Tarihi Yarimada

18 Oca 2016

“Ben ne yapabilirim?” sorusunun peşinde bir usta: Mahmut Çetin

Yazar: CEM SÖKMEN

türkyorum - bir usta mahmut çetinMahmut Çetin’in hikâyesi Ankara’da başlar. Bu bir kendi kendini inşa hikâyesidir. Lise yıllarında gazete ve dergilerde okuduğu belirli konulardaki yazı ve haberleri kesip saklamaya başlar. Bu sıralarda Zafer Çarşısı ve Kızılay çevresindeki kitapçıların vitrinlerini adeta ezberler. Liseden sonra hikâyenin yeni durağı Erzurum’dur.  Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okurken, Orhan Okay’dan “fiş yazma tekniği” öğrenir. Oradaki beş yılını -Seyfettin Özege merhumun bağışladığı yılların birikimi koleksiyonun da bulunduğu- üniversite kütüphanesinde geçirir. Bu yıllar, kitap notlarının çoğaldığı, arşiv için yeni başlıkların açıldığı, kitap konuları hakkında fikirlerin oluştuğu ve bütün bunların bir fiş yazma/toplama sistematiği içinde geliştiği bir dönem olur.2010 yılındaki bir söyleşisinde arşiv çalışmalarının başlangıcını ve dönüm noktalarını şöyle anlatır: “80’lerin başında Nokta dergisi başarılı bir haber dergisi örneğini veriyordu. Benim hayalim de, bizim dünya görüşümüze göre böyle bir haftalık dergi çıkarabilmekti. Bunun arşivini yapmaya koyuldum. Sonra baktım, bu çok büyük bir iş. Anladım ki, bu haftalık dergi arşivi benim imkânlarımı ve ilgimi aşıyor. O zaman, açıyı biraz daraltmamız gerekiyor hissi oluştu bende. Ondan sonra Taha Toros’un bir röportajını okudum. Röportajda, “şimdiki aklım olsaydı, arşivimin konusunu daraltırdım” diyordu Toros. “Çünkü bugünkü arşivimden ne kendim ne de başkası yararlanabiliyor.” O röportajı okuduktan sonra, zaten bende oluşmaya başlayan arşivin konusunu daraltma hissi iyice perçinlendi. Ve biyografi çalışmalarına yöneldim. Biyografi ve aile tarihi üzerinde yoğunlaşmaya karar verdim.” Tamamını oku. »

Paylaş:

    4 Oca 2016

    Nevzat Kösoğlu’nun Tarih-Kültür Felsefesi ve Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model Denemesi – 2

    Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

    türkyorum- nevzat kösoğlu deneme2

    Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model

    “Din ve milliyet” veya “Türklük ve İslâmiyet” ve yahut “milliyetçilik ve İslâm” arasındaki münasebet yakın tarihimizin en tartışmaları konuları arasındadır. Bu meselede menfî ve müspet olmak üzere iki tavır vardır. İslâmcı ve batıcı/laik/Kemalist cepheler biri din cihetinden diğeri de millet/ulus cihetinden bu münasebette menfî bir pozisyonda dururlar. Milliyetçi düşünce farklı olarak din/İslâmiyet ile milliyet/milliyetçilik/Türklük arasında müspet bir münasebet kurar ve dini, milletin objektif/kurucu unsurlarından biri kabul ederek Türklük ile İslâmiyet arasında birbirlerinin varlık teminatı olmaları noktasında özel bir bağ/münasebet tesis eder. Milliyetçi düşüncede din, dil ile birlikte milletin iki temel kurucu unsurundan birisidir.Bu hususu en veciz sûrette Gökalp’in “dini dinime, dili dilime” şeklindeki millet tanımında görmek mümkündür1. Esasen Kösoğlu’nun da din ve milliyet konusunda ortaya koyduğu model, ana çerçevesi itibariyle milliyetçi düşünce geleneğindeki bu müspet din-milliyet münasebetine sadıktır. Ancak Kösoğlu, kendi kültür felsefesinden hareketle Türklük-İslâmiyet münasebetini daha derinlemesine işlemiş, kültür merkezli daha sofistike bir model ortaya koymuştur.

    Tamamını oku. »

    Paylaş:

      31 Ara 2015

      Bir Kuşağın Öğretmeni: Seyyid Ahmed Arvasi

      Yazar: CEM SÖKMEN

      türkyorum - bir ogretmen seyyid ahmet arvasiArvasi Hoca’nın mesleği öğretmenliktir. Fakat o sadece okullarda karşısına gelmiş gençlerin değil yazdıklarıyla adeta bir kuşağın öğretmeni olmuştur. Medeniyet krizi yaşayan Türkiye’de o kurduğu terkibi Türk-İslam Ülküsü ana başlığıyla sunmuştur.

