Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

26 Oca 2017

Trump’lı Amerika ‘Çifte Hükümet’le yüzleşme zamanı mı?

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

turkyorum-cifte hukumet trumpAmerikan müesses nizamı, “siyah derili beyaz Başkan”a dönüştürdüğü Obama’yı alkışlarla uğurlarken, Beyaz Saray’ın sarışın yeni sakinine karşı kuşandığı kılıçlarını halen kınına sokmamış vaziyette. Trump, liderliğini yapacağı ülkenin istihbarat kuruluşları kaynaklı yönlendirmelerle “ulusal güvenliğe tehdit” ilan edilmiş bir siyasetçi olarak Başkanlık andını içti. Seçimlerden 20 Ocak’a kadar geçen zaman zarfında, önemli bürokratik unsurların da içinde yer aldığı geniş bir koalisyon, henüz tazeliğini koruyan sandık sonuçlarına meydan okuyabileceğini gösterdi. Önce, ikinci seçmenlerden bir bölümünün tercihlerini Trump aleyhine değiştirmesi çağrıları eşliğinde Rusya’nın seçimlere müdahil olduğu iddiaları ortalığı kapladı. Bu safha geçilip Trump “seçilmiş Başkan” unvanını kazandıktan sonraysa, Putin’in elinde yeni Başkan’a şantaj için kullanılabilecek görüntüler ve bilgiler bulunduğuna dair ithamlar gündeme taşındı. Trump politikalarına muhalif güvenlik bürokrasisinden kitlesel istifalar olabileceğini ileri süren eski CIA Başkanı’nın beyanları, merkez medyanın amiral gemilerinde tekrarlanarak haberleştirildi. İzlenen strateji, diğer amaçlarının yanısıra, yeni zafer kazanmış Cumhuriyetçi Kongre’nin güvenlik hassasiyetlerine ve Rusya karşıtı hislerine hitap ederek Trump’ı hem bürokrasi hem de sistemin seçilmişleri nezdinde yalnızlaştırmayı hedefliyor.

Hız kesmeden devam eden kavgada savrulan yumrukların çetelesi her geçen gün uzuyor. Gelinen aşamadan sonra, Trump’ın karşılaştığı direnci, yalnızca seçim sürecinin gerginliği ve bürokrasinin geçici partizan refleksleri gibi sebeplerle açıklamak mümkün gözükmüyor. Meselenin, yüzeyselliğe kapılmadan, komplo teorilerine de saplanmadan izahı gerekiyor. Bunun için de Amerikan sisteminin yapısal dinamiklerine odaklanmamız ve sosyal bilimlerin kavramlarına müracaat etmemiz lazım. Tamamını oku. »

18 Oca 2017

Ahlaki Bir Meydan Okuyuş Olarak Nevzat Kösoğlu Duruşu

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

turkyorum-ahlaki bir durus nevzat kosoglu

Esasında bu yazının başlığı “Ahlaki Bir Meydan Okuyuş…” yerine “İmani Bir Meydan Okuyuş…” yahut “Türki Bir Meydan Okuyuş…” da olsa gaye hâsıl olurdu. Bunun ötesinde yalnız “Nevzat Kösoğlu Duruşu” desek dahi onu bilenler bunun aynı zamanda ahlaki, imani ve Türk’e has bir duruş olduğunu bileceklerdi. Mevcut haliyle karşınızda olması bir tanesini seçme zaruretinden.

Nevzat ağabeyin varlığından haberdar oluşum, onu ilk görüşüm 14-15 yaşındayken olmalı. 12 Eylül Mahkemesi’nde çekilmiş bir fotoğrafta; O’nun gıyabında daima “reis” hitabıyla andığı Alparslan Türkeş Bey’in hemen sağında, beyaz takım elbisesi ve sanki idamla yargılanmıyormuş umursamazlığında, herkesin elleri önünde, o dirseklerinden büküp kollarını geriye yaslanmış, bacakları açık. Onun bu duruşunun, ilk bakışta bile, cihangirane bir hal olduğu aşikârdı. İlaveten bu halin kuru bir cihangirlik olmadığını öğrenmemiz için biraz daha zaman geçmesi gerekti. Nevzat Kösoğlu’nu okudukça, onu bilenlerden dinledikçe ve nihayetinde onunla sohbetler etme imkânına kavuşunca mahkemedeki o duruşun zahire taşan manasının altında pek kuvvetli bir ruh kökü olduğunu anlamış olduk. Bendenizin meseleyi idraki biraz zaman alsa da Nevzat Ağabey’in bu duruşunun mahkemedeki muhataplarından savcı tarafından anlaşılması uzun sürmemiş olacak ki, mahkeme başkanına “Nevzat Kösoğlu hali, tavrı ve oturuşuyla beni tehdit ediyor.” diye şikâyette bulunacaktı. Mahkemedeki bu durumu Cengiz Aydoğdu gayet isabetli bir şekilde “Nevzat Kösoğlu duruşu, millet varlığını kaale almayanlara ve milli değerlere bigâne duranlara karşı kendiliğinden bir tehditti.” 1 diyerek açıklıyor. Tamamını oku. »

