ada1

27 Oca 2012

Fransa Yeni Bir İslamofobi Dalgasının Önünü Açtı

Yazan: MEHMET AKİF OKUR

Fransız Senatosu, Avrupa’nın ortasında ifade özgürlüğünü dâra çeken yasa tasarısını aynen kabul etti. Bu sonuç çok az kimseyi şaşırtmış olmalı. Türkiye’yi bir kenara bırakın, Paris sokaklarında görüşü sorulan aklı başında herkes, resmen savunulan gerekçelerden ziyade siyasi ve stratejik kaygılarla hareket edildiğini söylüyor.

Elysee Sarayı’nın uykularını kaçıran politik dengeleri artık neredeyse ezberledik. Fransa, Cumhurbaşkanlığı yarışına hazırlanıyor. Seçim sistemi iki turlu. Anketlere göre Sosyalist aday yarışı önde götürüyor. Seçmenlerin yaklaşık % 23,5’i ikinci sıradaki Sarkozy’yi, % 21,5’i de aşırı sağın adayı Jean Marie le Pen’i destekliyor. İlk turda hangisi ikinciliği yakalarsa, sonraki turda François Hollande’nin karşısına sağın adayı olarak çıkacak. Yani, aralarındaki gittikçe azalan farkın kapanması, nihai sonuç bakımından çok önemli. Bu durum cemaat oylarının cazibesini arttırıyor. Fakat yasa, zannedildiği gibi Fransız Ermenilerinin mevcut siyasi tercihlerini değiştirmeyecek. Çünkü, zaten oy verdikleri siyasi partilerin hepsi bu kanunu destekledi. Sarkozy başka bir şey yapmaya çalışıyor. Gittikçe kabaran İslamofobik duyguları okşayarak, Le Pen’e yönelen ırkçı kitleye göz kırpıyor. Tamamını oku. »

26 Oca 2012

Ülkücülüğün ‘Sahih Tip’ Problematiği Üzerine Tekrar Düşünürken

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

“…Sanatın bir yeniden-üretim olmasında, ideolojinin hem olumlu hem de olumsuz belirlenimleri olacaktır. Benim vurgulamak istediğim, sanatsal üretimin, salt ideolojinin belirlenimlerine indirgenemeyeceği.” [1]

Hilmi Yavuz
Gerçekçilik Sorunu Üzerine

1: Bu yazıdan önce, Ülkücülük bağlamında [da] bir ‘sahih tip’ problematiğinden dem vurulabileceğine ilişkin iki yazı yazmıştım: ‘‘Ruh Adam’, ‘Aylak Adam’ ve Biz, Ülkücüler’ başlıklı ilk yazıda –Hilmi Yavuz’un ‘sahih/yaşanmış tip’ ve ‘gerçek/verili tip’ ayrımından yola çıkarak, Nihâl Atsız’ın ‘Ruh Adam’ı ve Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adamı’nı birlikte-okumamın ardından, “…Ülkücü okurların elinde, kendilerini bugünün sahihliği içerisinde anlatan metinler ‘yeterince’ mevcut mudur?” sorusunu sormuştum. ‘İlâve Notlar, Ya da Bir ‘Sahih Tip’ Örneği’ başlıklı ikinci yazımda ise, ilk yazıya okurlarca yöneltilen iki tip eleştiriye cevap vermiş ve ‘sahih/yaşanmış tip’ten ne kastettiğimin tam olarak anlaşılması nâmına, Mustafa Kutlu’nun ‘Seyfettin’i Severdik’ başlıklı kısa metnini arz etmiştim.[*] İmdi; işbu üçüncü yazıda –İkbal Vurucu’nun yakın zamanda kaleme aldığı ‘Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar’ başlıklı yazı vesilesiyle de [**], ilk iki yazıdaki, soyut ve/veya muğlâk kalmış noktaları ‘somut’ örnekler ile açımlamak niyetindeyim.   Tamamını oku. »

25 Oca 2012

Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Üçlü Tasnifleri: Üç Tarz-ı Siyaset ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak-3

Yazan: MEHMET KAAN ÇALEN

Türk Yurdu Mecmuası yazarları. Sağdan sola: Ahmet Hikmet Bey, Mehmed Emin Bey, İsmail Bey Gasprinski, Ziya Bey (Gökalp), Bursalı Mehmed Tahir Bey, Ahmed Bey Agayef, Mimar Kemaleddin Bey, Müdür: Akçuraoğlu Yusuf Bey, Köprülüzâde Mehmed Fuad Bey.

