Sultanahmet-Ayasofya

2 Haz 2015

“Aydın-Halk İkiliği”: Nereden nereye?

Yazar: CEM SÖKMEN

türkyorum - aydın halk ikiliğiAkşit Göktürk, Türkçedeki “aydın” kavramının Batı dillerinde Latince kökenli “İntelekt” kavramıyla karşılandığını ifade ediyor ve ekliyor: “Toplumda belli bir tutumu, etkinliği yüklenmiş bir kümenin adı olarak bu kavramın ilk somut kullanımlarından biri Fransa’da Dreyfus olayı üzerine 1894’te ortaya çıkar, onu izleyen yıllarda da yerleşir. Yazarlar, gazeteciler, bilginler kamuoyu önünde, Dreyfus olayıyla ilgili mahkeme kararına karşı çıkarlar. Bu kullanımda “intellectuels” çoğul adı, bu mesleklerden olup da, tutucu görüşte olan kimseleri dışında bırakır. Bu durum, kavramın daha sonra yüzyılımızda da kazanacağı anlam yönünde önemli bir adımdır. Burada aydınların vurgulanan özelliği, belli bir kavrama, anlama, öğrenim düzeyinde olmalarının yanı sıra, belli nitelikte bir bakışı, eleştiri duygusunu paylaşmalarıdır.”1 19. yüzyıl Türkiyesinde aydın/entelektüel kavramının gelişmesi ise Batı’dakinden farklı bir yol izler. Devletin modernleşme çabaları ekseninde büyüyen yeni memur tabakası, içinden geçtiği Batılı eğitim paradigmasının tesirinde ve Batılılaşmanın sorunlarının muhatabı konumundadır. İlber Ortaylı bu memur-aydın tipini şöyle tasvir eder: “Babıali bürokratıyla 19. yüzyılın Osmanlı aydını özdeştir. Çünkü yaşadığı dünyaya ve ortama başkaldıran; başkaldırmasa bile onu yargılayan, ölçüp tartan okur-yazar adam 19.yüzyıl Babıali çevresinin ürünüdür. Gerçi okur-yazar adam her zaman her yerde vardır; ama o adam konumunun bilincine varıp, çevresi ve dünyayla hesaplaşmaya başladığı ve böyle bir hesaplaşma görevini yükümlendiği zaman, modern aydın doğmuş demektir. Osmanlı aydını düşüncesiyle, tavrıyla politik muhalefetiyle Babıali kalemlerinde doğdu. Bugün bu grubu toptancı nitelemelerle anmak yerine; yeni Türkiye’nin oluşumundaki rollerini, olumlu ve olumsuz katkılarını inceleyip tartışmak yeğlenmelidir.”2 Bir toplumun okur-yazar tabakasının aynı zamanda devlet görevlisi olması bizde Batı’dakinden farklı bir haberleşme ve kamuoyu anlayışını getirmiştir. Gazeteler başlangıçta devletin politikalarının ve kararlarının duyurulması işlevini görür. Devlete ait bildirimlerden kalan boşluğu ise güncel sorunlardan ziyade ansiklopedik bilgiler doldurur. “Memur-aydın”ın dünden bugüne konumu ayrıca incelenmesi ve yorumlanması gereken bir konudur. Tamamını oku. »

Paylaş:

    28 May 2015

    “Arı Kovanına Çomak Sokmak” Yahut Ahmet Yaşar Ocak’a ve Türk Tarih Yazıcılığına Dair Notlar – 2

    Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

    türkyorum - arı kovanına çomak sokmak 2Türkiye’de Tarih ve Tarihçilik

    Ahmet Yaşar Ocak, “Türk tarihinde İslâm” meselesine odaklanmış bir tarihçidir. Meseleyi teolojik değil tarihî boyutuyla ve devlet değil toplum merkezli bir bakış açısıyla ele aldığını belirten Ocak, bu konuya yoğunlaşma sebebini “Türk tarihi içerisinde İslâm’ın nasıl algılandığı, topluma, siyasete, kültüre nasıl yansıdığı ve nasıl bir seyir takip ettiğini anlama isteği” olarak zikreder (s. 341-342). Ocak’a ait aşağıdaki ifadeler bu bağlamda son derece öğreticidir:

    Benim böyle zor bir alanda çalışmayı seçmemin en önemli sebebi, İslamiyet’i kabul ettikleri tarihten itibaren Türklerin İslam algısının tarihî macerasını takip edebilmektir. Bu büyük ve çok önemli problematik, her vesileyle hep tekrar edegeldiğim gibi, Türk tarihçiliğinin en zayıf alanlarından biridir. Benim amacım, İslâmiyet’in devlet politikasına, toplum-devlet ilişkilerine, toplumsal ve kültürel hayata nasıl yansıdığını, toplumu nasıl dönüştürdüğünü anlayabilmektir. Bunun için ulemanın, medresenin İslâm anlayışı, tasavvuf erbabının, tasavvuf çevrelerinin İslam algı ve pratiği, halk üzerindeki etkileri, saydığım bu iki çevrenin halk tarafından nasıl algılandığı gibi konular iyi bilinmelidir ve bunlar zikrettiğim bu büyük problematiğin birer parçasıdır. Bu sebepledir ki dinî folklorla, dinî mitoloji ile ilgileniyorum… Ben Türk tarihçiliğinin, İslamiyet’in kabulünden bugüne kadar uzanan süreçte, Türklerin nasıl bir İslam anlayışı temsil ettikleri, ne gibi değerler ürettikleri, hayatlarını tanzimde bu değerlerin ne gibi roller icra ettiği gibi çok önemli olduğuna inandığım ciddi, hayati konuları sistematik ve bilimsel olarak çalıştığına kani değilim (s. 253-254).Tamamını oku. »

    Paylaş:

      25 May 2015

      “Arı Kovanına Çomak Sokmak” Yahut Ahmet Yaşar Ocak’a ve Türk Tarih Yazıcılığına Dair Notlar – 1

      Yazar: MEHMET KAAN ÇALEN

      türkyorum-ek arı kovanına çomak sokmakGiriş

      Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye’nin önemli tarihçilerinden birisidir. Türk tarihinde İslâm, Türklerin ve Türkiye’nin İslâmlaşma süreci, popüler İslâm, Alevilik, Bektaşilik, Türk sufiliği gibi konular Ocak’ın çalışma alanlarını teşkil etmektedir.

      “Arı Kovanına Çomak Sokmak*”, Ahmet Yaşar Ocak ile yapılmış bir söyleşi kitabıdır. Söyleşi, çalışmalarını Ocak ile aynı alanda yoğunlaştıran,Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Haşim Şahin tarafından yürütülmüştür. Şahin’in Ocak ile aynı alanda çalışması, Ocak’ın eserlerine, kaygılarına, peşinden gittiği soru ve meselelere vakıf olması söyleşinin muhtevasını ve seyrini tayin etmede müspet bir rol oynamış görünmektedir. Muhatabı doğru zamanda, doğru sorularla buluşturmak ve söyleşiyi uygun şekilde açmak konusunda Şahin’in gayet başarılı bir söyleşi performansı icra ettiği söylenebilir.

      Kitap dört bölümden oluşmaktadır. İlk Bölümde Ocak’ın çocukluk ve okul, ikinci bölümde asistanlık ve hocalık yılları söyleşi konusudur. Üçüncü bölümde Ocak; tarihçilik, Türk tarih yazıcılığı, Türkiye’de tarih yayıncılığı gibi konulara dair sorularla muhatap kılınmaktadır. Son bölüm ise doğrudan Ocak’ın çalıştığı ve işlediği konulara, hususen Türk-Osmanlı İslâmı, Bektaşilik ve Alevilik’ehasredilmiştir. Kitabın sonuna Ocak hakkında dostlarının kaleme aldığı yazılar ile Ahmet Yaşar Ocak bibliyografyası eklenmiş olması kitabı zenginleştirmiş ve tarihçiler açısından daha kullanışlı bir hale getirmiştir.

      Bu yazı, bir tarihçi olarak Ocak’ın biyografisine ve Türkiye’de tarihçiliğin durumuna dair kitabın neler söylediğini tespit etmeye çalışacaktır. Tamamını oku. »

      Paylaş:

        11 May 2015

        Boğazlıyan Kaymakamı: “Şehid-i Millî” Kemal Bey

        Yazar: AFŞİN SELİM

        türkyorum - şehidi milli kemal bey10 Nisan 1919: İstanbul Bayezid Meydanı… Güneşin batışına az bir zaman kala, darağacındaki ceset, askerler tarafından, infiale uğrayan meydandaki kalabalığa teslim edilir. Ertesi gün, onbinlerce kişinin katıldığı bir merasimle, Kadıköy’e geçirilerek Kuşdili’ndeki Mahmut Baba Mezarlığı’na yönelir kalabalık…