29 Tem 2016

Bir örgütün anatomisi: FETÖ

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

138405

Türkiye 15 Temmuz’da yaşananları hazmetmeye, dünya ise anlamaya çalışıyor. Her ikisi için de, eldeki verilere göre yaşananların merkezinde yer alan, Gülen hareketini kavramak durumundayız.

Ankara’nın stratejik kurumlarının jetler ve helikopterlerle bombalanması, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının rehin alınması, cumhurbaşkanına suikast girişimi gibi abartılı bir aksiyon filmini andıran darbe teşebbüsüne nasıl gelindiğinin anlatımını geçen yüzyılın ilk çeyreğinden başlatmak yerinde olur.

Osmanlı tarih sahnesinden çekilip Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yeni devlet seküler temeller üzerine inşa edildi. Bu inşa süreci dini organizasyonların toplumsal düzendeki yerlerinde radikal değişikliklere yol açtı. Kadim dini- tasavvufi yapılar resmi ve aleni sürdürdükleri faaliyetlerinin devlet eliyle sonlandırılmasından sonra büyük ölçüde yer altına çekildiler. Bu çekilme devlet denetiminden bütünüyle uzaklaşmalarına ve daha kapalı bir yapıya evrilmelerine neden oldu. Gülen hareketinin ideolojik köklerinin dayandığı Osmanlı son döneminin meşhur din adamlarından Said Nursi de bu dönemde kendi yapısını inşa etmeye başladı. Bir nevi Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur külliyatını bu dönemde yazmaya başlayarak, hapishane ve sürgünlerde geçen hayatının ikinci döneminde “sivil itaatsizliği” esas alan bir muhalefet yürüttü cumhuriyetin kurucularına karşı. Öldüğünde geride yazdığı kitaplar ve büyük ölçüde küçük esnaf ve memurlardan oluşan mütevazi bir cemaat bırakmıştı. Tamamını oku. »

27 Tem 2016

Etkili Bir İktidar Koruma Yöntemi: Korku Siyaseti

Yazar: İKBAL VURUCU

131789

Bu yazıda korku ve korkunun siyasi işlevi üzerinden MHP’de değişim isteyenlere karşı yürütülen anti-demokratik tutumu değerlendireceğiz. MHP’nin son seçimlerde uğradığı başarısızlık Ülkücüler arasında çok ciddi bir rahatsızlık ve memnuniyetsizlik yaratmıştır. Bunun üzerine yönetimde değişim isteyen ve kurultay talep eden Ülkücülere karşı, MHP yönetimi tarafından yürütülen anti-demokratik ve otoriteryen tutumu “korku siyaseti” kavramı ile açıklamak bizim için izah edici işlevsel bir araç niteliğindedir. Değişmez MHP lideri ve yönetiminin, genel başkan adayları ve özellikle Meral Akşener ve Ümit Özdağ başta olmak üzere muhalifler üzerinden yürütülen demokrasiyi teğet bile geçmeyen mücadele yöntemi dikkat çekmektedir. Hukukun gereğinin yerine getirilmesi ve siyasi yollarla yürütülecek bir demokratik süreç maalesef MHP yönetimi tarafından terk edilmiştir. Yirmi yıla yakın bir süredir MHP yönetimini elinde bulunduran kişi ve grupların AKP hükümetinin kontrolündeki gazete ve gazetecilerle birlikte uzun zamandır yürüttükleri korku siyaseti gündemi meşgul etmektedir. Korku politikasının,AKP’nin de güçlü desteğiyle,değişim isteyen Ülkücüler üzerinde yürürlüğe sokulduğu görülmektedir. Korku nesnesi uzun zamandır gündemde olan Fethullahçı terör örgütü olarak tanımlanan paralel yapıdır. Burada izlenen strateji, MHP’nin gerçekten paralel yapının işgali altında olup olmadığı değil paralel yapı korkusundan sağlanacak çıkar, fayda, korunacak iktidar ve makamdır.