      Arvasi Hoca, Yahya Kemal’in öncülük ettiği terkipçi düşünce çizgisinin 20. yüzyılın son çeyreğindeki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Bu isimler geçmişle geleceği bir bütün halinde görmeleri ve tarihi maceramızdan bugüne yansıtıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilginin dahi peşine düşmeleri sebebiyle bilinen aydınlardan çok farklı bir yerde dururlar. Rahmetli Arvasi Hoca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okuyan idealist öğrencilerin çıkardığı “Ufuk Çizgisi” dergisine verdiği son röportajda Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın kültürel kodlarıyla doğru irtibat kuran iki dev isim olduklarını söyler. Fikir hayatımızda karmaşaya sebep olan reddiyeciler ise birbirlerinden farklı olduklarını iddia etseler de ilginç ortak noktalara sahiptirler. Referanslarının bu topraklarla ve bu toprakların tarihi tecrübesiyle ilişkili olmamasına dikkat ederler. Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı tecrübesiyle oluşan ve bugüne gelen sosyal yapıyı ve zihniyet dünyasını anlamak için herhangi bir çaba göstermezler. Bizi bu coğrafyada yaşatan dinamikleri bir inceleme konusu olarak bile ele almadan reddetme tavrı gösterenlere karşı milli hafızaya sahip çıkan aydınların çalışmaları ve eserleri yeni pencereler açmıştır. Arvasi Hoca’nın ortaya koyduğu fikirler, sahte çatışma alanları üretip bunu tepeden tırnağa istismar edenlerin samimiyetsizliğine ayna tutar. Sosyal dokuyu merkeze alarak konuşan Seyyid Ahmet Arvasi, yapılara ve organizasyonlara sorumluluk yüklemek yerine kişisel olarak yüke talip olmak gerektiğini düşünür: “Kafalarda billurlaşmayan, gönüllerde heyecan uyandırmayan idealler, yapma ve zorlama organizasyonlarla başarıya ulaştırılamazlar. Bütün mesele böyle organizasyonlar yerine, kitleleri, çeşitli açılardan cezbeden bir ruh ve şuur etrafında, kendi kendine oluşan organizmalar halinde büyümektir. Böyle olunca sizlere şunu tavsiye edebiliriz: Her şeyden ve herkesten önce bizzat siz davanızı, en iyi şekilde öğreniniz; bu konudaki kültürünüzü derinleştiriniz; büyük bir iman ve aşk halinde benimsediğiniz davanızı, bilfiil yaşayarak etrafınıza canlı bir örnek olunuz.” Tamamını oku. »

      Paylaş:

        25 Ara 2015

        Nevzat Kösoğlu’nun Tarih-Kültür Felsefesi ve Din/İslâmiyet-Milliyet/Türklük Münâsebetleri İçin Bir Model Denemesi – 1

        Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

        türkyorum- nevzat kösoğlu deenemeİlk Söz Yahut Meselenin Takdimi

        Nevzat Kösoğlu, bir tarih-kültür felsefesi vücûda getirmiş; işbu felsefeyi açık, tutarlı ve sistematik bir terminolojik yapı üzerine oturtmuş, daha da mühimi kendi felsefesini tarihî ve güncel meselelere tatbik etmiş ve bu yolla da düşüncelerini tecrübe edebilmiş bir fikir adamı olarak, yakın dönem Türk düşünce tarihinin müstesnâ isimlerinden birisidir. Kösoğlu, tarih-kültür felsefesini 1960’ların son yıllarından itibaren inşâ etmeye başlamış ve vefât ettiği güne kadar istikrârlıve tavizsiz bir şekilde kurduğu yapıyı tahkîm etmeye devam etmiştir. Bütün bu uzun inşâât sürecinde İbnHaldûn, Ahmed Cevdet Paşa, Ziya Gökalp, Erol Güngör, Yılmaz Özakpınargibibüyük ustaların eserlerinden de faydalanmakla birlikte,özgün bir yorum ve üslûplakendi eserini itmâm etmiştir. Bütün felsefî/fikrî yapılar gibi Kösoğlu’nun tarih-kültür felsefesi de tanımları, çerçeveleri, birbirleriyle münâsebetleri ve hiyerarşisi kendisi tarafından tayin edilmiş bir kavramlar örgüsüne, bir terminolojik yapıya oturmaktadır.İşbu küçük çalışmada önce Kösoğlu’nunkavram örgüsünde merkezî bir yer işgâl eden, dolayısıyla tarih-kültür felsefesinin de üzerinde yükseldiği bazı anahtar kavramları ele alacak sonra da bu terminolojik yapıdan hareketle, Kösoğlu’nun milletimizin büyük meselelerine odaklanmış bir zihin olması veçhile, büyük bir mesele olarak bir asırdan fazla süredir düşünce dünyamızımeşgûl eden “din-milliyet”, “İslâmiyet-Türklük”münâsebetlerihusûsundainşâ ettiği modeli anlamaya çalışacağız.