        Evvel zaman içinde, Osmanlı topraklarında huzur ve güven içinde yaşayan ve “millet-i sadıka” olarak anılan Ermeniler, Osmanlı’nın zayıf düştüğü, Anadolu’nun ve Yozgat yöresinin içinde bulunduğu kötü durumdan da faydalanarak, yer yer yaşanan isyanlara ve katliamlara girişirler; Hınçak ve Taşnak mensubu olarak. Bu komitelere, “Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması” hedef olarak gösterilir. Maksat, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurabilmektir. Böylelikle, iktidardaki İttihat ve Terakki yönetimi tarafından kendilerine yönelik uygulanan tehcir, bir tedbir olarak zorunluluk arzeder. Yozgat’ın Boğazlıyan Kazası ise o dönemde, 40 bin civarında Ermeni nüfusuna sahip bir yerleşim birimidir.

        1885 Beyrut doğumlu olan Mehmed Kemal Bey; 1912’de Gebze, 1913’te Karamürsel, 1915’te de Boğazlıyan Kaymakamlığı görevlerinde bulunur. Son görev yeri Boğazlıyan’da memuriyetten azledilerek, mahkemeye sevkedilir. Çünkü dönemin Damat Ferit Paşa Hükümeti, 14 Aralık 1918’de Ermeni Tehciri sırasında suç işleyenlerin yurdun çeşitli bölgelerinde kurulacak Divan-ı Harp’lerde(Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan savaş mahkemeleri)yargılanmalarına karar vermiştir. Mehmed Kemal Bey için verilen karar: İdamdır! Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanya’nın önderliğindeki İttifak Devletleri’ne karşı İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan savaş bloku olan İtilaf Devletleri tarafından, İstanbul’un işgal altında tutulduğu bir dönemdir bu. İdam kararı, fiilen müttefik işgalindeki İstanbul’da, Divan-ı Harb-i Örfi tarafından verilir. Nasıl mı? Bir kısım politikacıların, İngilizlerin ve Ermeni komitacılarının tesiri neticesinde… Tamamını oku. »

        Paylaş:

          27 Nis 2015

          Küresel İletişim Ağı Bağlamında Kimlik Fetişizmi: Castells’e Göre…

          Yazar: HALİL İBRAHİM KOÇ

          türkyorum - kimlik fetişizmiCastells sermayenin küreselleşmesi ve refah devleti anlayışıyla birlikte teknolojik ve ekonomik dönüşümlerin yanı sıra toplumsal yapıda da değişimlerin olduğunu savunmaktadır. Bu değişen toplumsal yapı ‘ağ toplumu’1 ve ‘enformasyonel toplum’2 kavramlarını tartışma konusu yapmıştır. Bu toplum türlerinin ortaya çıkmasındaki en önemli etken ise tekno-ekonomik dönüşümlerle birlikte bilgi-iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir. Ona göre, Soğuk Savaş sonrası kapitalizmin yeniden yapılanmasında dahi bilgi (enformasyon) teknolojilerinin globalleşmesinin payı vardır. Çünkü sermayenin küreselleşmesi ve dünyadaki bütün ekonomik birimlerin birbirine bağımlı hale gelmesi ancak yaygın bir enformasyon ağıyla mümkündür. Nitekim, Keynesçi model sonrası, sermaye birikiminin küresel ancak bağımlı, esnek ancak tek perspektiften (tüketim odaklı) yönetimi böyle bir ağın varlığı neticesinde gerçekleşebilirdi. Castells’in “ağ toplumu, stratejik olarak belirleyici ekonomik etkinliklerin küreselleşmesinin damgasını vurduğu bir toplumdur” şeklindeki tanımı da bu durumu özetler niteliktedir.

          Tamamını oku. »

          Paylaş:

            13 Nis 2015

            Kütüphaneler: “E-kitap varken bunları tutmaya ne gerek var!”

            Yazar: CEM SÖKMEN

            türkyorum-kütüphaneler e kitap varkenEkranların ve siyasetin -benzer temalı görüntüler- dünyasından sıyrıldığımızda realitelerle yüz yüze gelmek mümkün. Bu realitelerden bir tanesi de kütüphanelerin vaziyeti. Her yıl Nisan ayının ilk haftasında kütüphaneler, kitap sayısı, personel sayısı ve kütüphane binalarına dair bazı istatistikleri görürüz. Halk Kütüphanelerinin sayısında azalma ve “elde kalan”ların da yerel yönetimlere devredileceği yönündeki haberler ister istemez “Daha iyi kütüphaneler nasıl olabilir?” sorusunu rafa kaldırıp “Mevcudu nasıl koruyabiliriz?”i düşündürüyor. Eğer mevcudu koruyabilirsek belki daha sonra kütüphanelerin üniversite giriş sınavlarına yakın zamanlarda “gürültülü etüt salonlarına” dönüşmesi, personelin davranış ve donanım sorunları gibi konuları konuşmaya sıra gelebilir.