Tamamını oku. »

22 Tem 2016

Ülkücünün Meselesi

Yazar: EDİTÖR

türkyorum ülkücünün meselesi

Adamlığın gereğini az söz-çok hâl ile yerine getirmeyi ve aleme nizam vermeyi kendine “mesele” edinen, “Büyük ve Müebbet Ülke” aşkıyla yanan “içi alev alev Türk, dışı pırıl pırıl Müslüman” bir dostu; Hüseyin Raşit Yılmaz’ı düşünmeyi “mesele” edindim bu sefer…

“Mesele” kelimesini en çok O’ndan duymuşumdur.  Dünya dolusu derdi olduğunu düşündüğüm olmuştur ama ne gâm…

Bir yurt akşamında Hasan Sağındık ezgileriyle gönlümde yer ettiğinde hiç tanımıyordum kendisini ve kaseti ödünç istediğimde pekte sıcak bulmamıştım. Hiçbir ideolojiden haberi olmayan, okulunu okuyup etliye sütlüye karışmadan evine dönmesi gereken bir memur çocuğu olarak o kaseti iki hafta boyunca defalarca dinlediğimde anladım ki bir “mesele” vardı.

Etrafa sordum kim olduğunu neden çekindiğimi bilmeden ve “Ülkücü” dediler biraz titrekçe, çokça da burun kıvırarak. Yetmez dedim, “mesele”sini öğrenmem gerekiyordu…

Duygularını çok belli etmezdi, aleyhinde kullanılacağını düşünüyordu sanki. İlk temasta soğukluk hissi veren, iki kelam ettiğinizde kendinden emin konuşmasıyla güven telkin eden bir yapısı vardı.

Ülkücülüğü yaşıyordu, yaşamak isteyenlere laf kalabalığıyla anlatmak yerine. Söze her seferinde ciddiyetle başlardı, bu işin şakaya gelmez bir “mesele” olduğunu ispat etmek istercesine.

Türk dünyasının herhangi bir ferdi O’nun için, yeryüzündeki en büyük nimetlerden biriydi ve O “Herşey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” düsturunu “mesele” edinerek yaşıyordu.

Mesele dünya zindanına sığmayacak kadar büyük ve derin, O da bunu fazlasıyla hissettiriyor son zamanlarda…

Yazmıyor uzun zamandır, belki yazdıklarının işe yaramadığını düşünerek belki göçüp gidenlerin yorgunluğuyla kaleme sarılmak istemiyor belki de tembellik ediyor. Kimbilir “Vatan insanı yorar” derken bugünleri işaret ediyordu belki de…

Mesele sahibi pek muhterem kardeşim;

Çoğu kez söylediğin üzere “Cennete gitmek gerek” ve bu sebepten dolayı; Türklüğü mesele bilmeyen, Türk kelimesini dahi ayrılıkçı kabul ederek bedevileşen güruhun tekeline bırakılamayacak kadar değerli bu aziz vatanı, Büyük Türkistan topraklarının bir parçası olarak yükseltmek ve yüceltmek gerek.

Bu bizim meselemizdir. Bu gidenlerin kalanlara bıraktığı türküdür.

Baki muhabbetle…

Yasin KARABULUT

* Hüseyin Raşit Yılmaz nezdinde, Türkyorum ailesine sitem içermektedir…

** Türkyorum seviyesinin epey altındaki yazım dili için affınıza sığınıyorum…

23 May 2016

Kelebek Etkisi ve Kaos Teorisi

Yazar: AFŞİN SELİM

turkyorum-kelebek etkisi kaos teorisiMeteorolog Edward N. Lorenz, çalışmaları esnasında bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük neticeler doğurabileceğini öngörür. Bu öngörüye göre, “Brezilya’daki bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta fırtına kopmasına sebep olabilir.” Küçük bir durumun beklenmeyen, hesaplanmayan, önceden bilinmeyen ve kaos boyutlarına ulaşarak sürekli büyüyen etkisi…

Teoriye göre, kaos büyüyerek artar.

Meteorolog olarak hava tahminlerinde bulunan Lorenz’in, geliştireceği program için bilgisayarına hatalı veriler girmesi, binde birlik bir farktan büyük hava değişimlerinin ortaya çıkması ve sonrasında maruz kaldığı bir takım yanlışlıklar, onu umulmadık ve öngörülemeyen neticelere muhatap kılar. Lorenz bir sistemdeki başlangıç verilerinde gerçekleşen ufak bir değişikliğin, ortaya çıkacak neticenin yarısından fazlasını değiştirebileceğini düşünür. Bir diğer yandan, kaos teorisi için kelebek metaforunu kullanır ve birbirine bağlı olan şeylerin olacak olan bir başka şeyin sebebi olabileceğini söyler. Kelebek, kanat çırptıkça, statik yani durağan vaziyet yitirir ve bu küçük değişim artarak devam eder. Olumluluğu veyahut olumsuzluğu bir yana, sürükleyici tesiri başlamış olur böylece. Fizik alanında yapılan söz konusu çalışma, esasen, kaostan doğan düzenin içinden çıkılmaz olmadığını kanıtlar muhatabına. Başıboşluk veyahut başıbozukluk olarak tanımlayamayız bunu… Tamamını oku. »

17 May 2016

Starbucks’da kongre toplasam polis müdahale eder mi?