Ziya Gökalp ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak

Ziya Gökalp’in Türk Yurdu Mecmuası’nda “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” üst başlığı altında yayımladığı makaleler serisinin ilki, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” cümlesi ile başlamaktadır. Söz konusu üç fikir cereyânı kronolojik sıraya göre Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak ve Türkleşmektir.

Gökalp, mütefekkirlerimizce evvelâ “Muâsırlaşmak” lüzumunun hissedildiğini belirtir ve Osmanlı-Türk modernleşmesini III. Selim devriyle başlatır. “Aslî bir akide hükmünde” gördüğü “Muâsırlaşmak”ı herhangi bir fikrin veya grubun tekeline bırakmaz ve değişen dozajlarda bütün fikir akımlarının muâsırlaşma eğilimi taşıdığının altını çizer[1]. “Muâsırlaşmak cereyânı”, Gökalp’in iddia ettiği gibi “muayyen bir nâşire mâlik” [2] değilse hususî bir fikrî sistematiği ve programı da yok demektir. Sistemsiz ve belirsiz bir “akidenin/temayülün/ihtiyacın/zaruretin” üç fikir cereyânından biri ve hatta ilki mevkiine yükseltilmesi fazlaca cömert bir yaklaşım gibi durmaktadır. (Bu hususa netice kısmında tekrar temas edilecektir.)

Gökalp, Tanzimatçıların muâsırlaşma telâkkisini birkaç cepheden tenkit eder ve kendi muâsırlaşma teorisini yeni bir medeniyet tasavvuru içine oturtur. Tamamını oku. »

24 Oca 2012

Tarih Üzerine

Yazan: NURİ CİVELEK

       Heredot ‘dan beri  tarih yazıcılığı anlayışı  dehaların, kahramanların  siyasî ve askerî yapıp ettiklerinin hikâyesi olagelmiştir.

On sekizinci yüzyıl sonu öncesi  tarihin felsefi kritiği, tarih yazımını salt bir tarih metni olmaktan çıkartıp onun felsefî açıdan tarihin akışının yorumu olarak da anlam kazandığı bir dönemdi. Ancak 19.yy sonu tarih yazıcılığı, pozitivizmin etkisi ile de, handiyse felsefe karşıtı bir tutum içine girmiştir. Yine de tarihin düz bir çizgi üzerinde ilerleyen, birbirine gebe safhalara ayrılan ve  kaçınılmaz bir nihai sona,  kader noktasına doğru deterministik bir zorunluluk ile seyretmekte olduğunu “Çizgisel (Lineer) Tarih” veya birbirinin tekrarı olan safhalardan oluştuğu, tekerrürden ibaret olduğu  iddiasındaki kökenleri  Eflatun felsefesine kadar inen  –Doğu’da aynı tarih felsefesinin muadili olarak İbn Haldûn ismi öne çıkmaktadır– adına “Çevrimsel-Döngüsel Tarih” denen  bütün dünyada tarih felsefesine derinden tesir eden adına felsefî  tarih görüşleri, gözden düşse de tarihin akışının yorumu , tarihin neliği problematikleri hiçbir zaman entelektüel mesainin tamamen dışında kalmadı. Tamamını oku. »

23 Oca 2012

Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar

Yazan: İKBAL VURUCU

Ülkücülük Algısının Beslendiği Etkenler Üzerine Düşünceler

Ülkü ocakları Türkiye’nin en köklü sivil toplum örgütlerinden biridir.  Aynı zamanda üye sayısı bakımından da küçümsenemeyecek bir orana sahiptir. Ülkücü düşüncenin toplumsallaşmasında ve etkin bir hale gelmesinde her dönem belirleyici bir işleve sahip olmuştur. 1970’li yıllarda Ocağın belirgin özelliği güçlü bir dayanışma merkezi haline gelmesi ve ülkücülerin eğitimlerinin sağlandığı bir mektep olmasıdır. Seveni kadar sevmeyeni de vardır. Ülkü Ocakları ve ülkücüler on yıllarca vatanseverliğin, dostluğun, kardeşliğin bir mekânı olmasına rağmen 1980 darbesi sonrası bazı durumlar olumsuz bir algının inşasında belirleyici oldu. Zaman zaman mafyalaşmanın ve çeteleşmenin içinde bir kısım insanların kendilerine “ülkücü” sıfatını vermesi Ülkücü düşmanları tarafından karşı propagandanın merkezine yerleştirildi. Bu insanların Ahmet Arvasi’nin  “ülkücülükten geçinenler” kategorisine tekabül ettiği görülmektedir. Tamamını oku. »

22 Oca 2012

Öğretmeniniz kim?