            Halk Kütüphaneleri özellikle geçmişte kitabın ulaşmadığı, ulaşsa da herkesin kitap alma gücüne sahip olmadığı küçük şehirlerde bir anlamda “durumu eşitleyen” ortamlardı. “Değerli arsa” bakışlarını üzerinde toplamadıkça da ilçenin/şehrin merkezi noktalarında bulunmaya hâlen devam ediyor. Bu özellikleriyle Türkiye’nin kültürel hayatına katkıda bulunmuş pek çok ismin çocukluk yıllarında silinmez izler bıraktığını biliyoruz. Tamamını oku. »

            Paylaş:

              6 Nis 2015

              Çağ içi uğultuları

              Yazar: AFŞİN SELİM

              türkyorum - çağ içi ugultulariEvimde canlı bulunmuştum o gün, sabahtı. Kim bilir, “olayla ilgili soruşturma devam ediyor” diyecekti gazeteler, siluetimi gördüğüm için memnun olacaktım, canlılığımı pek önemsiyorlardı çünkü…

              “Acaba” dedim, kendi kendime, “Uyumamış mıydım”, hatırlamıyorum. Daha rahat bir uyku için kitabı ve sayfalarını tavsiye ediyordu, uzmanlar. Gel de uyu!

              Bir haftalık sakalımın yükünü taşıyordum suratımda. Boğazımda dün akşamdan kalma öksürükle… Cümlelerine gömüldüğüm kitabın sayfalarını soluyordum. İtinayla. Her bir cümle, zihnimde yığınak kurmuştu. Pişman mıydım, hayır.

              Ben okurken oluyordu her şey: Bir köpeği topal bırakmış ve ilk gördüğü internet cafe’ye kaçmıştı çocuk, üst kattan silkelediği halının gazabına uğramıştı mahalleli, berber ne iş yaptığıyla meşguldü müşterisinin…

              Sanki beni bana unutturacak bir rahatlık sinmişti üzerime. Yalnızca ben’imden mesuldüm; ne öz ne de söz, bırakınız yapsınlar dedim, bırakınız geçsinler.

              Çok katlı betonarmelerimiz vardı, birbiri ardına sıralanmış bankamatiklerimiz, girişleri ve çıkışları kontrol altında tutan güvenlik kabinlerimiz… Mağaza vitrinlerimiz, reklam panolarımız, metrobüslerimiz, etsiz çiğ köfte salonlarımız…

              • Kim o?
              • Ben…

              Rutin koşuşturmaca âdeta zombileştiriyordu beni, seni, onu. Esasında iki ayaklarının üzerinde durabilen her canlıyı insan olarak vasıflandırmış olmanın mutluluğu istila etmişti şehri ve zihinleri… Etrafta gördüğüm her şeyi çağrışımlarla algılayabiliyordum. Simgecikler uçuşuyordu zihnimde. Tamamını oku. »

              Paylaş:

                10 Mar 2015

                Normalleşmenin Anahtarı Karabağ

                Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                türkyorum-normalleşmenin anahtarı karabağAğdam’da, Azerbaycan- Ermenistan cephe hattında Ermenistan Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopter Azerbaycan Ordusu tarafından Kasım 2014’de düşürüldü ve 3 Ermeni pilot hayatını kaybetti. Ermenistan’ın Azerbaycan’a ait Yukarı Karabağ bölgesini işgaliyle başlayan savaş 1994’de tarafların ateşkes imzalamasıyla dondurulmuştu. Sık sık ateşkes ihlallerinin yaşandığı cephe hattındaki çatışmalar ateşkesin 20. senesinde zirveye çıktı.

