi kültürünün yaygınlaşmasıyla atılmıştır. Bunun sebebi, araç’ın salt teknolojik icattan çok bir entelektüel ve toplumsal ortam yaratmasında yatmaktadır. Netice itibariyle araç’ın metafor hali ve rezonans etkisi, kültürün içeriğini belirleyebilmektedir. Bu sebeple Postman, televizyonun kaçınılmaz bir iletişim aracı (konuşma biçimi) olduğu çağ için, “gösteri çağı” adlandırmasını yapmaktadır. [i] Tamamını oku. »

              Paylaş:

                16 Haz 2014

                Her yerde Yahudi parmağı var!

                Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

                türkyorum - her yerde yahudi parmağı var

                Sayın Başbakan’ın Gezi’nin ardında “faiz lobisi”ni keşfetmesinin akisleri basınımızda pek yer tutmadı. Mesela, Avrupa Risk Sermayesi Derneği’nin İstanbul toplantısı sırasında, 29 Haziran 2013 günü soru kılığında bir yorum yapılmış, büyücek yatırım kuruluşlarından Wermuth Asset Management’in başkanı Jochen Wermuth elini kaldırıp Bakan Mehmet Şimşek’e sormuştu, “Erdoğan ‘Faiz lobisi’ni siyasi bir taktik olarak mı söylüyor yoksa doktoru çağırmanın zamanı mıdır?1

                Aynı günlerde Amerikan Foreign Policy Dergisi’nde Piotr Zalewski makalesine, “Faiz Lobisi’nin Protokolleri” başlığını atıyordu.2 Bu açıkça, “Siyon Önderlerinin Protokolleri”ne göndermeydi. Rıfat Bali 1923- 2008 yılları arasında bu protokollerin Türkiye’de 102 baskısını saymış3. Kitap Yurdu’na göz attım, birden fazla baskısı halen satışta. Demek ki Bali’nin verdiği sayıya ilaveler olmuş.

                Nedir protokoller? 

                Maurice Joly isimli bir Fransız avukat, 1864 yılında “Monteskiyö ile Makyavel’in Cehennemde Diyaloğu” başlıklı bir kitapçık yayınlar. Joly’nin niyeti III Napolyon’u tenkittir ama sansür buna izin vermediğinden bu hayalî konuşmayı kaleme almıştır. Diktatörün şeytanî fikirleri cehennemdeki Nikola Makyavel tarafından dile getirilmektedir. Yine de 15 ay hapis yatar. Ucuz kurtulmuş. Günümüz Türkiye’sinde olsa birkaç delil daha ekleyip on-on beş yıl yatırabilirdik.  Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  11 Haz 2014

                  Musul’un Düşüşü ve IŞİD

                  Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                  Türkiye'nin Musul Başkonsolosluğu

                  Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu

                  Adını doğduğu topraklar olan Irak’la birlikte değil, iç savaşın hüküm sürdüğü Suriye ile birlikte duyduğumuz Irak Şam İslam Devleti(IŞİD) aylardır taşrasına bütünüyle hâkim olduğu merkezinde de ağırlığını hissettirdiği Musul’u ele geçirdi. Birkaç gündür şehrin merkezine yakın noktalarda devam eden ordu birlikleriyle IŞİD’in çatışmasının örgütün Musul’u almasıyla sonuçlanması uluslararası kamuoyunda yankı buldu. Irak Ordusuna bağlı birliklerin uçakları Musul dışına kaçırıp, cephanelikleri havaya uçurduktan sonra şehri hızla terk etmesi beklenen bir durum değildi. Musul Valisi Nuceyfi’nin valilik binasından son anda kaçarak kurtulması sonrası Kürt bölgesinde yaptığı ilk açıklamada dikkat çektiği hususlardan birisi de ordu birliklerinin şehri kaderine terk etmesiydi. Ordunun bu tavrında ve IŞİD’in bölgedeki  “ani” ilerleyişinde bölgenin mezhepsel ve siyasi yapısı önemli rol oynamış görünüyor.  Saddam döneminde Irak’ı yöneten kadrolar Sünni nüfusun yoğun yaşadığı Musul, Anbar, Felluce, Tikrit gibi bölgelerdendi. İşgal sonrası sistemden önemli ölçüde dışlanan eski rejimin Arap-Sünni seçkinleri kendi bölgelerine yerleşmeyi tercih etti. Bu durum Maliki hükümetinin Şii ağırlıklı yapısının Sünnilerde ortaya çıkardığı reaksiyonla birleşince anılan bölgeler Bağdat hükümetinin etkisinin oldukça azaldığı yerler oldu. IŞİD zaten bir süredir Musul’un taşrasına bütünüyle hâkimdi ve şehrin merkezine de “vergi” toplayacak kadar yerleşmişti. Bir süre önce Bağdat hükümetinin bölgedeki güvenlik güçlerinde görev almak üzere sadece Sünniler için açtığı 3.000 kişilik kadroya yalnız 50 kişinin başvurmuş olmasını da örgütün baskısıyla izah edenler olmuştu.

                  Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    4 Haz 2014

                    Kırmızı Kurdele

                    Yazar: AFŞİN SELİM

                    türkyorum - kirmizi kurdeleHeyecanı hat safhadaydı ahalinin. Kolay mı, güzide vilayetimizde bir ilk yaşanacaktı. Kıymeti bilinmeliydi. Muhakkak. Gelişigüzel bir gün olarak geçiştirilemezdi. Hazırlıklar bir an evvel tamamlanmalı ve o büyük günün şahidi olarak tarihteki yerini almalıydı ahali. Orada olacaktı herkes, yediden yetmişe, bizzat içinde. Sırf o günü görebilmek, Allah’ım, ne büyük bahtiyarlıktı! Çünkü bütün mesele: Orada olmak ya da olamamaktı…

                    Öncelikle dört adet makas hazır bulunduruldu. Protokol kuralları ihmal edilmemeliydi: Protokolsüz kalmış bir milletin hayat damarlarından… Dahası peşisıra gelecekti. En nihayetinde de, kesilecekti kesilmesi gereken. Fakat bir eksilik vardı etrafta sanki? Mühim bir eksiklik… Ürküttü ve üzdü: Kürsü yoktu, evet. Gözükmüyordu. Olsun. Dedik ya, bir ilk yaşanacak diye. Mütevazı bir tören olacaktı, anlaşılan. Kürsü konuşmalarıyla coşulan o şaşaalı törenlere benzemeyecekti. “İşte” diyerek, parmakla gösterilecekti: “Laf yok, icraat var.” Fakat parmakla birlikte, işaret edilen yere de bakılmalıydı ki, gerçekleşen icraatın nasılı kavranabilsin…

                    Günün mana ve ehemmiyetini halen daha idrak edememiş olanlar ise söz konusu heyecandan mahrum kalmaya mahkumdu. Niçin olacak: Hiçbir kişi, kurum, kuruluş ve de gerçekle alakası olmamış, olamamış bir hayatı yaşıyorlardı da, ondan. Laf olsun işte! Kolay mı zannediyorlardı, tören düzenlemek? Hele ki içinde, ihtiyaç sahipleri olacaksa ve yardım göstere göstere yapılacaksa… Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 33 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • ETİKETLER

                      • İLETİŞİM

                        Editör: Yasin Karabulut

                        editor@turkyorum.com

                        Facebook Twitter More...