        Tamamını oku. »

        Paylaş:

          2 Ara 2015

          Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim

          Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

          türkyorum - aziz sancar varmışNe zamandır kaybettiğimizin peşindeyiz. Ararken kaybettiğimizi, can havliyle bir oraya bir buraya koşuşturduk. Aradan epey vakit geçti. Bulamadık yahut bulduk da tanıyamadık. Bir müddet “Aslında kaybetmedik ki!” diye avuttuk kendimizi, olmadı. Giden gitmişti ve o gittiği için biz artık eski “biz” değildik. Elbette kendimize eskisi gibi “biz” demeye devam ettik, zaten diğerleri de “siz” diyordu, bu da işimizi kolaylaştırıyordu.

          Hal böyleyken bazen biri çıkıyor ve öyle bir anda, öyle bir yerden, öyle bir sada ile “Türküm” diyor ki; tazeleniyoruz, en tıkandığımız anda derin bir nefes alıyoruz. Yine böyle oldu. Oldurmayan oldurmuyor belki ama eski “biz”inhatrına öldürmüyor da. Bir Aziz Sancar’ımız varmış bizim. Hala söyleyecek sözümüzün, yapacak işimizin, taş üstüne koyacak taşımızın olduğunu cihana gösteren. Mardin’imizin Savur’undan. Nobel’i kazanan ilk Türk bilim insanı Aziz Sancar, bir de ülkücü, buram buram Türk milliyetçisi çıkmasın mı? Çıktı vallahi. Zihinleri etnik hikayelerin işgalindeki tayfanın haberi ilk aldıklarındaki sevinç çığlıkları yerini derin bir sessizliğe, sonrasında homurdanmalara bıraktı. Bizim hissemize ise kötü geçen sınavdan tam not almış talebe şaşkınlığı ve mutluluğu düştü. Aziz hoca Amerika’da imkanları ölçüsünde Türk öğrencilere kucak açıyor, memleketinde burslar dağıtıyor, Doğu Türkistan davasına omuz veriyor, üç hilalli anahtarlık taşıyordu. Türktü, ocaklıydı ve haliyle güzel bir adamdı. Pamuk gibi ödülüyle Manhattan’da ev almıyor, kurucusu olduğu Türkevi’ne bağışlıyordu. BBC’nin etnik köken sorusuna bir Anadolu Türkü hasbiliğinde “Allah’ın gavurları oraları karıştırdılar yüz yıl önce hala karıştırıyorlar.” diyordu. Aziz hoca veriyor, dağıtıyor, bağışlıyor, söylüyor ve bizi kendimize getiriyordu. Tamamını oku. »

          Paylaş:

            19 Kas 2015

            Düştüğümüz yerden kalkmak

            Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

            türkyorum - düştüğümüz yerden kalkmak

            Eski Türk hakanlıklarında çıplağı giydirmede, açı doyurmada sıkıntı baş gösterdiğinde Allah’ın hakana verdiği “kut” u geri aldığına kanaat getirilir ve başkasının hakan olmasının önü açılırdı. Türk töresindeki bu millet menfaatini gözeten, başarısızlığın sorumlularının bedel ödedikleri kaide uzun çağlar boyunca devam etti. Başarısızlığının bahaneleri değil bedelleri oldu ve mesuliyet sahipleri çoğunlukla asaletlerine yaraşır şekilde bedel ödemeye rıza gösterdiler. II. Viyana Kuşatması’nın ardından Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hakkındaki karar karşısında takındığı tavır bugün hala iftihar vesilelerimizdendir. Koca imparatorluk toprakları şahsi mülkü olan Osmanlı padişahlarının halkın tepkisini çeken icraatlarının ardından nasıl tepkilerle yüz yüze kaldıklarını, doğrudan maruz kaldıkları ağır tepkilerin pek çoğunu bugünün Batılı ülkelerinin yöneticilerininkine benzer bir soğukkanlılıkla karşıladıklarını da biliyoruz.