                Yukarı Karabağ kuzey-güney yönünde 120 km, doğu-batı yönünde 35-60 km genişliğinde, batısında Ermenistan güneyinde İran Azerbaycan’ı bulunan bir bölge. Karabağ’ın tarihi parçası olduğu Azerbaycan’ın Türkleşmesi, Küçük Asya’ya uzanan kadim göç yolumuzun üzerinde olduğu için Anadolu’dan önce gerçekleşti. Karabağ da bin seneyi aşkın zamandır bölgeye hakim olan farklı Türk devletlerinin egemenliği altında bulundu. 19. Yüzyılın ilk yarısında bu durum değişmeden önce de bölgede hüküm süren  Karabağ Hanlığı’na bağlı bulunuyordu. 1828’de imzalanan Türkmençay Antlaşması ile Rus Çarlığına bağlandı. Çarlık Rusya’sı bölgeyi egemenliği altına alır almaz nüfus yapısını değiştirmek için İran ve Anadolu’dan Karabağ’a Ermeni göçünü teşvik etti. Bu yoğun ve sistematik göçün başlarında 1832 yılında Karabağ’ın %64’ü Türk %34’ü ise Ermeni’ydi. Bir asır sonra bu oran tersine dönecek, 90’lara gelindiğinde ise Karabağ’daki Türk oranı %20’nin altına inecekti.

                Tamamını oku. »

                Paylaş:

                  3 Mar 2015

                  Süleyman Şah Türbesi: Misâk-ı Millî’nin Sökülen Sınır Taşı

                  Yazar: MEHMET AKİF OKUR

                  türkyorum-süleyman şah misakı milliSüleyman Şah Türbesi’ni sınırlarımızın hemen dibine taşıyan operasyonu övmek için yürütülen muazzam medya kampanyası ibretlik manşetlerle tarihe geçti. Türbe’nin taşınmasıyla herhangi bir millî ya da mânevî kıymetin zâyî olmadığının ileri sürülmesi ve yapılan işi meşrulaştırmak adına sıralanan incitici gerekçeler, gelecekte de ufkumuzun yüreklerimizle birlikte nasıl daraltıldığını gösteren işâretler olarak hafızalardan silinmeyecekler.

                  “Türbeler”, Türklerin tarih boyunca anlam coğrafyalarını hangi stratejilerle inşâ ettiklerini kavramak isteyenlerin öncelikle üzerinde düşünmeleri gereken bahisler arasında yer alıyor. İslâm’la tanışmadan evvel güçlü bir “atalar kültü”ne sahip olan Türkler, Müslüman olduktan sonra da velilerin ve önemli devlet adamlarının kabirlerini hürmetle muhafaza ettiler. Türbeler, hem topluma yön veren önemli şahsiyetlerin manevi miraslarını zihinlerde zinde tutarak kuşaklar arasında kültürel devamlılığın tesisine katkıda bulunuyor, hem de üzerinde yükseldikleri toprakları “bizim” adımıza işaretliyorlardı. Hürmet edilen zâtlara âit türbelerin bulunduğu beldelerin saldırılara karşı müdafaa edilmesi bir îmân meselesi gibi görülüyordu. Bu nitelikteki vatan topraklarının düşman eline geçmesi, mâşeri vicdanı kanatıyor ve yitirilen yerleri “kurtarma” ülküsü toplumsal seferberlik için gerekli mânevî enerjiyi üretiyordu. Yunanlıların Bursa’yı işgali üzerine Âkif’in yazdığı “Bülbül” şiiri, düşman tarafından türbelere yapılan hakaretlerin Türk ruhunda yarattığı ızdırabı aksettiren yakın dönemdeki en önemli edebî örnekler arasındadır. Tamamını oku. »

                  Paylaş:

                    24 Şub 2015

                    Bizim Yasin ve Düşündürdükleri

                    Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

                    türkyorum - bizim yasin ve düşündürdükleri

                    Dostlar uzun süredir yazmayışımın sebebini soruyorlar ısrarla. Verilen cevapları geçiştirme kabilinden addettiklerinden olsa gerek gönül koyuyorlar belki de. Şöyle bir hafızamı yokladım da 15 yaşından beri bu kadar uzun süre yazmadığım olmadı herhalde. 9 ayda bir insan geliyor cihana da bir yazı nasıl gelmez diye düşünüyor dostlar belki de. En çok da Türkyorum’un editörü Yasin kardeşimiz. Yasin’i 15 senedir tanırım. Mayasına, ahlakına en çok itimat ettiklerim arasında başı çeker. İlk gençlik yıllarındaki samimiyetinde zerre azalma olmayan “korunmuş” adamlardandır. O olmasaydı yazısız 9 ayların sayısını çoğaltmaya çok meyyaldim. Lakin onun ihlasının hatrına konusu “neden yazı yazmadım” da olsa bir yazı kaleme alıyorum.

                    Tamamını oku. »

                    Paylaş:
                      1 2 3 4 5 6 ... 35 »
                      • İZ BIRAKANLAR

                        "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

                        Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

                      • Sosyal Ağ

                      • Sosyal Medya

                      • ETİKETLER