Yazan: AFŞİN SELİM

Ömer Muhtar’ı bilirsiniz. “Çöl Aslanı” O’nu anlatır. Şöyle bir sahne vardır orada: İtalyan müfrezesi pusuya düşürülür, bütün unsurlarıyla etkisizleştirilir, yalnızca genç bir teğmen kalmıştır geriye, esir edilir ve kelepçeli olarak Ömer Muhtar’ın karşısına getirilir, genç teğmenin ellerini çözer, İtalyan bayrağını eline tutuşturur, bunu al ve git der, komutanlarına söyle, bu bayrak buraya ait değil, askerler şaşırırlar, itiraz ederler, esir öldürülmelidir, Ömer Muhtar şöyle cevap verir: Onlar bizim öğretmenimiz değil… Çünkü düşmanına benzeyen, düşmanı gibi davranır. Düşmanına benzemiş olanların adalet talebi olabilir mi? Olamaz. Davranışının çocuğudur insan… Düşmanına, düşmanından daha az zalim olduğu için düşman olanların düşmanlıkta haddi aştığı görülmektedir. Yaşamak, mesul olmaktır. Fenalığı ve azgınlığı yasaklayan Allah, kıyamet günü için adalet terazileri kuracağını bildirmektedir, -ilgilisine değil- tüm insanlığa… Ayrıca, düşmana karşı haddi aşmamak gerektiğini de! Haddini bilen varlığa insan diyoruz.
Tamamını oku. »

22 Oca 2012

Modernlik, Postmodernlik ve Biz, Türkçüler –[1]: “Pardon, neye postmodern diyoruz bu günlerde?”

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

Bu yazı zinciri; değerli hocam,

İkbal Vurucu’ya ithaf olunur…

“Sevdim bir kancığı, korkuncun korkuncu;
Bu yaşlı cadının adı “hakikat”…” [1]

Friedrich Nietzsche
‘Şâirin Çağrısı’

“Bu arada siz siz olun ve aklınızdan şunu çıkarmayın:
HAK TAADDÜD ETMEZ!” [2]

Dücâne Cündioğlu
‘Ben Hakikatim’

1: Siyaset Bilimi doktoru Hatice Sevgi Zengin –Türkiye Günlüğü’nde yayımlanan ‘Postmodern Eleştiri’ başlıklı yazısının girişinde [3], Fransız filozof Michel Foucault ile yapılan bir söyleşiden çarpıcı bir bölüm paylaşır: “Postmodernizm hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, Foucault’nun verdiği yanıt, postmodernlik nâmına âdeta tüm literatürü özetler nitelikte bir yanıttır: “Pardon, neye postmodern diyoruz bu günlerde? Pek güncel değilim de!” Evet; postmodern felsefe –Foucault’nun da soruya vermiş olduğu yanıtta özetlediği üzere, herkesin ve her şeyin, hiç kimse ve hiçbir şey olduğu bir dünyayı, ‘olması gereken’ [: normatif] dünya biçiminde insanlığa arz eden bir felsefî kategorinin adıdır. Peki, tam olarak ne anlama gelmektedir bu? Felsefe Sözlüğü’ndeki [4] şu satırları –Foucault’nun özet-yanıtıyla birlikte düşündüğümüz takdirde, post modern felsefe’nin öz’ünü kavrayabilmek mümkündür: Tamamını oku. »

19 Oca 2012

Halide Nusret Zorlutuna’nın ‘Çocuk Anlayışı’: ‘Protestan’ mı, Yoksa ‘Romantik’ mi?