            Bugün artık başka bir çağdayız, tarihler epey ilerledi ama pek çok bakımdan dünümüzün gerisindeyiz. Başarısızlıklarımızı telafi etmek için hep yeni şanslar istiyoruz, vermek istenmeyince cebren elde etmekten imtina etmiyoruz. Yazılıdan zayıf alan talebenin kurtarma sınavı istemesi, onda da olmayınca kurtarma sözlüsü istemesi, onda da olmayınca hocasına yüklenmesi gibi bir paradoksun içindeyiz. Kendimize büyük kıymet atfediyoruz, biz olmazsak dünya dönmeye devam etmeyecek, güneş bir daha doğmayacak gibi egosantrik bir haldeyiz. Bu hal hem bize, hem çevremize hem de nereye mensupsak oraya zarar veriyor. Uyarıları asla ve kat’a dikkate almıyoruz. Uyaranları ucuz itham çamurlarıyla sıvamaya gayret ediyoruz. Atalar ne güzel söylemiş, kim bilir nasıl canları yanmış da söylemiş; “Bu hal hal değildir” Tamamını oku. »

            Paylaş:

              18 Kas 2015

              Ömer Lütfi Mete Notları…

              Yazar: CEM SÖKMEN

              turkyorum - omer lutfi mete notlarıÖmer Lütfü Mete’yi 18 Kasım 2009’da kaybetmiştik.

              Onun bıraktığı yazı tecrübesi, yenilenmenin, bilgi ve düşüncede yeni pencereler açabilmenin örneğidir. Ömer Lütfü Mete’nin hayatında tasavvuf ilgisi vardı. Onun yazı içeriklerinde ve üslubunda görünen bu ilgi tasavvufun aynı zamanda direniş kaynağı olduğunu da gösteriyordu.

              1978’de “Balonya Tüneli” ile başlayan yazı yolculuğu yine romanlarla devam etti. Çığlığın Ardı Çığlık (1982), Asker ile Cemre (1993), Yerden Göğe Kadar (1993), İtfaiye Yanıyor (2005) gibi eserleri, bazen dergicilik bazen gazetecilik yaptığı ve -Türkiye’de bu işleri yapmanın zorluklarını yaşadığı- otuz yıla dayanan bir zaman dilimi içinde ortaya çıktı. Zorluklarla birlikte var olan devingenlik Ömer Lütfü Mete’nin zihin dünyasını yeni bakış açılarını ve yeni sorun alanlarını görmeye götürdü.

              Özellikle hayatının son on yılında köşe yazarlığı ve televizyon programlarında işlediği konular çerçevesinde “Derin Devlet”le başlayan yeni bir kitap formatıyla okuyucunun karşısına çıktı. Bu çalışmaların içindeyken bir yandan da senaryo çalışmaları yaptı. Dolayısıyla bu yoğunluğun içinde edebi çalışmaları geri planda kalmıştı.

              Tamamını oku. »

              Paylaş:

                9 Kas 2015

                Akıntıya karşı kürek çekenlerle beraber!

                Yazar: CEM SÖKMEN

                türkyorum - akıntıya karşıMustafa Kutlu son yirmi yıl içinde yazdığı denemelerden oluşan “Dem Bu Demdir” kitabında:“Küresel kapitalizm ‘eski dünya’yı çöp sepetine süpürüyor. Burada bildiğimiz has edebiyata yer yok. O ki netice itibarı ile bir inanca, bir fikre, bir felsefeye, bir meseleye, bir davaya dayanır. Kitap vasıtası ile vücut bulur, kitapla haşır-neşir olan kişide bir ruh yüceliği, bir ahlâk inkişafı, bir metafizik derinlik, bir aksiyon hamlesi hissedilir. Edebiyat bunu yapar. İdeolojileri öldüren, tarihin sonunu getiren küresel kapitalizme karşı kim bir bayrak kaldırıyorsa onun bir edebiyatı olacaktır. Bu işe dâva karıştırmayın diyenler şapkadan tavşan çıkarmaya devam etsinler.” diyor.Küresel kapitalizm ideolojileri öldürmekle kalmıyor, yerine imagolojiyi yerleştirdiği hâlde bir yerde özlü bir fikir yeşerirse hemen “ideolojilerin öcülüğünü” hatırlatıyor, “reklamları iyi takip edin, idealiniz arabanın, evin, akıllı telefonun daha lüksüne sahip olmak olsun” diyor. “Çekirdek ailesi” dışında hiç kimseye değer veremeyen, inanamayan, güvenemeyen, sevemeyenler böylece çoğalıyor. Hayat tarzınız hem yaşama hem düşünce boyutunda kolay kolay kimselere değmeyen “orta sınıf sterilliğini” hatta şımarıklığını ifade ederken siz İslamcılık, Milliyetçilik, Atatürkçülük, Sosyalistlik iddia edebilirsiniz. Söz ve eylem arasındaki mesafeyi kafaya takmaya gerek yok! “Beni bir tek Özal anladı” diyebilen edebiyatçı, “başbakan olmaya 13 yaşında karar verdim” diyen emekli siyasetçi, “böyle bir dünyaya çocuk getirmeyi düşünmüyorum” diyen “çocuk kitapları yazarı”işte bu atmosferde görünmeye devam ediyor. Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  16 Eyl 2015