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

turkyorum-starbucksda kongre

Türkiye’de siyaset ne kadar heyecanlı. Bir festival! Hani Hemingway’in Paris için söylediği gibi “portatif bir ziyafet”, mideniz sağlamsa.

MHP Çağrı Heyeti’in tertiplediği kongreyi Ankara Valiliği polis marifetiyle engelliyor. Niçin? Kongre meşru değilmiş. Olmasın… Sizin vazifeniz, barış içinde yapılacak toplantılar hakkında, yapılmadan önce meşru, meşru değil diye hüküm verip beğenmediklerinizi polis marifetiyle engellemek midir? Böyle bir göreviniz ve hakkınız mı var? Barış içinde bir toplantı… Hele bir otelde, hele bir mahkeme kararıyla görevlendirilmiş bir heyetin çağrısıyla yapılan bir toplantı… Bırakırsınız yapılır. Size ancak toplantının emniyetini sağlamak düşer. Toplantı meşru ise ne âlâ. Meşru değilse, zaten geçersiz olur. Size ne?

Tabi, böyle bir toplantıyı engellemek İcra Dairesi’nin de Adalet Bakanı’nın da görev alanına girmez ama hürriyeti tahdit edici fiili onlar değil siz yaptınız, onun için önce size sorulur.

Yarın ben on arkadaşımla Tunalı Starbucks’da “MHP kongresi” adı altında bir toplantı yapacağım. Bu toplantı kesinlikle gayrı meşru ve geçersiz olacak. Buna da polis gönderecek misiniz? Tamamını oku. »

17 Mar 2016

Sicili Karanlık Devrimci Terör’ün Yeni Coğrafyası

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

turkyorum - devrimciterörSuriye meselesi etrafında hızlı dönen küresel propaganda çarkı, PYD/YPG’nin karanlık inşa hakları sicilinden şikayetçi kesimleri işitilmez kılıyor. Acaba örgüte sempatiyle bakan uluslararası çevrelerin değişik sebeplerle altını çizmek durumunda kaldıkları bazı gerçekleri yeniden dikkatlere sunmak, bu red ve inkar duvarının ötesine seslenmek için yeterli olur mu? Yazımızda, cevabı belirsiz de olsa bu soru doğrultusunda bazı noktalara işaret etmek istiyoruz.

Öncelikle, sebepler ve sonuçlar arasındaki sıralamanın yerli yerine oturtularak işe başlanması gerektiği kanaatindeyiz. PYD/YPG’yi Kuzey Suriye’de etnik temizliğe varan ağır hak ihlallerine sevkeden zihniyet üzerinde durmaksızın yalnızca mağduriyetler listesi çıkarmak, sebepleri konuşmadan sonuçlara odaklanmak, meselenin layıkıyla kavranmasını engelliyor. Bu noktada, Suriye kolu da dahil olmak üzere PKK’yı terör için motive eden anlam dünyasının temel parametrelerini hatırlamalıyız.

Karl Marx, 1848’de “devrimci terörü” takdis ettiğinde, Avrupa büyük bir buhranın alevleri arasında geleceğini arıyordu. Viyana’da yaşananları yorumlayan Marx, eski toplumun ölüm sancılarını ve yeni toplumun kanlı doğuş mücadelesini kısaltıp basitleştirecek tek yolun devrimci terör olduğunu yazmıştı.1 İnsanlığa ağır bedeller ödetecek bu güzergâhın lanetle anılan önemli takipçilerinden biri Joseph Stalin’dir. 1990’larda Stalin’in kütüphanesini inceleyen Edvard Radzinsky, komünist diktatör tarafından Marx’ın devrimci terörle ilgili satırlarının altına şu notun düşüldüğünü görmüştü: “Terör, yeni topluma giden en hızlı yoldur!”2

Tamamını oku. »

2 Ara 2015

Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - aziz sancar varmışNe zamandır kaybettiğimizin peşindeyiz. Ararken kaybettiğimizi, can havliyle bir oraya bir buraya koşuşturduk. Aradan epey vakit geçti. Bulamadık yahut bulduk da tanıyamadık. Bir müddet “Aslında kaybetmedik ki!” diye avuttuk kendimizi, olmadı. Giden gitmişti ve o gittiği için biz artık eski “biz” değildik. Elbette kendimize eskisi gibi “biz” demeye devam ettik, zaten diğerleri de “siz” diyordu, bu da işimizi kolaylaştırıyordu.