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

“Etrafınızdaki çocuklarla, kendinizden küçüklerle konuşmağa tenezzül edin! Onlara anlatın! Herşeyi bilsinler! Siz onların bir hiç yüzünden ne kadar azab çektiklerini bilmezsiniz.” [1]

Ahmet Hamdi Tanpınar

1: Prof. Dr. Mine Tan –‘Çocukluk: Dün ve Bugün’ başlıklı bildirisinde [2], 20. yüzyıldaki ‘egemen çocuk paradigması’nın üç temel varsayım üzerine inşa edildiğini söyler: “(1) Çocuklar, yetişkinlerden farklıdır; ya da çocuklar özel bir biyolojik kategori oluştururlar. (2) Çocukların yetişkinliğe hazırlanması –yetiştirilmesi- gerekir; ya da yetişkinlik bir kazanımdır. (3) Çocukların yetiştirilmesi sorumluluğu yetişkinlere aittir.” Bu üç temel varsayımın felsefî altyapısıysa –yine aynı bildiri vesilesiyle öğrendiğim üzere, ‘18. yüzyıl aydınlanması’nın iki büyük filozofunun çocuk’a ve eğitim’e ilişkin düşüncelerinden müteşekkil bir yapıdır: Rousseau ve Locke. Kuramları ise, sırasıyla: ‘Romantik Çocuk Anlayışı’ ve ‘Protestan Çocuk Anlayışı’. Tamamını oku. »

17 Oca 2012

“Tarihin Geleceği”: Yeni Sağ İçin Arayışlar

Yazan: MEHMET AKİF OKUR

Zaman her yeniyi eskitiyor. Elbette hayatın en yakıcı gerçeğini, “eskilerden” saygıya değer bularak seçtiklerine bahşettiği “kadim” sıfatıyla hafifleten bir insanî hafıza da mevcut. Ancak bu merhamet dokunuşunun, varlığını tüketmek üzerine inşâ eden kapitalizmin mirasına nasip olacağı hayli şüpheli. Bu yüzden, tarihin geleceğinde krizlerle solan geçmişin yenilenmiş yüzünü görmek isteyenler, hummalı bir faaliyete girişmek zorunda. Nitekim Fukuyama da, Foreign Affairs’te yayınlanan “Tarihin Geleceği” başlıklı son makalesinde bunu yapmaya çalışıyor.

Önce hafızalarımızı tazeleyelim. Yazarı şöhrete kavuşturan ve söylediklerine hâlâ kulak kabartmamıza sebep olan şey, Soğuk Savaş’ın ardından attığı ünlü zafer çığlığıydı. Ona göre Berlin Duvarı’nın yıkılışı, yalnızca stratejik bir başarı değildi. Çünkü yeryüzünde liberal kapitalizme alternatif teşkil edecek yaşayabilir hiçbir model kalmamıştı. Bir anti-tezin yokluğu, tarihin sonunu getirmekteydi. Tamamını oku. »

16 Oca 2012

“Ruh Adam”: Aşk, Doktor Cezmi, Nietzsche ve Halilov

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

Selim Pusat: “İlâhî bir kadına veya kıza karşı duyulan aşk da nihayet bir şehvetten mi ibârettir?

Doktor Cezmi: “Tamamiyle. Aşk, şehvetin estetik şeklidir. Onun için daha ziyâde estetik kadınlara veya kızlara karşı duyulur…”

1: Daha önce de yazmıştım: Nihal Atsız’ın –bilhassa Ruh Adam [1] romanındaki- bâzı düşünceleri, Nietzsche’nin felsefesiyle büyük ölçüde örtüşür. Yine Ruh Adam’da, Selim Pusat ile Doktor Cezmi arasında geçen ‘aşk’ konulu diyalogun da söz konusu biçimde okunması mümkündür. Gerçi bu konuşmaya diyalog demek de ne denli doğru olur, bilemiyorum; zirâ bilindiği üzere konuşma esnasında Selim Pusat zaman-zaman kısa sorular ve yorumlarla araya girmekle birlikte, konuşmaya hâkim tezlerin esas sahibi Doktor Cezmi’dir. Yâni ikili arasındaki diyalog, monologa yakın bir diyalogdur. Öte yandan: Romanda Atsız’ı temsil eden Selim Pusat –adı geçen diyalogda, Doktor Cezmi kadar söz almasa da, Cezmi’nin söylediklerine kesin/keskin itirazlar da bulunmadığı gibi, kimi zaman sessiz kalarak kimi zamansa sohbetin genişlik ve derinlik kazanması için ilâve sorular sorarak, Doktor’un söylediklerini dolaylı yoldan onaylar. Bu onay da bize, Doktor Cezmi’nin düşüncelerini, Selim Pusat’ın, dolayısıyla Atsız’ın düşünceleriymiş gibi okuma imkânı verir. [*] Tamamını oku. »

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 »