                  Aleviler: Dün, Bugün, Yarın

                  Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                  türkyorum - aleviler bugün yarınAnadolu coğrafyası Türkler tarafından vatanlaştırıldıktan sonra toplumsal manada en dikkat çekici hareketler, döneme göre yoğunluğu değişmekle birlikte, isyanlardır. Bilhassa 13. ve 16. Yüzyıllar arası bir nevi ayaklanmalar çağıdır. Siyasi ve askeri anlamda coğrafyaya hâkim iradenin en zayıf ve en güçlü olduğu zamanlarda  ayaklanmalar eksik olmamıştır. Bugüne ulaşan toplumsal fay hatlarında ayaklanma devirlerinin mühim etkisi vardır. İlki ve en büyüğü Babailer isyanı olarak kabul edilen bu nevi toplumsal hareketlerin oldukça geniş bir coğrafyada kitlesel hüviyette cereyan etmesi ve bastırılmaları sırasında toplumsal hafızaya kazınanlar tarihimizin en uzun soluklu sosyal fay hattını ortaya çıkarmıştır.

                  Bugün yaygın olarak adına Alevilik dediğimiz inanç biçimi geçen asra kadar “Kızılbaşlık” namıyla maruftu. İran’ı Şiileştiren Türk hükümdarı olan Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın başında bulunduğu tarikat uzun süre Sünni karakterli olarak varlığını sürdürmüştü. Talebelerinden, ayırt edici olsun diye, yaygın olan beyaz başlıklar yerine kızıl börkler giymelerini istediği için “Kızılbaşlık” zamanla söz konusu silsileyi takip edenlerin genel adı haline geldi.1

                  Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    10 Eyl 2015

                    Leyleklerden Yana Olmak Yahut Türk’ü Öldürmek

                    Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

                    türkyorum - leylekler kartallar1Karaleyleği görünce, “âh yine savaş var” demişti köyün güngörmüş ihtiyârları; mevsimsiz bir tedirginliğe yenik düşmüştü bütün köy. Komutan, yani karaleylek asker toplamaya gelmişti kartallarla harp etmek için…

                    Karaleylek olur muydu? Leyleğin apoletlisi nerede görülmüştü? Leyleklerin de mi seferberlik görevi vardı? Leyleklerle kartalların savaşı hiç duyulmuş şey miydi? Leyleklerde hiç mi akıl yoktu, kartallarla sonucu belli bir savaşa girilir miydi?Sıkletlerine uygun düşmanlar seçmeleri, leyleklerin menfaatine olmaz mıydı, hiç mi diplomasi bilmiyorlardı?

                    Kahkahalar eşliğinde sıralanan daha pek çok soru, bu garip rivâyetin sahibi sevgili annemi bunaltmış hatta belli ki leylekler ile kartalların harbine dâir olan bu hikâyeyi bizimle paylaştığı için pişman bile etmişti.

                    Güldük, geçtik… Ancak o günden sonra leylek-kartal savaşına dâir zihnimde peydahlanan resimleri kovmaktan aciz kaldım. Bir kartalla savaşan leylek, ne kadar büyüleyiciydi. Gerçek olabilir miydi? Leylekler ve kartallar arasında cereyân ettiği rivâyet edilen bu fantastik savaş gerçekten vukû bulmuş olabilir miydi? Merakım galip geldi. Gazete arşivlerinde yapılan ufak bir gezinti, annemin haklılığını tescilliyordu. Evet, rivâyet sahîhti… Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 31 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • Sosyal Medya

                      • ETİKETLER