Hal böyleyken bazen biri çıkıyor ve öyle bir anda, öyle bir yerden, öyle bir sada ile “Türküm” diyor ki; tazeleniyoruz, en tıkandığımız anda derin bir nefes alıyoruz. Yine böyle oldu. Oldurmayan oldurmuyor belki ama eski “biz”inhatrına öldürmüyor da. Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim. Hala söyleyecek sözümüzün, yapacak işimizin, taş üstüne koyacak taşımızın olduğunu cihana gösteren. Mardin’imizin Savur’undan. Nobel’i kazanan ilk Türk bilim insanı Aziz Sancar, bir de ülkücü, buram buram Türk milliyetçisi çıkmasın mı? Çıktı vallahi. Zihinleri etnik hikayelerin işgalindeki tayfanın haberi ilk aldıklarındaki sevinç çığlıkları yerini derin bir sessizliğe, sonrasında homurdanmalara bıraktı. Bizim hissemize ise kötü geçen sınavdan tam not almış talebe şaşkınlığı ve mutluluğu düştü. Aziz hoca Amerika’da imkanları ölçüsünde Türk öğrencilere kucak açıyor, memleketinde burslar dağıtıyor, Doğu Türkistan davasına omuz veriyor, üç hilalli anahtarlık taşıyordu. Türktü, ocaklıydı ve haliyle güzel bir adamdı. Pamuk gibi ödülüyle Manhattan’da ev almıyor, kurucusu olduğu Türkevi’ne bağışlıyordu. BBC’nin etnik köken sorusuna bir Anadolu Türkü hasbiliğinde “Allah’ın gavurları oraları karıştırdılar yüz yıl önce hala karıştırıyorlar.” diyordu. Aziz hoca veriyor, dağıtıyor, bağışlıyor, söylüyor ve bizi kendimize getiriyordu. Tamamını oku. »

19 Kas 2015

Düştüğümüz yerden kalkmak

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - düştüğümüz yerden kalkmak

Eski Türk hakanlıklarında çıplağı giydirmede, açı doyurmada sıkıntı baş gösterdiğinde Allah’ın hakana verdiği “kut” u geri aldığına kanaat getirilir ve başkasının hakan olmasının önü açılırdı. Türk töresindeki bu millet menfaatini gözeten, başarısızlığın sorumlularının bedel ödedikleri kaide uzun çağlar boyunca devam etti. Başarısızlığının bahaneleri değil bedelleri oldu ve mesuliyet sahipleri çoğunlukla asaletlerine yaraşır şekilde bedel ödemeye rıza gösterdiler. II. Viyana Kuşatması’nın ardından Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hakkındaki karar karşısında takındığı tavır bugün hala iftihar vesilelerimizdendir. Koca imparatorluk toprakları şahsi mülkü olan Osmanlı padişahlarının halkın tepkisini çeken icraatlarının ardından nasıl tepkilerle yüz yüze kaldıklarını, doğrudan maruz kaldıkları ağır tepkilerin pek çoğunu bugünün Batılı ülkelerinin yöneticilerininkine benzer bir soğukkanlılıkla karşıladıklarını da biliyoruz.

Bugün artık başka bir çağdayız, tarihler epey ilerledi ama pek çok bakımdan dünümüzün gerisindeyiz. Başarısızlıklarımızı telafi etmek için hep yeni şanslar istiyoruz, vermek istenmeyince cebren elde etmekten imtina etmiyoruz. Yazılıdan zayıf alan talebenin kurtarma sınavı istemesi, onda da olmayınca kurtarma sözlüsü istemesi, onda da olmayınca hocasına yüklenmesi gibi bir paradoksun içindeyiz. Kendimize büyük kıymet atfediyoruz, biz olmazsak dünya dönmeye devam etmeyecek, güneş bir daha doğmayacak gibi egosantrik bir haldeyiz. Bu hal hem bize, hem çevremize hem de nereye mensupsak oraya zarar veriyor. Uyarıları asla ve kat’a dikkate almıyoruz. Uyaranları ucuz itham çamurlarıyla sıvamaya gayret ediyoruz. Atalar ne güzel söylemiş, kim bilir nasıl canları yanmış da söylemiş; “Bu hal hal değildir” Tamamını oku. »

1 2 3 4 5 6 ... 24 »